Cevapsız iletiler | Aktif konular Sistem saati: Per 27 Kas, 2014 13:26



Konuya cevap yaz  [ 6 ileti ] 
K Harfi İle Başlayan Osmanlıca Kelimelerin Anlamları 
Yazar Mesaj
Portal Yöneticisi
Portal Yöneticisi
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Sal 22 Şub, 2005 11:33
İleti: 15293
Yaş: 38

Yaşadığınız il: Bilinmeyen
Burcunuz: Akrep Burcu: 23 Ekim-21 Kasım
Cinsiyetiniz: Erkek

Sponsor Reklam AlanI

Sponsor Reklam AlanI

___________________________________________________
K
Osmanlı alfabesinin yirmidördüncü harfi olan kaf ile, yirmibeşinci harfi olan kef harfini karşılar.

KA'
(C.: Akva') Düz yer.

KAA
Ev avlusu.

KAA'
Acı su.

KAAKI'
Birbiri ardınca meydana gelen gök gürlemesi.

KAAN
Hükümdar, hâkan.

KAARET
Derinlik.

KAARET-İ DERYÂ
Denizin derinliği.

KAAS
Boynu göğüse girmek.

KAAT
Gadap, hiddet, öfke. * Darlık. * Yaşlı koyun. * Davar memesi. * Bağırma ve çığlık şiddeti.

KAB
Çok eski devir silâhlarından olan yayın kabzası (tutacak yeri) ile köşesi arasındaki mesafe, her "yay" da "iki kab" olan miktar.

KA'B
(Ölm: Hi: 32) Yahudi âlimlerinden olup İsrailiyatı İslâmiyet'e en çok aktaranlardan biridir. Hz. Ebubekir devrinde Müslüman olmuştur. Sa'lebi ve Kisai gibi İslâm tarihçileri ondan çok rivayetlerde bulunmuşlardır.

KA'B
Topuk kemiği, ayak bileği, aşık kemiği. * Mc: Şan, şeref, mecd, büyüklük. * Geo: Sekiz yüzlü, sekiz köşeli (mükâb) cisim.

KA'B
Yemek yemek. Su içmek.

KA'B
(C.: Kıâb) Ağaç çanak.

KAB'
Seyahat edip gezmek. * Nefesi tutulmak. * Atın burnu içinden çıkan hırıltı.

KABA'
(C.: Akbiye) Üste giyilen elbise. Kaftan, cübbe.

KABAÇE
f. Entari. Hafif giyecek.

KABADAYI
Mc: Cesur, kahraman, cengâver. Eskiden kabadayılar ağırbaşlı, fenalıktan kaçınır, iyiliği sever insanlar oldukları için muhitlerinde hürmet görürlerdi. (O.T.D.S.) * Kimseden korkmaz görünerek şuna buna meydan okuyan kimse, yiğit taslağı.

KABAHAT
Kusur, çirkin iş, tekdir edilmeğe müstehak hareket.

KABAHÂT
(Kabahat. C.) Kusurlar, kabahatler. Suçlar, çirkin hareketler.

KABAİH
(Kabayih) (Kabiha. C.) Kabahatlar. Çirkin işler, kabih haller.

KABAİL
(Kabile. C.) Kabileler. Bir soydan türemiş cemaatler, silsileler.

KABAİL-İ ARAB
Arap kabileleri.

KABAKULAK
Tıb: Daha ziyade tükrük bezlerini şişiren bulaşıcı ve ateşli bir hastalık.

KABALE
Kadı'nın (hâkimin) verdiği hüccet. * Toptan, götürü ile yapılan satış. * Yahudilerin kendi cemaatlarına verdikleri vergi.

KABAS
Ciğer hastalığı. * Yüksek ve kalın. * Hafiflik. * Neşat, sevinç.

KABA'SER
(C.: Kabâis) Büyük, kuvvetli, sağlam. Zayıf deve yavrusu. * Deniz canavarlarından bir canavar.

KABATÎ
(Kıbtî. C.) Çingeneler.

KABA-YI ÂHENİN
Demirden yapılmış elbise. Zırh.

KABAZA
Hız. Sür'at.

KABB
İnce belli olmak. * Gönlün eğlendiği gönül eğlencesi. * Makara ortasındaki ağaç.

KABBA
İnce belli, zayıf kadın. (Müz : Akbeb)

KABBAN
Büyük terazi, baskül.

KABBE
Yağmur damlası. * Gök gürlemesi.

KÂBBE
Hüzünden ve gamdan dolayı, hali kötü ve kalbi kırık olmak.

KABCE
(C.: Kubec-Kibâc) Keklik kuşu.

KABE
Usanmak, bıkmak. * Kırılmak.

KABE
Yumurta.

KÂ'BE
(Kâbe) Dünyanın en kudsi ma'bedi. Beytullah, Beyt-ül Ma'mur, Beyt-ül Atik. Bütün mü'minlerin ibâdet esnâsında yöneldikleri merkez. Dört köşe olduğu için Kâbe denir. Bu mukaddes makamın etrafına Mescid-ül Haram ismi verilir. İçinde bir kısım olarak Makam-ı İbrahim mevcuddur. Burası İbrahim Aleyhisselâm'ın Kâbe'yi bina ederken, yahut insanları hacca davet ederken, üzerine çıktığı taşın bulunduğu yerdir. Tavaf namazı burada kılınır. Kâbe'nin ilk inşası Hz. Âdem (A.S.) tarafından olduğuna dair rivayetler vardır. Bedahetle malûm olan ise; Sahih-i Buharî Tercümesine ve çok kıymetli delillere binaen İbrahim ve İsmail Aleyhisselâmlar inşa etmişlerdir. Bu husus âyet-i kerime ile de sâbittir.(Beyt-ül Muazzam'ın âmir-i inşası: Allah-ü Zülcelil; mübelliği ve mühendisi: Cibril; ilk bânisi: İbrahim Halil, muavini de İsmail olduğu en sahih rivayet olarak kabul edilmek icabeder... diye Sahih-i Buharî Tercümesinde Hâfız İbn-u Kesir'den nakledilmiştir.) Kâbe kıblegâhtır. Üzerine farz olan müslümanların, hacc zamanında gidip ziyaret etmeleri icabeden en mühim ve en büyük mabedimiz.

KÂ'BE-İ KEMALÂT
Kemâlât kâbesi. Yâni herkesin teveccüh etmesi gereken en yüksek kemalât merkezi.

KABELE
(C.: Kıbel) Göz boncuğu.

KA'BERÎ
Ailesine, arkadaşına, yoldaşına, kabilesine ve halkına katılık eden, kötü ahlâklı kişi.

KABES
Ateş parçası. * Ateş şulesi. * Öğretmek. * Öğrenmek.

KABET
Kederli ve ıztırablı olma.

KÂ'BETEYN
İki Kâbe. Mekke-i Mükerreme'deki Kâbe-i Muazzama ile, Kudüs'teki Mescid-i Aksâ.

KÂ'BET-ÜL ÂMÂL
İsteklerin ve emellerin yönelmiş olduğu yer.

KÂ'BET-ÜL ULYÂ
şerefi ve kudsiyyeti pek yüksek Kâbe.

KAB-I KAVSEYN
İmkân ve vücub ortasında bir makam. * İki yay uzaklığı mesafesi.(... İşte mevcudatın en eşrefi olan zihayat; ve zihayat içinde en eşref olan zişuur; ve zişuur içinde en eşref olan hakiki insan; ve hakiki insan içinde geçmiş vezaifi en azamî bir derecede, en ekmel bir surette ifa eden zât, elbette o mi'rac-ı azîm ile Kab-ı Kavseyn'e çıkacak, Saadet-i Ebediye kapısını çalacak, hazine-i Rahmetini açacak, imanın hakaik-ı gaybiyesini görecek, yine o olacaktır. S.)

KABINA SIĞMAMAK
t. Sabırsızlık, acelecilik. * Şişmanlamak.

KABIZ
Kabzeden, tutan.

KABIZ-I ERVAH
Ruhları kabzeden Hz. Azrail.

KABIZ-I MÂL
Tahsildar.

KÂBİ'
Dolu kap.

KABİA
Kılıç kabzasının başında olan gümüş veya demir.

KABİH
(Kabiha) Çirkin, fena, kötü, yakışıksız, ayıp.

KABİHA
(C.: Kabâih) Çirkin davranış, ayıp iş. Fena muamele.

KABİH-ÜL VECH
Çirkin yüzlü. Suratı, siması güzel olmayan.

KABİL
Kabul eden. Olabilir, istidatlı, mümkün olan, önde ve ileride olan.

KABİL
Gibi, türlü, biraz evvel, az önce. Aşikâr. İleri gelen. Kabul eden. * Sınıf, nevi, soy. * Kefil. * Birbirine muhalif kavimden üç beş kişi.

KABİLE
Kadın ebe. * Kabul edici. * Ses alıcı.

KABİLE
Birlikte yaşayan, konup göçen, bir sülâleden türemiş insanlar. Bir reisin idaresi altında bulunan ve ekserisi aynı soydan gelen insanlar.

KABİL-İ EMÂNET
İnsan.

KABİL-İ GAYR-İ TELAKKUH
Gebeliği mümkün olmayan.

KABİL-İ HİTAB
Sözden anlar. Kendisi ile konuşulabilir olan kimse.

KABİL-İ İNKİSAR
Kolaylıkla kırılabilir şeyler, kırılması kolay olan nesneler.

KABİL-İ KIYAS
Düşünülebilen, ölçülebilen, kabul edilebilir olan.

KABİL-İ NESH
Kaldırılması, iptal edilmesi mümkün olan.

KABİL-İ TEMYİZ
Huk: Temyiz mahkemesinde görülebilecek olan dâvalar.

KABİLİYET
Dıştan gelen te'sirleri alabilme gücü. * İstidat, anlayış, kabul edebilirlilik. Kabul edici yüksek bir kuvvete mâlik olmak, olabilirlilik.

KABİN
f. Güveğinin geline verdiği ağırlık, eşya, para.

KABİNE
Fr. Vekiller hey'eti. Bakanlar kurulu. * Küçük oda. * Doktorun muâyene yeri.

KABİR
Büyük, ulu.

KABİR
(Bak: Kabr)

KABİS
Hızlı giden at. Süratli at.

KABİS
Yusuf Aleyhisselâm'ın rüyasında gördüğü yıldızlardan birisi.

KABİSA
Parmak ucuyla yenen şey.

KABİSE
Üveyik kuşu.

KÂBİSE
Ucu üstüne eğri ve kıvrık olan burun.

KABKAB
Karın, batn.

KABKABA
Haykırma, kükreme. (Deve ve arslan hakkında kullanılan bir tâbirdir.)

KABKABA-İ İBİL
Devenin bağırması.

KABKABA-İ ŞİR
Arslanın kükremesi.

KABL
Önce. Evvel. İleride. Evvelki.

KABL-EL BÜLUĞ
Büluğdan evvel.

KABL-EL MİLÂD
İsa'dan (A.S.) önce, milâddan evvel.

KABL-EL VUKU'
Vuku'dan evvel. Olmadan evvel.

KABL-EL VÜCUD
Gelmeden önce.

KABL-ET TAAM
Yemekten önce.

KABL-ET TELAKİ
Buluşmazdan önce.

KABL-EZ ZEVAL
Öğleden önce.

KABL-EZ ZUHR
Öğleden evvel.

KABL-EZ ZUHUR
Zuhurundan ve meydana çıkmadan evvel.

KABLÎ
İlke ve önceliğe âit. Hiçbir tecrübeye dayanmadan. Yalnız akıl ile.

KABLO
Fr. : Telgraf, telefon hatlarında veya elektrik akımı iletmede kullanılan izole edilmiş tellerin bütünü.

KABOTAJ
Fr. Bir ülkenin kendi limanları arasında gemi işletme işi.

KABR
(Kabir) Mezar. Merkad. Ölünün toprağa gömüldüğü yer. (Bak: Âlem-i berzah)

KABR-İ HÂMUŞ
Sessiz mezar.

KABRİSTAN
f. Mezarlık.

KABS
Her şeyin esası, aslı. * Tâlim etmek.

KABS
Parmak ucuyla yemek.

KABSA
Başı büyük ve sivri olan kadın.

KABT
El ile bir şey toplamak.

KABTARÎ
Yünden dokunan bir elbise.

KABUK
Bir şeyin dışındaki sert örtü, kışır. * Bazı hayvanların katı mahfazaları.

KÂBUK
f. Yuva. Kuş yuvası.

KABUL
Bir malı satın almak için kabul ettiğini bildiren sözdür. (Bak: İcab)

KÂBUL
Avcıların kemendi.

KABULGÂH
f. Kabul yeri.

KABUL-İ ADEM
Kalben ademi kabul etmektir. Hakkı inkâr etmek, hatalı bir hüküm ve itikattır. Hak mesleği kabul etmeyip indi ve şahsi görüşünü ileri sürerek başka bir yolda gitmektir, bir iltizamdır. İmânın zıddına şahsi görüşüne tâbi olmak, bâtılı kabul etmektir.

KABURGA
Göğüs kemiklerinin beheri. Göğüs kemiklerinin bel kemiğine bağlanmak suretiyle meydana getirdikleri şeklin bütünü. * Gemi, sandal, kayık gibi deniz nakil vasıtalarının hayvan kaburgasına benzeyen ve omurga üzerine kaldırılan eğri ağaçları.

KABUS
Uykuda ağırlık basması. Korkulu ve insanda hareket bırakmayan rüya. Karabasan.

KABZ
Tutmak. Ele almak. Kavramak. Almak. * Tahsil etmek. Teslim almak. * Amelde zorluk çekmek. * Kuşun süratle uçması. * Mülk.

KABZ U BAST
Ruhen sıkıntı. Daralma ve genişleme. Sıkıntı ve ferahlık. * Birini diğeri üzerine tercih etme. * Münkabız bir adama ferahlık ve sürurluluk vermek, sevindirmek. * Beyan ve ifâde etmek. * Uzun uzun ve etraflıca anlatmak.

KABZA
Kılınç gibi şeylerin tutacak yeri. Sap. * El, pençe. * Bir tutam, bir avuç şey.

KABZA-İ TÎG
Kılıncın kabzası, sapı.

KABZ-I RUH
Ruhun alınması. Ölmek.

KABZIMAL
Meyve ve sebze yetiştiricileriyle, satıcı arasındaki aracı.

KÂC
f. Küçük bir çeşit çam.

KAD
Gr : İsmiyye veya harfiyye olan bir kelimedir. İsmiyye olduğunda iki vecihle kullanılır. yerine muzari olur. Yetişir, kifayet eder mânasınadır. Yahut kelimesine müradif isim olur. Harfiyye olduğunda dâhil olduğu fiil, tahkik, ümid, rica, intizar, yakınlık, azlık veya çokluk ifade edebilir.

KA'D
Çuval.

KAD'
Men etmek, engel olmak.

KÂD
f. Hırs, tamahkârlık.

KÂD
Mahzun olma, hüzünlü ve kederli olma.

KADAH
Çömlek içinde pişen yemeğin kokusu.

KADAH
Küçük toprak çanak.

KADANA
Forsaların ayağına vurulan zincir.

KADASTRO
Fr. Bir ülkedeki arazi ve mülklerin alanını, sınırlarını ve yerini belirtip plânlama işi.

KADD
Boy, bos.

KADD Ü KAMET
Boy bos.

KADDA'
şiddetli.

KADDAH
Kadeh yapan. Kadeh yapıcı. * Zemmeden. Gıybet eden. Hicveden, yeren.

KADDAHE
Çakmak taşı.

KADDESALLAH
Allah mübarek ve mukaddes eylesin.

KADDESE
Takdis etti, takdis eder, takdis etsin, mutlu olsun (gibi mânada en mübarek bir şeyin kudsiliğini, kusur ve noksanlıktan uzaklığını, müberra olduğunu bildirir fiil.)

KADD-İ BÂLÂ
f. Yüksek, uzun boy.

KADD-İ BÜLEND
f. Uzun, yüksek boy.

KADD-İ MEVZUN
Mevzun boy, biçimli boy.

KADD-İ MÜSTESNA
Müstesna boy. Güzellikte emsalsiz ve benzeri olmayan endam.

KADE
Gr: Yardımcı fiillerdendir. Cümlede ifade edilen hükmün yaklaştığını bildirmek için söylenir. Mübtedâ ile haberin başına gelerek, birincisini isim adı ile merfu' kılar, haberini de mansub eder. Bu gibi fiillerin haberi muzâri olur.

KA'DE
Bir defa oturuş. Oturma. * Ist: Namazdaki bir defa oturuş. Teşehhüd için, Ettahiyyâtü duâsını okumak maksadı ile olan oturuş. Birinci oturuşa Ka'de-i ulâ, ikinciye de Ka'de-i âhire denir.

KA'DEL
Yağhane sepeti.

KADEM
Ayak. Adım. Metrenin üçte biri kadar olan uzunluk. Oniki parmak uzunluğu, yarım arşın. * Uğur.

KADEM-BUS
f. Ayak öpen.

KADEME
Derece, sıra. * Merdiven basamağı.

KADEME KADEME
Basamak basamak, derece derece.

KADEME-İ ULÂDA
İlk basamakta. Başlangıçta.

KADEMÎ
Ayakla alâkalı. Ayağa mensub.

KADEMİYYE
Ayak bastı parası. * Eskiden hükûmete ait bir davetiye veya emri tebliğ etmek için gönderilen memura, masrafları karşılığı olarak verilen ücret.

KADEMKEŞ
f. Ayağını çeken. Yanaşmayan, gitmeyen.

KADEMNİH
f. Ayak basıcı.

KADEMNİHADE
f. Gelmiş, ayak basmış olan.

KADEMRAN
f. Adım atan, ilerliyen.

KADEMRENCE
f. Lütfen kabul, tenezzül.

KADER
Cenâb-ı Hakk'ın kâinatta olmuş ve olacak her şeyin evsafını ve havassını ve sâir geleceğini ve geçmişini ezelden bilip, levh-i mahfuzunda takdiri ve yazması. Takdir-i İlâhî. * Ezelî kısmet. * Tali'. Baht. Şans.(Kader ve cüz-i ihtiyarî, İslâmiyetin ve imanın nihayet hududunu gösteren, halî ve vicdanî bir imanın cüz'lerindendir. Yoksa ilmî ve nazarî değillerdir. Yâni, mü'min her şeyi, hattâ fiilini, nefsini Cenab-ı Hakk'a vere vere, tâ nihayette teklif ve mes'uliyetten kurtulmamak için "cüz-i ihtiyarî" önüne çıkıyor. Ona: "Mes'ul ve mükellefsin" der. Sonra ondan sudur eden iyilikler ve kemâlât ile mağrur olmamak için "kader" karşısına geliyor. Der: "Haddini bil, yapan sen değilsin." S.)(... Eğer kader ve cüz-i ihtiyarîden bahseden adam, ehl-i huzur ve kemal-i iman sahibi ise; kâinatı ve nefsini Cenab-ı Hakk'a verir, Onun tasarrufunda bilir. O vakit hakkı var, kaderden ve cüz-i ihtiyarîden bahsetsin. Çünkü, madem nefsini ve her şeyi Cenab-ı Hak'tan bilir, o vakit cüz-i ihtiyarîye istinad ederek mes'uliyeti deruhde eder, seyyiata merciiyyeti kabul edip, Rabbini takdis eder, daire-i ubudiyyette kalıp teklif-i İlâhiyyeyi zimmetine alır. S.)(İrade-i cüz'iye-i insaniye ve cüz'-i ihtiyariyesi; çendan zaiftir, bir emr-i itibarîdir, fakat, Cenab-ı Hak ve Hakîm-i Mutlak, o zaif, cüz'î iradeyi, irade-i külliyesinin taallukuna bir şart-ı âdi yapmıştır. Yâni, mânen der: "Ey abdim; ihtiyarınla hangi yolu istersen, seni o yolda götürürüm. Öyle ise mes'uliyet sana aittir!" Teşbihte hatâ olmasın, sen bir iktidarsız çocuğu omuzuna alsan. O'nu muhayyer bırakıp "Nereyi istersen seni oraya götüreceğim" desen. O Çocuk, yüksek bir dağı istedi, götürdün. Çocuk üşüdü yahut düştü. Elbette "Sen istedin" diyerek itab edip üstünde bir tokat vuracaksın. İşte Cenab-ı Hak, Ahkem-ül-Hâkimîn, nihayet zaafta olan abdin iradesini, bir şart-ı âdi yapıp irade-i külliyesi ona nazar eder. S.)

KADERÎ
Kader ile alâkalı. Kader, tali' nev'inden olan.

KADER-İ İLÂHÎ
Allah'ın takdiri.

KADERİYE
Kul, kendi yaptıklarının halıkıdır deyip ifrat ederek Hak mezhebinden ayrılan bir dalâlet fırkası. (Bak: mu'tezile)

KADH
Zemmetme, çekiştirme. Bir kimsenin ayıb ve kusurlarını söyleyerek gıybet etme. * Men'etmek, engel olmak. * Çakmak taşını çakmak. * Bir kimsenin işine halel vermek.

KADIM(A)
Kemirici hayvan.

KADIRGA
Buharlı gemilerin icadından evvel kullanılan harp gemilerinden biri. Kürek ve yelkenle kullanılırdı. Kadırgalar 25 oturaklı idi ve her küreği dörder adam tarafından çekilirdi. (O.T.D.S.)

KADIZ
Hep olduğu yerde kalan büyük fıçı.

KADÎ
Hâkim. Peygamber (A.S.M.) nâmına suçluyu ve suçsuzu ayırıp şeriatla hükmeden hâkim. * Kaza eden.

KADÎ İYAZ
Lâkabı: Ebu-l Fadl bin Musa el Yahsabî'dir. Muhaddislerin meşhurlarından ve edebiyatçılardan olup, 476 hicrî tarihinde Site kasabasında doğmuş, sonra Endülüse geçerek Kurtuba'da ve diğer ilim merkezlerinde ilim tahsili yapmıştır. Daha sonra Site kasabasında uzun bir zaman durmuş, bir ara Garnata şehrinde kadılık yapıp, son ömrünü geçirdiği Merakiş şehrine gidip hicri 544 tarihinde vefat etmiştir. Te'lifatı pek çoktur. Kitab-ül İkmâl, Envâr-ül Meşârik, Ettenbihat kitapları hadis ilminde meşhurdur.

KADÎ NAİBİ
Kadıların (hâkimlerin), gitmedikleri yerlere gönderdikleri vekiller.

KADÎB
(C.: Kıdbân) İnce ve düz fidan, dal veya çubuk. * Erkeklik âleti.

KADÎD
Kurutulmuş et. * Pek zayıf, kuru ve çelimsiz insan. * Etleri dökülmüş olup yalnız kemikten ibaret olan gövde. İskelet.

KADÎH
Tencere dibinde arta kalan.

KADİH(A)
(Kadh. dan) Bir kimse hakkında kötü söz söyleyen. Zemmedici, çekiştirici, kötüleyici.

KADİ-L KUDAT
Kadıların kadısı. En büyük kadı. Kazasker veya şeyhül islâm makamında bulunan kimse.

KADİM
(A, uzun okunur) Ayak basan. Ulaşan. Varan. * Azanın mukaddemesi olan insanın başı.

KADÎM
Eski zaman. * Başlangıcı olmayan. Uzun zamandan beri var olan. * Evveli bilinmeyen hâl ve keyfiyet.

KADİME
Ordunun ileri karakolu. * Kuşun kanadının ön tarafındaki uzun tüyleri.

KADÎMEN
Eskiden beri. Kadim olarak.

KADÎMÎ
Eskiden beri var olan. Eski.

KADİR
Bir işi yapmaya gücü yeten. Kudret sâhibi ve herşeye kudreti yeten. (Allah C.C.)

KADÎR
Mukaddir. Muktedir. Kudreti mutlak olan ve her hususa muktedir olan. Nihayetsiz kudret sahibi. (Allah C.C.)(İnsan kâinatın ekser envâına muhtaç ve alâkadardır. İhtiyâcâtı âlemin her tarafına dağılmış; arzuları ebede kadar uzanmış. Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi ebedî Cenneti de arzu eder. Bir dostunu görmeğe müştak olduğu gibi, Cemil-i Zülcelâli de görmeğe müştaktır. Başka bir menzilde duran bir sevdiğini ziyâret etmek için o menzilin kapısını açmağa muhtaç olduğu gibi, berzaha göçmüş yüzde doksandokuz ahbabını ziyâret etmek ve firak-ı ebediden kurtulmak için koca dünyanın kapısını kapayacak ve bir mahşer-i acâib olan âhiret kapısını açacak, dünyayı kaldırıp âhireti yerine kuracak ve koyacak bir Kadir-i Mutlakın dergâhına ilticaya muhtaçtır. İşte şu vaziyette bir insana Hakiki Ma'bud olacak; yalnız her şeyin dizgini elinde, her şeyin hazinesi yanında, her şeyin yanında nâzır, her mekânda hâzır, mekândan münezzeh, acizden müberra, kusurdan mukaddes, nakıstan muallâ bir Kadir-i Zülcelâl, bir Rahim-i Zülcemâl, bir Hakim-i Zülkemâl olabilir. S.)

KADİR ALAYI
Tar: Kadir gecesi padişahların saraydan çıkıp, civardaki camilerden birinde namaz kılmaları münâsebetiyle yapılan merâsim.

KADİR GECESİ
(Bak: Leyle-i Kadir)

KADİR-AŞİNA
Değer ve kadir bilen.

KADİRDAN
f. Kadirbilir. Değerbilir.

KADİR-DANLIK
Kadirbilirlik. Herkesin mertebesini bilip ona göre muamele yapan. Kadir ve kıymet bilen.

KADİR-ENDAZ
f. İyi ok atan ve attığı her oku hedefe isâbet ettiren kimse.

KADİRÎ
Abdülkadir-i Geylanî Hazretlerinin yolunda olan, onun tarikatına mensub. olan. (Bak: Geylanî)

KADİR-ŞİNAS
f. Kıymet ve değerden anlayan. Değerli kimseleri tanıyabilen.

KADÎ-ÜL HÂCÂT
Bütün ihtiyaçları yerine getiren Hâkim. Allah (C.C.)

KADİYE
Azlık. Az cemaat.

KÂDİYE
Soğuk. * Afet, belâ.

KADKEŞİDE
f. Boy atmış, uzamış. Boyu uzamış.

KADR
İtibar. Değer, kıymet. Haysiyet. Derece miktarı. Miktar. Meblağ. Takat. Takdir, rızkı taksim eylemek. Gına.

KADR SURESİ
Kur'an-ı Kerim'de 97. sure olup İnna Enzelna diye de söylenir.

KADRO
ing. Bir işin yürütülebilmesi için icab eden bir cinsten şeylerin, bilhassa insanların tamamı veya bütünü.

KADR-ŞİNAS
(Bak: Kadir-şinas)

KADUM
(C.: Kudm) Keser. * Şam yakınında bir köyün adı.

KADV
Yemeğin kokusu iyi olmak.

KADY
Yemeğin kokusu güzel olmak.

KAF
Ufuk. * karfinin ismi. * Bir dağ adı.

KA'F
(C.: Kıâf) Ayağı sert olarak basmak. * Ayak ile toprağı yerinden koparıp küremek. * Kap içindeki suyun tamamını içmek. * Koparmak.

KAF SURESİ
Kur'an-ı Kerim'in 50. suresidir. Bâsikat ismi de verilir. Mekkîdir.

KAFA
(C.: Akfâ) Baş. Kafa. * Ense, arka. * Akıl, zekâ, anlayış.

KAF'A
Yağcılar tokmağı. * Hurma kabuğundan yapılan, zenbile benzer kulpsuz bir nesne.

KAF'A
Yumuşak kuru ot. * Parmakları soğuktan dökülmüş ayak.

KAFADAR
f. Arkası sıra giden, peşinden ayrılmayan. * Kafaları birbirine uyan, kafaca birbirine denk olan arkadaş.

KAFAR
Katıksız ekmek.

KAFAVE
Sütten yapılan azık.

KAFAVÎ
Kafa ile alâkalı.

KAFD
Bileğin eğri olması.

KAFDER
Çirkin yüzlü, katı başlı kimse.

KAFEDAN
Attarların eczâ koydukları kese veya torba.

KAFENDER
Çirkin yüzlü, katı başlı kimse.

KAFER
Zayıf ve etsiz olmak.

KAFES
Tel, ince demir veya ağaç çubuklarından yapılan ve içine kuş ve saire konulan şey. * Dışardan içerisi görünmesin diye, ince tahta çubuklarından yapılıp harem pencerelerine takılan siper, * Ahşap bir binanın kaplama ve sıvası olmaksızın direklerden ibaret taslağı.

KAFF
Parmak arasına birşey gizlemek. * Ot kurutmak.

KAFFAF
Parmakları arasında birşey gizleyip çalan kimse.

KAFFAL
Çilingir. Anahtarcı.

KAFFAN
Büyük terazi.

KÂFFE
Hep. Bütün. Cümle.

KÂFFE-İ EF'AL
Bütün işler.

KÂFFE-İ EFRÂD
Bütün fertler.

KÂFFETEN
Bütünü. Hepsi birden.

KAFH (KIFÂH)
Başa vurmak. * İçi boş olan şeyi vurmak.

KAFÎ
Birine uyup peşinden giden.

KÂFİ
Kifayet eden. Vâfi, başka şeye ihtiyaç bırakmayan. Yeten, yetişen, elveren.

KAFÎL
Kuru ağaç. * Parça parça olmuş ot. * Kamçı. Bir otun adı.

KÂFİL
Birinin yerine ödemeyi kabul eden. Kefil olan.

KAFİLE
(A, uzun okunur) Birlikte sefere çıkanların cemaatı. Kervan.

KAFİLE-SÂLÂR
f. Kafile reisi. Kafile başı.

KAFÎNE
Kafasından kesilen koyun.

KAFÎR
Hayvan tersi.

KÂFİR
Hakkı görmeyen ve örten. İyilik bilmeyen. Allah'ı inkâr eden. Dinsiz. İmanın esaslarına veya bunlardan birine inanmayan. Mülhid.(Arkadaş! İman, bütün eşya arasında hakiki bir uhuvveti, irtibatı, ittisali ve ittihad rabıtalarını te'sis eder.Küfür ise, bürudet gibi bütün eşyayı birbirinden ayrı gösterir ve birbirine ecnebi nazarıyla baktırır. Bunun içindir ki, mü'minin ruhunda adavet, kin, vahşet yoktur. En büyük bir düşmaniyle bir nevi kardeşliği vardır. Kâfirin ruhunda hırs, adavet olduğu gibi nefsini iltizam ve nefsine itimadı vardır. Bu sırra binaendir ki, dünya hayatında bazan galebe kâfirlerde olur. Ve keza kâfir, dünyada hasenatının mükâfatını (filcümle) görür. Mü'min ise, seyyiatının cezasını görür.Bunun için dünya kâfire Cennet (yani âhirete nisbeten), mü'mine Cehennemdir. (Yani saadet-i ebediyesine nisbeten). Yoksa dünyada dahi mü'min yüz derece ziyade mes'uttur, denilmiştir.Ve keza iman, insanı ebediyyete, Cennet'e lâyık bir cevhere kalbeder. Küfür ise ruhu, kalbi söndürür. Zulmetler içinde bırakır. Çünkü, iman, kabuğunun içerisindeki "lübb"ü gösterir. Küfür ise, lübb ile kabuğu tefrik etmez. Kabuğu aynen "lübb" bilir ve insanı cevherlik derecesinden kömür derecesine indirir. M.N.)

KÂFİRANE
f. Kâfire yakışır şekilde, kâfir gibi.

KÂFİR-İ Nİ'MET
Nankör. Nimeti inkâr eden.

KÂFİRÛN
Kâfirler.

KÂFİRÛN SURESİ
Kur'an-ı Kerim'de 109. sure olup El-Kâfirûn da denilir.

KAFİYE
Tâbi olan şey. * Herşeyin son tarafı. *Edb: Manzum yazılan satırların ses bakımından sonlarının aynı olması. (Yaman, duman, saman... gibi.)

KAFİYEPERDÂZ
f. Kafiye uyduran. Şair, nâzım.

KAFİYEPERESTLİK
Kafiye için safiyeyi feda edecek derecede kafiyeye ehemmiyet vermek. Birinci derecede kafiyeyi düşünüp, mânayı arka plana atmak.

KAFİYESENC
f. Kafiye dizen. Nâzım, şair.

KAFİZ
(C: Kufzân-Akfize) Ölçek.

KAFKAF
şarap, hamr.

KAFKAF
şahtere otu.

KAFKAFE
Titremek, titretmek.

KAFN
Kafa.

KÂF-NUN TEZGÂHI
(Risale-i Nur Külliyatında geçen bir tabirdir) Allah'ın Kün emriyle her işin olması. (Kün ) "Ol" emri olan bu kelime "Kâf" ve "Nun" harfleri ile yazıldığından böyle denilmiştir.

KAFR
Arz. Çöl. Beyâban.

KAFS
Sıçramak. * Hafiflik. * Sevinç, neşat. * Hayvanın ayaklarını bağlamak.

KAFS
Zorla birşey almak. * Gadap, hiddet. * Mevt, ölüm.

KAFSAL
Arslan.

KAFŞ
Yemekten lezzet alma, fazla yemek yemek. * Pabuç. * Cem'etmek, toplamak.

KAFŞELİL
Kepçe.

KAFTA
Cima etmek.

KAFTAN
Ekseriya mükâfat ve taltif olarak giydirilen süslü üstlük elbise. Hil'at, esvab.

KÂFUR
Beyaz ve yarı şeffaf, kolaylıkla parçalanan bir madde. Sert, güzel kokulu, katı ve yağlı bir madde. * Cennette bir kaynak ismi.

KAFUR (KUFUR)
Hurma çiçeğinin kılıfı.

KAFV
Bir kimsenin ardına düşüp ittibâ etmek, ona tâbi olup uyma.KAFY : Uymak. * Kafasına vurmak.

KAFZ (KAFAZÂN)
Sıçramak.

KAFZEA
(C: Kafâzi) Başın çevre yanlarının saçı.

KÂGAZ
f. Kâğıt.

KAGŞAR
Yıkılmak üzere. Yıkılıp harabolmaya yüz tutmuş.

KAĞITHANE
Kâğıt fabrikası. * İstanbul'da vaktiyle böyle bir fabrikanın bulunduğu yerdeki mesire.

KAĞNI
(Kağlı) İki tekerleri dingille sâbit öküz arabası.

KAH
Sultan.

KÂH
f. Köşk, kasır. * Tek oda. Bir gözlü oda. * Yüksek binâ.

KÂH
f. Saman. Saman çöpü.

KAHA
Ev ortası, saha.

KAHAL
Koyunların derisini kurutan bir hastalık.

KAHAME
İlerlemiş yaşlılık.

KAHB
Yaşlı, ihtiyar. * Büyük dağ.

KAHBA (KAHBE-KUHBE)
Kırmızısı çok olan beyaz nesne.

KÂHBAN
f. Harman bekçisi.

KAHBE
Namussuz kadın. Fâhişe. * Mc: Hilekâr, kalleş ve sözünde durmaz adam.

KAHD
Koyunun beyaz kuzusu. * Açılmamış nergis.

KÂHDAN
f. Samanlık. İçine saman doldurulan oda.

KAHDE
(C.: Kıhâd) Devenin hörgücü dibi.

KAHF
Kap içindeki suyun tamamını içme.

KÂHGİL
f. Samanlı sıva çamuru.

KAHHAR
Galib-i Mutlak ve her an kahretmeğe muktedir olan Allah (C.C.) Hak Celle ve A'lâ'nın esmâ ve sıfâtındandır.

KAHHARANE
Kahharcasına. Kahredercesine.

_________________
Bir Sıkıntın Olduğu Zaman Rabbine Dönüp “Benim Büyük Bir Sıkıntım Var” Deme. Sıkıntına Dönüp “Benim Büyük Bir Rabbim Var” De..!


Twitter: http://twitter.com/AkrepPortal


Cmt 08 May, 2010 18:04
Profile bak WWW
Portal Yöneticisi
Portal Yöneticisi
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Sal 22 Şub, 2005 11:33
İleti: 15293
Yaş: 38

Yaşadığınız il: Bilinmeyen
Burcunuz: Akrep Burcu: 23 Ekim-21 Kasım
Cinsiyetiniz: Erkek
İleti 
KAHİF
Şiddetli yağmur.

KÂHİL
Saçına ak düşmüş adam. Yaşlı, ihtiyar. Tembel.

KÂHİLANE
f. Tembelce, tembelcesine, tembel olana yakışır surette.

KÂHİN
Karışık ve tahmini sözlerle gaibden haber verdiği söylenen kimse. Haberci. Falcı. * Âlim.(Kâhinlere gaybi haberleri getirmek için şeytanlar, tâ semavata çıkıp kulak veriyorlar, yarım yamalak yanlış haberler getiriyorlar diye tefsirlerdeki ifadelerin bir hakikatı şu olmak gerektir ki; semavat memleketinin pâyitahtına kadar gidip o cüz'i haberi almak değildir. Belki cevv-i havaya dahi şumulü bulunan semavat memleketinin (teşbihte hata yok) karakol haneleri hükmünde bazı mevkileri var ki, o mevkilerde Arz memleketi ile münasebetdarlık oluyor, cüz'i hadiseler için, o cüz'i makamlardan kulak hırsızlığı yapıyorlar. Hatta kalb-i insani dahi o makamlardan birisidir ki, melek-i ilham ile şeytân-ı hususi, o mevkide mübareze ediyorlar. Ve hakaik-ı imaniye ve Kur'aniye ve hadisat-ı Muhammediye (A.S.M.) ise, ne kadar cüz'i de olsa, en büyük, en külli bir hadise-i mühimme hükmünde en külli bir daire olan Arş-ı Azamda ve daire-i semavatta (temsilde hata olmasın) mukadderat-ı kâinatın mânevi ceridelerinde neşrolunuyor gibi her köşede medâr-ı bahsoluyor, diye beyan ile beraber, kalb-i Muhammediden (A.S.M.) tâ daire-i Arşa varıncaya kadar ise, hiçbir cihetle müdahale imkânı olmadığından, semavatı dinlemekten başka, şeytanların çaresi kalmadığını ifade ile, Vahy-i Kur'ani ve Nübüvvet-i Ahmediye (A.S.M.) ne derece yüksek bir derece-i hakkaniyette olduğunu ve hiç bir cihetle hilâf ve yanlış vahy ile ona yanaşmak mümkün olmadığını, gayet beliğane, belki mu'cizane ilân etmek ve göstermektir... L.)

KÂHİNANE
f. Kâhin gibi ve ona benzer şeklide haberler veren. Bir nevi zan ile gaibden haber verir gibi.

KÂHİNE
Kadın kâhin.

KAHİR
(A, uzun okunur) Üstün gelen. Yenen. Galip gelen. * Zorlayan. Mecbur eden.

KAHİR-ÜL EŞRÂR
Şerleri ve kötülükleri ortadan kaldırıp yok eden. Haydutları kahreden.

KAHİR-ÜS SÜMUM
Panzehir.

KAHİT
Şiddetli kıtlık olan sene.

KAHİZ
Müşkil, zor nesne.

KAHKAHA
Yüksek sesle ve çokça gülme.

KAHKAHA'
Öldürücü bir yılan.

KAHKAHAZEN
f. Kahkaha atan, fazlaca yüksek sesle gülen.

KAHKAR
Taş.

KAHKAR
Katı, sert, sağlam taş.

KAHKARA
Geri geriye gelme, dövüşerek çekilme.

KAHKARÎ
Birdenbire geri dönme, aniden arkaya dönme. * Geri çekilmekle ilgili, geri dönmekle ilgili.

KAHKARİYE
Geri dönme. Rücu'.

KAHL
Zemmetmek. * Nimete nankörlük etmek.

KAHL
Göze sürme çekmek.

KAHL (KUHUL)
Kurumak.

KAHLESE
Yuvarlak baş.

KAHM
(Kuhum) : Düşünmeden kendini bir iş içine atmak.

KAHPE
(Bak: Kahbe)

KAHR
Zorlama. Cebir. * Ezme. Mahvetme. * Fazlaca üzüntü. Keder içine işleme. * Cenâb-ı Hakkın şiddetli ve azab verici vasıflarının tecellisi. (Kahr, lütfun zıddıdır.) (Bak: Celal)

KAHR
Yaşlı, ihtiyar kişi. * Yaşlı at. * Yaşlı deve.

KAHRAMAN
(C.: Kahramanan) f. Yiğit, cesur, bahadır. * Fars mitolojisinde Rüstem'in yendiği kişi. * İş buyuran, hüküm sâhibi.

KAHRAMANAN
(Kahraman. C.) f. Kahramanlar. Cesur kimseler, yiğitler.

KAHRAMANANE
f. Kahramanca, yiğitçe, cesurane.

KAHRAMANÎ
f. Yiğitlik, kahramanlık, cesurluk.

KAHREBAN
Kehribar.

KAHRENÎ
Kahr ile, zorla. Ezerek, cebren.

KAHR-I DEHR
Dünyânın ve zamanın kahrı.

KAHR-I HİDDET
Hiddetin ve kızgınlığın yıkıcı galebesi.

KAHT
Kıtlık. Kuraklık. Kuraklıktan dolayı mahsulün yetişmemesi.

KAHT Ü GALÂ
Yokluk. Kıtlık. Fakirlik. * Pahalılık.

KAHT-I RECUL
(Kaht-ı rical) Adam kıtlığı. Değerli devlet ve siyaset adamlarının yokluğu.

KAHUS
Uzun boylu erkek.

KAHVALTI
t. Sabah ve ikindi vakitleri yenilen hafif yemek.

KAHVE
şarap. * Hâlis süt. * Kahve. * Güzel koku. * Bolluk, bereket. * Kahvehane.

KÂHYA
Büyük konaklarda ev işlerini idare eden kimselerle san'at ve ticaret sahiplerinin işlerine bakmak üzere hükümet tarafından seçilen kimselere eskiden verilen addır.

KAHZ
(Ok atmak. * Sıçramak. * Yarmak.

KAHZ (KIHZ)
İbrişim karışıklı beyaz bez.

KAIF
Yeri kazıp götüren, toprağı sürükleyen yağmur.

KAILE
(C.: Kavâil) Dağ başı.

KAİB
(C.: Kevâib) Tomurcuk memeli kız.

KAİBE
Hüzün ve gamdan perişan olmak.

KAİD
(A, uzun okunur) Süren. Sevkeden. * Koyunların önünden giden ve "Küsem" denilen koyun. * Yedeğine alıp çeken. Çavuş. Serasker, kumandan. * Sıradağ. * Geniş ark.

KAİD
(Kuud. dan) Oturan, oturucu, oturmuş.

KAÎD
(C.: Kavayid) Çekirge. * Ulu, yüce kişi.

KAİDAN
(Kaid. C.) Kumandanlar, komutanlar, seraskerler.

KAİDE
Esas. Temel. Düstur. Nizam. Yol. Ayaklık. * Dip taraf. * Bir şeyin meydana gelmesine şart ve düstur olan husus. * Bir ilim ve fennin düsturlarından her biri. * Fık: Hayızdan ve çocuktan kesilmiş kadın.

KAİDE-İ KÜLLİYE
Açık ve sarih olan kaide ve hüküm. Herşey hakkında tatbik edilebilen, umumi kaide.

KAİDE-İ RABT
Bağlama kaidesi, bağlama cümlesi.

KAİDEN
Oturarak, oturduğu hâlde.

KAİDEŞİKEN
f. Kaide ve usullere uymayarak. Kuralları çiğniyerek.

KAİDEŞİKENÂNE
f. Usul ve kaideye riayet etmeyerek, kuralları çiğneyerek, kaideyi bozarak.

KAİDETEN
Kaide ve hükümlere göre. Kurala uygun olarak.

KAİDEVÎ
Kaide ve kural ile alâkalı. * Mat: Tabana ait.

KAİD-ÜL CEBEL
Dağın çıkıntısı, burnu.

KAİD-ÜL CEYŞ
Orduyu, askeri idare ve sevkeden. Kumandan. Serasker.

KAİL
Söyleyen. Anlatan. Nakleden. Söz sahibi. İnanmış. * Boyun eğmiş. Rıza göstermiş, razı olmuş.

KAİM
Ayakta duran. Mevcut. Baki. * Vaktini ibadetle geçiren.

KAİME
Uzun bir kâğıda yazılan ferman. * Kitap yaprağı. * Kâğıt para.

KAİMEN
Ayakta durarak. Yıkılmamış. * Canlı olarak.

KAİM-MAKAM
Birinin yerine geçen. Kaymakam. Bir kazayı (İlçe) idâre eden memur. Osmanlılarda, binbaşı ile miralay arasındaki askeri rütbe. Yarbay.

KÂİN
Olan. Var olan. Bulunan. Mevcut.

KÂİNAT
Var edilen şeylerin hepsi. Yaratılanlar. Mevcudat. Âlemler.

KÂİNAT-EFRUZ
f. Kâinatı süsleyen, cihanı donatan.

KÂİNAT-I NÂİME
Uyuyan kâinat.

KAÎR
Daha derin, çok derin.

KAÎS
Çok yağmur.

KÂJ
f. Eğri, bükülmüş. * Şaşı.

KAK
Uzun, tavil. * Alaca karga.

KA'K
Kuru ekmek. Peksimet.

KA'KA
Kuru, yâbis. Meşakkatli yol. * Yemame'den Kûfe'ye giden geniş yol.

KA'KA'
Korkak, zayıf kişi.

KA'KAA
Silâh çatırtısı. Kılınç veya süngü gibi silâhların birbirine çarpmasından çıkan ses.

KA'KEA
Men'etmek, engel olmak. * Hapsetmek.

KAKUM
Kürkü makbul bir cins kedi.

KAKUNC
Kanbel otu. (İt üzümünün bir nevidir.)

KAKUZE
(C.: Kavâkiz) Boş maşrapa.

KAKÜL
(Kâgül) f. Alnın üzerine sarkıtılan kısa kesilmiş saç.

KAL
(A, uzun okunur) Söz.

KAL'
Bir şeyi kökünden çekip koparmak. * Kendisinden iyi kalay çıkan maden. * Azletmek. Bir tarafa ayırmak.(... İşte bak: şu cezire-i vasiada vahşi ve âdetlerine mutaassıb ve inadcı muhtelif akvamı ne çabuk âdât ve ahlâk-ı seyyie-yi vahşiyanelerini def'aten kal' u ref' ederek bütün ahlâk-ı hasene ile teçhiz edip bütün âleme muallim ve medeni ümeme üstad eyledi... M.N.)

KAL U KÎL
Dedi denildi şeklindeki nakiller.

KALA
Buğz, adâvet.

KAL'A
Kale. Eskiden yapılan büyük merkezlerin ve şehirlerin bulunduğu etrafı duvarlarla çevrili ve düşmanın hücumundan muhafaza edilen yüksek yerlerde inşa edilmiş yapı. * Çobanın çantası. * Hurma ağacının dibinden kesilen taze fidan.

KÂLA
f. Kumaş. * Ev eşyası, giyim eşyası. * Sermaye, anamal.

KAL'A-BEND
f. Bir kale içinde yaşamağa mahkûm olmuş olan. Kal'aya bağlanmış.

KAL'A-DÂR
f. Kale koruyucusu, kal'a muhafızı. Dizdar.

KALAFAT
Geminin tahtalarının aralıklarını üstüpü vs. ile doldurup üzerine zift sürme işi. * Sahte süs, düzen.

KALAFAT
Vaktiyle Yeniçeri Ağasının giydiği kırmızı bir başlık.

KAL'A-GİR
f. Kale tutan.

KALAH
Diş sarılığı. * Sarık uzunluğu.

KALAİD
(Kılâde. C.) Gerdanlıklar. * Akarsular.

KALAİL
(Kalil. C.) Az şeyler, kaliller.

KALAK
Can sıkıntısı. Gönül darlığı. Kararsızlık. * Zahmet. Meşakkat.

KAL'A-KÜŞA
f. Kale zapteden.

KALALİB
(Kullâb. C.) Çengeller, kancalar. Uçları eğri olup bir şeyler asmağa yarayan demirler.

KALÂNİS
Takkeler, külâhlar.

KALÂNİSÎ
Takkeci.

KAL'A-NİŞİN
f. Kalede oturan.

KALANSUVE (KULENSİYE)
(C.: Kalânis-Kalânis-Kılâs) Takke, külâh, kavuk. (Bak: Kalensüve)

KALANTOR
Zenginliğini göstermeye özenen kellifelli ve şişman adam.

KALAR
f. Büyük sel yarıntısı.

KALAVRA
Eskimiş meşin eşya veya yamalı ayakkabı.

KALAYE
Kilise odası.

KALB
Vücudun kan dolaşımı merkezi. Yürek. * Gönül. * Herşeyin ortası. * Bir halden diğer bir hale çevirme. Değiştirme. *İmanın mahalli. * Fuâd, sıkt-ül ilim, tâbut-ül ilim, beyt-ül hikmet, via-i ilim de denilir. (Dâima değiştiği ve hareket halinde olduğu için kalb ismi verilmiştir.) Bir şeyi geri döndürmek ve çevirmek. * Yüreğe vurmak veya dokunmak. Gönüle dokunmak. * Bir şeyin içini dışına ve dışını içine çevirmek. * Aks ve tahvil.(Ehl-i tahkik indinde; çam kozalağı şeklindeki cismanî et parçasına taalluk eden letaif-i Rabbaniyedir. Bütün kuvvetin mebdeidir. Dimağ ise; bütün hislerin mebdeidir.)(Kalb, imanın mahalli olduğu gibi, en evvel Sâni'i arayan ve isteyen ve Sâni'in vücudunu delâili ile ilân eden, kalb ile vicdandır. Zira kalb, hayat malzemesini düşünürken, en büyük bir acze mâruz kaldığını hisseder etmez, derhal bir nokta-i istinadı; kezalik, emellerin tenmiyesi (nemâlandırmak) için bir çare ararken, derhal bir nokta-i istimdadı aramağa başlar. Bu noktalar ise, iman ile elde edilebilir. Demek, kalbin sem' ve basara hakk-ı takaddümü vardır.Kalbden maksad; sanevberî (çam kozalağı) gibi bir et parçası değildir. Ancak, bir latife-i Rabbaniyyedir ki, mazhar-ı hissiyatı, vicdan; ma'kes-i efkârı, dimağdır. Binaenaleyh, o latife-i Rabbaniyyeyi tazammun eden o et parçasına kalb tabirinden şöyle bir letafet çıkıyor ki; o latife-i Rabbaniyenin insanın maneviyatına yaptığı hizmet, cism-i sanevberînin cesede yaptığı hizmet gibidir. Evet, nasıl ki bütün aktar-ı bedene mâ-ül hayatı neşreden o cism-i sanevberî bir makine-i hayattır; ve maddî hayat onun işlemesi ile kaimdir. Sekteye uğradığı zaman cesed de sukuta uğrar. Kezalik o latife-i Rabbaniye a'mâl ve ahvâl ve mâneviyatın hey'et-i mecmuasını hakikî bir nur-u hayat ile canlandırır, ışıklandırır; nur-u imanın sönmesi ile mâhiyeti, meyyit-i gayr-i müteharrik gibi bir heykelden ibaret kalır. İ.İ.) (Bak: Hiss-i sâdis)

KALBEN
İçten, kalbden, yürekten, gönülden. Samimi olarak. Kendi kendine.

KALBGÂH
f. Ordunun sağ ve sol kanadlarının ortası. Merkez bölümü. * Canevi.

KALBÎ
İçten. Yürekten. Kalbe ait ve müteâllik. Samimiyetle. Riyâsızca.

KALB-İ ÂHENİN
Demir gibi metin ve sağlam olan kalb.

KALB-İ HABİDE
Uyumuş kalb.

KALB-İ HARÂB
Harab olmuş gönül.

KALB-İ MECRUH
Yaralı kalb.

KALB-İ METRUK
Terkedilmiş kalb, bırakılmış gönül.

KALB-İ MUNTAZAM
Edb: Harfleri ters okunduğu zamanda da bir mâna çıkan kelimedir. Meselâ: "Reşat, taşer" gibi.

KALB-İ MUZTARİB
Iztırab çeken kalb.

KALB-İ NÂ-ŞÂD
Hüzünlü gönül, kederli kalb.

KALB-İ SELİM
Temiz gönül.

KALBOLMA
t. Başka hâle gelme. Değişme.

KÂLBÜD
f. Kalıp, şekil. * Gövde, beden, insan veya hayvan cesedi.

KALBZEN
f. Kalpazan. Sahte para basan. * Yalancı.

KALD
Gümüş bilezik.

KALE
(A, uzun okunur) Dedi. O söyledi.

KALE
Söz söylemek.

KALE
f. Kumaş. * Ham kavun, kelek.

KALE
(Bak: Kal'a)

KALEB
Dudak dışarıya sarkmak.

KALEB
(C.: Kavâlib) Kalıp.

KALEBE
Hastalık. İllet.

KALEHZEM
Yeyni, hafif. * Suyu çok olan büyük deniz.

KALE-KÎLE
Dedi-denildi şeklindeki nakiller.

KALEM
(C.: Aklâm) Kamış. Yazı için ucu inceltilen bir nevi ince ve sert kamış. * Yazı yazmak için kullanılan her türlü âlet. * İfâde. Üslub. * Mâden, taş ve tahta üzerinde oymak için ucu sivri çelik âlet. * İnce boya, fırçası. * Yazı enva'ı. * Resim. Nakış. * Resmi dâirelerde kâtiplerin çalıştıkları oda. * Ağacı aşılamak için kullanılan ucu kalem gibi yontulmuş ince çöp. * Çiçek ve sâir hastalıklara karşı kullanılan aşıyı hâvi ufak şişe. * Ok.

KALEM SURESİ
Kur'an-ı Kerim'in 68. suresinin ismidir. Mekkîdir.

KALEMDAN
f. Kalem kutusu, kalemlik.

KALEMEN
Yazı ile, kalem ile. * Sayıca, sayı bakımından.

KALEMGİR
f. Yazı yazarken kalemin kâğıda takılmadan rahatlıkla kayması.

KALEMÎ
(Kalemiyye) Kalemle alâkalı. Kalemle münâsebet ve alâkası olan.

KALEMİYYE
Eskiden kalemlerde yazı karşılığı olarak alınan para.

KALEMKÂR
f. Tülbent veya ince kumaş üzerine fırça ile şekiller yapan yazmacı. * Maden üzerine kazarak şekiller yapan kimse. * Duvar veya tavanlara süs yapan, nakkaş.

KALEMKÂRÎ
f. Resimcilik, ince nakkaşlık. * İnce nakkaşın elinden çıkmış.

KALEMKEŞ
f. Yazan, yazıcı, yazar, müellif. * Çizen. * Yazıda silinti yapan.

KALEMREV
f. Bir hükümdar veya hükümetin hükmünün geçtiği yer.

KALEMZEDE
f. Yazılmış, kaleme alınmış.

KALEMZEN
f. Yazan, yazıcı, kâtib.

KALEN
(A, uzun okunur) Söylemek suretiyle. Söyleyerek.

KALENDER
f. Dünyayı terkederek elini çekip Allah yolunda giden kimse. * Dünyâdan elini çekip herşeyi hoş gören kimse. * Dünya alâkalarından uzak, alâyişe aldanmaz hakikat adamı. Filozof.

KALENDERÂNE
f. Kalenderce. Kalender olan bir kimseye yakışır surette.

KALENDERÎ
f. Feylesofluk; kalenderlik; dervişlik; serserilik. * Edb: Halk edebiyatı tâbirlerindendir. Halk şâirleri "mef'ulü, mefaîlü, mefaîlü, feûlün" vezninde tanzim ettikleri gazele bu adı verirler.

KALENSÜVE
Üzerine sarık sarılarak başa giyilen külâh. * Mantarın başlığı, tablası.

KALES
Kusuntu.

KALET
(C.: Kılât) Helâk olmak. * Dağlarda, içinde su biriken çukur. * Göz çukuru. * Baş parmağın dibinde olan çukur.

KALFA
Sarayla konaklardaki cariyeler hakkında kullanılan bir tâbir idi. Konaklarda bu tâbir, daha çok bunların eskileri ve yaşlıları hakında kullanılırdı. Gençlerine "kız" denilir ve adlarıyla çağrılırlardı. * Eski tarz mekteblerde öğretmen yardımcısı. * Bir san'atta usta ile çırak arasındaki işçi.

KALGAY
Eskiden Kırım Hanlığı'nın veliahtlerine verilen ünvan.

KALH
Ferc.

KALH
Eşek anırtısı. Aygır kişnemesi.

KALHEBAN
Uzun, tavil.

KALHEBE
Beyaz bulut.

KALIB
(Ka, uzun okunur) Hususi bir biçim, bir şekil alması istenen bazı şeylerin konmasına mahsus araç. (Buz kalıbı, çizme kalıbı gibi) * Hususi surette dökülmesi istenen şeylere mahsus zarf. * Beden, vücut, gövde. * Şekil ve suret nümunesi, örnek. * Bir kalıba dökülmüş veya kalıptan çıkmış şey.

KALİ
f. Halı.

KALİ'
(Kal. dan) Kökten söküp atan. Kökünden çıkaran.

KALÎ
Dedikoducu, gıybet eden, çekiştirici. * Söylemekle. Söylenmiş. Söz olarak. Söze dair ve müteallik.

KÂLÎ
Veresiye satmak.

KAL'-İ EŞCAR
Ağaçların sökülmesi.

KALÎB
Kuyu, çok eski zamandan kalmış kuyu.

KÂLİB (KELİB)
İt tutan kimse. Köpeğe av tâlim ettiren kimse.

KALİÇE
f. Küçük halı.

KALİF
Sünnet olmamış kimse.

KALÎF
Hurma kabuğu.

KALİFİYE
Fr. Yetişmiş usta, işçi vs.

KÂLİH
Katı, şiddetli, şedid.

KALİL
Az. * Bodur kimse.

KALİLEN
Az olarak.

KALİL-ÜL BİDÂA
Sermayesi az.

KALİTA
ing. Eskiden kalyon cinsinden yük gemisi.

KALİTE
Fr. Vasıf.

KALİYYE
Tava kebabı. * Kavrulmuş.

KALİZEM
Kuyu. * Suyu çok olan deniz.

KALKADİS
Siyah boya.

KALKAL
Deprenmiş, hareket etmiş.

KALKALE
Bir şeyi titretmek. * Tecvidde: Okurken harflerin üzerinde birden durarak harfi, mahrecinden çıkar çıkmaz kesmek suretiyle bu harfleri tekrar okumak. Kalkale ile okunan harfler şunlardır: Kaf, tı, ba, cim, dal. (Hakk kelimesinde okunduğu gibi)

KALLA'
Beylere koğuculuk yapan yalancı. * Halk içinde tanınmak için kendine bir alâmet yapan kimse.

KALLAB
(Kalb. den) Düzenbaz, hilekâr. * Kalpazan. Sahte para basan kimse.

KALLAS
Takke dikici, takke diken.

KALLAŞ
Kalleş. Hileci, dönek.

KALLAVÎ
Vaktiyle vezirlerin giydikleri bir cins kavuk.

KALLE
Az olmak.

KALLEYS
San'a şehrinde bir kilise.

KALLİ
t. Sözlü. Dil ile.

KALLİDNÂ
Boynumuza geçir, tak (manâsındadır).

KALM
Kesmek.

KALMES
Ulu kişi, seyyid.

KALORİ
Lat. Bir kilogram suyu bir derece ısıtmak için lâzım olan ısı miktarı. * Gıdaların vücuda yarayışlı olması ve hararet vermesi bakımından değeri.

KALP
t. Hileli. Sahte. Taklit. * Yalandan cesaret satan korkak adam. * Yalancı. Kendisine güvenilmez olan.

KALTABAN
f. Namussuz. Pezevenk.

KALÛ
(A, uzun okunur) Dediler. Onlar söylediler (meâlinde fiil).

KALÛ BELÂ
Cenab-ı Hak ruhları yaratıp, onlara Rabbiniz değil miyim, meâlinde: "Elestü Bi-Rabbiküm" buyurduğunda, ruhlar: "Evet Rabbimizsin" meâlindeki Kalu Belâ diye cevap verdiklerini bildiren Kur'andaki bir tâbirdir. (Bak: Bezm-i elest)

KÂLUC
f. Küçük parmak. * Güvercin kuşu.

KALUS
(C.: Kulus-Kalâyıs) Ayakları uzun genç deve. * Yüksek. * Murdarlıklar akan çay. Kirli ırmak.

KÂLUS
f. Ahmak, ebleh, akılsız.

KÂLUSANE
f. Akılsızcasına, ahmakçasına.

KALUŞE
f. Çömlek. * Tencere.

KALY
Et ve buğday kavurmak. * Buğz, adavet, düşmanlık.

KALYAN
f. Nargile.

KALYON
Buharlı gemilerin icadından evvel kullanılan yelkenli ve kürekli harp gemilerinden biri.

KA'M
(C.: Kiâm) Devenin ağzını bağladıkları şey. * İçinde silah saklanan kap. * Bağlamak. * Öpmek.

KAM'
Kahretmek. Zelil etmek. * Zabtetmek. Ezmek. Kırmak. * Hasta etmek. * Başına vurmak. * Bir sese kulak verip dinlemek. * Ağzı dar olan bir şeyin içine huni ile akıcı maddeyi koymak. * Huni.

KÂM
f. İstek. Arzu. Maksad. Murad. Dilek. Lezzet. * Ağzın üstü. Damak. * Koyun, sığır ağılı. * Ağaç kilit.

KÂM NA KÂM
f. İster istemez.

KÂM U NÂKÂM
Elbette, ister istemez.

KAMA
İki tarafı keskin, ucu sivri ve enli bıçak. * Duvara veya keresteye çakılan büyük tahta çivi. * Ağaç, kütük ve sâireyi yarmak için kullanılan ucu ince, arka tarafı kalın ağaç veya demir takoz.

KAMAKIM
(Kumkuma. C.) İçlerine mürekkep, zemzem gibi şeyler konulan yuvarlak testiler.

KAMAME
Süprüntülük.

KAMARA
Vapurlarda mevki sayılan odalar ve salonlar. * Gemide kaptan gibi erkâna mahsus odalar. * Buğday ve arpa gibi mahsul demetlerinden harman yerinde yapılan küme. * Avrupa devletlerinde millet meclisi.

KAMARÎ
(Kumriye. C.) Dişi kumrular.

KAMAROT
Vapurlarda kamaraların hizmetini gören adam.

KAMATIR (KAMTARİR)
Katı, sağlam.

KÂMBAHŞ
f. Herkesin isteğini yerine getiren. * Bağışçı, ihsan edici.

KAMBER
(Bak: Kanber)

KÂMBİN
f. Merâmına erdiren. İsteğine kavuşturan.

KÂM-BİNAN
(Kâm-bin. C.) f. Bahtiyarlar, mesutlar, mutlu kimseler.

KÂM-BİNÎ
f. Bahtiyarlık, saadet, mutluluk.

KAMCERE
Islah etmek.

KÂMCU
f. İsteğini ve meramını arıyan. Maksadına ve gayesine ulaşmak isteyen.

KAME
(C.: Kumme) Başını sudan kaldıran davar.

KÂME
f. Arzu, istek, meram, gaye, maksad.KAM'E $ (Kumu') : Hakaret.

KAMEA
(C.: Kamâ) Büyük gök sinek. * Gözün kirpikleri diplerinde çıkan sivilceler.

KAMED
Binanın temeli.

KAMEL
Bitli kişi. * Karnın büyük olması.

KAMEN
Lâyık.

KAMENCER
Yaycı, kavvas.

KAMER
Gökteki ay. Hilâl. * Ay ışığında uyumayıp uyanık durmak.

KAMER SURESİ
Kur'an-ı Kerim'in 54. Suresinin ismi olup İktarabet Suresi de denir. Mekkîdir.

KAMERÎ
Ay ile alâkalı.

KAMERÎ SENE
Arabi aylara göre olan yıl. Senesi 360 gün olan yıl. (Bak: Hicret)

KAMERİYYE
Çardak. Bahçelerde, mehtaplı gecelerde oturmak üzere yapılıp, etrâfı sarmaşık v.s. çiçeklerle örtülü bulunan yer. Küçük köşk.

KAMERVARİ
f. Ay gibi, kamere benzercesine.

KAMES
Suya daldırmak ve batırmak. * Hareket edip acı çekmek.

KAMET
(A, uzun okunur) Namaza başlama işâreti, namaz kılmak için okunan ezan. * Boy. Boy-bos. Endam.

KAMET ALMAK
Namaza başlamak için, hususen farz namazından önce ezan okumak.

KAMET-İ BÂLÂ
Uzun boy.

KAMET-İ KIYMET
Kıymet ve değerinin mertebesi. Manevî büyüklük.

KAMET-İ MEVZUN
Düzgün ve yakışıklı boy.

KAMET-İ NÂMİYE
Gelişme ve büyüme kabiliyetinde olan endam, boy.

KAMET-İ ÖMR
Ömür boyu. Bütün hayat müddetince.

KAMEZ
Menfaatsiz, hor hakir nesne.

KÂMGÜZAR
f. İsteğini elde edebilen. Arzusuna kavuşabilen.

KAMH
Yemeğe iştihâsı az olmak. * Suya dalmak. * Davarın başını sudan kaldırması.

KAMH
Buğday. * Yukarı kaldırmak.

KAMHA
Kasap merhemi adı verilen ilaç.

KAMIH
Kam' eden, ezip kıran, mahveden, perişan eden. Kahreden, yok eden. Alçaltan, zelil eden.

KAMIH
Suyu içmeyip, başını kaldırıp duran davar.

KAMIH
Tarhana. * Kokutup ekşitilmiş şey.

KÂMİL
(Kemal. den) Bütün, tam, olgun, eksiksiz, kemalde olan, kusursuz. Kemal ve fazilet sâhibi. * Resul-i Ekrem'in de (A.S.M.) bir vasfıdır. * Yaşını başını almış, terbiyeli ve görgülü kimse. * Âlim, bilgin kişi. * Bir aruz kalıbı ismi.(Büyük görünme küçülürsün...Kâmillerde, büyüklük mikyasıdır küçüklük, Nâkıslarda küçüklük mizanıdır büyüklük. S.)

KÂMİLEN
Noksansız, eksiksiz olarak. Tam olarak. Kâmil olarak. Bütünü ile. Tamamen.

KÂMİL-İ UKALÂ
Kemalde olan mükemmel akıl sâhibleri. Akılların kâmili.

KAMİM
Tere otunun kurusu.

KÂMİN(E)
Saklı. Gizli. Belirsiz. Pusuda duran.

KÂMİNUN
(Kâmin. C.) Saklı ve gizli olanlar.

KAMİS
Gömlek. * Döl yatağını kaplayan ince deri. * Bâzı nebatlardaki ince zar.

KAMİT
Bağlanmış. * Tam olgun, kâmil.

KAMKAM
(C.: Kumâkım) Ulu, şerif kimse. *İyi, keskin kılıç. * Büyük deniz. * Çok adet. * Saç dibine düşen yavşak. * Küçük kene.

KAMKAME
(C.: Kamkâm) Büyük, derin deniz.

KÂMKÂR
f. İsteğine ulaşmış. Matlubunu elde etmiş. Hedef ve gayesine varmış. * Mutlu, bahtiyar, mes'ud.

KÂMKÂRANE
f. Mutlu olan bir kimseye yakışır şekilde, mutlulukla.

KÂMKÂRÎ
f. Mutluluk, saâdet, bahtiyarlık. Murada ermeklik.

KAML(E)
Bit, kehle.

KAMLUL
Yabâni hıyar.

KAMM
Evi süpürmek.

KAMMAS
Suya dalan.

KAMMAŞ
Külhancı.

KAMME
Süpürmek.

KAMP
Karargâh. Kırda asker, izci veya talebelerin kurdukları karargâh. * Esirler karargâhı.

KAMPANYA
Sıkı bir iş ve çalışma devresi. * Maksatlı uğraşma. Bir maksad için faaliyete geçme.

KÂM-PERVER
(C.: Kâmperverân) Emel besleyici.

KAMR
Göz kamaşmak.

KAMRA
Ay ışığı olan gece.

KÂMRAN
f. Arzusuna nâil olan, bahtiyar, mes'ud.

KÂMRANÎ
f. Mutluluk, kâmranlık. İsteğine, arzusuna kavuşmuş olma.

KÂMREVA
f. İsteğine erişen. Arsuzuna kavuşan. Gayesine ulaşan.

KAMS (KIMÂS)
Hareket ettirmek. * Davar önüne sıçramak.

KAMŞ
Bir şeyi şundan bundan toplamak.

KAMT
Kuş, dişisine cima etmek. * Doğan çocuğu beze sarmak.

KAMTARİR
Çatık suratlı.

KAMU
(Kamuğ) t. Hep, bütün, tamamen.

KAMUFLAJ
Fr. Gizlenme, örtme. Aldatma gayesiyle yapılan tertibat. Daha ziyade harp zamanlarında araçlar ile insanların, bulundukları mekâna göre kılığa girmeleri.

KÂMURAN
(Bak: Kâmran)

KAMUS
Deniz. Derya. * Denizin ortası, derin yeri. * Büyük Lügat Kitabı.

KAMUS
Arslan, esed.

KAMUS-İ ARABÎ
Arapça lügat kitabı, Arapça sözlük.

KAMUS-İ OSMANÎ
Osmanlıca sözlük.

KAMUS-İ TÜRKÎ
Türkçe lügat kitabı, Türkçe sözlük. * Şemseddin Sâmi'nin yayınladığı Türkçe lügat.

KÂMVER
f. İsteğine kavuşmuş. Gaye ve maksadına vâsıl olmuş. Mutlu, bahtiyar.

KÂMVERÂN
(Kâmver. C.) f. Mutlular, bahtiyarlar, arzularına kavuşmuş olanlar.

KÂMYAB
İsteğine kavuşmuş. Murâdına ermiş olan.

KÂN
f. Bir şeyin menbaı. * Kuyu. Kaynak. * Mâden ocağı. * Bir keyfiyetin. (niteliğin) bol olarak bulunduğu kimse.

KÂN
f. Ahmak, ebleh. Câhil. İdraksiz, düşüncesiz.

KANA
Süngüler.

KANAAT
Aç gözlü olmayıp hırs göstermemek. Kısmetinden fazlasına göz dikmemek. Helâl ile yetinip haramı istememek. Az şeyi de olsa kısmetine razı olmak.(Semere-i sa'yine ve kısmetine rıza kanaattir, meyl-i sa'yi kuvvetlendirir. Mevcuda iktifa dûnhimmetliktir. M.) (Bak: Himmet)

KANAATBAHŞ
f. Kanaat verici, inandırıcı.

KANAATKÂR
f. Kanaat sâhibi. Kanaat edip az şeyle iktifâ eden.

KANAATKÂRANE
f. Kanaat sâhibi bir kimseye yakışır tarzda.

KANADİL
(Kandil. C.) Kandiller.

KANAFİZ
(Kunfuz. C.) Kirpiler. * Dağ fareleri.

KANAH
(C.: Kanevât-Kınâ-Kınaâ) Yer altında olan su yolu. * Kendir ağacı.

KAN'AR
Büyük, kaba budaklı ağaç.

KANAS
Av yeri.

KANAT
(C.: Kanavât) Yeraltına döşenmiş olan künk. Küçük kanal, su borusu. * Sopa, mızrak.

KANATA
ing. Bol ağızlı su testisi. * Sıvı koymaya mahsus kap. * Bazan ölçü gibi de kullanılır.

KANATİR
(Kantar. C.) Kantarlar.

KANATİR
(Kantara. C.) Taştan yapılan kemerli büyük köprüler. Kantarlar.

KANAVAT
(Kanât. C.) Yeraltına döşenmiş olan künkler. Su yolları. * Mızraklar, sopalar.

KANAZI'
(Kunzua. C.) Uzamış saç. * Baş traş edilirken yer yer bırakılan saç.

KANBER
Hz. Ali'nin (R.A.) sâdık, vefakâr ve sevgili kölesinin adı. * Mc: Bir evin gediklisi. * Herşeye burnunu sokan, her düğün ve eğlencede bulunan bir adamdan kinâye olarak kullanılır.

KAND
Şeker, şeker kamışının donmuş suyu.

KANDAL
Büyük başlı.

KANDAVE
Yaramaz huylu. * Gıdası olmayan taam. * Büyük iri.

KANDEFİR
Yaşlı kimse, acuz.

KANDÎ
şekerimsi, şekerle ilgili, şekerden.

KÂNE
(Kevn. den) İdi, oldu...mânasında, fiilin geçmiş zamanı.

KANEF
Kulağın küçük ve kalın olması.

KANEME
Kir. * Yağdan gelen pis koku.

KANEŞVERE
Hayız görmez kadın.

KANFA
Kulakları küçük ve kaba olan kadın. (Müz: Aknef)

KANFAŞ
Yaşlı, ihtiyar.

KANFESE
Tesbih böceği.

KANGREN
Yun: Canlı vücudun belirli bir kısmında hücrelerin ölmesiyle meydana gelen bir hastalık.

KANH
Suyu içip kandıktan sonra başını kaldırmak.

KÂN-I KEREM
Kerem, lütuf ve ihsan menbaı.

KÂN-I MERHAMET
Merhamet kaynağı.

KANIS
Avcı.

KANIT
Ümidi tamamen sönmüş. Ye'se düşmüş, ümitsiz, kederli, hüzünlü.

KANIT
(Bak: Delil)

KANİ'
(A, uzun okunur) Kanaat eden. Kendinde olan helâla razı olup, başkasının hiçbir şeyine göz dikmeyen. * Kanmış. İnanmış. Tatmin olmuş.

KÂNİ
(Kinaye. den) Dokunaklı ve iğneli söz söyleyen. Kinayeli konuşan.

KANİB
İnsan topluluğu.

KANİF
İnsan cemaati. * Çok yağmur ve bulut. * Geceden bir parça.

KÂNİF
Udul eden, dönen, yoldan çıkan.

KANİSA
(C.: Kavânıs) Taşlık denilen ve kuşlarda olan bir organ.

KANİT
(A, uzun okunur) (Kunut. dan) Kunut ve duâ eden. * İtaatlı. * Sükût eden.

KANİTÎN
Kunut ve duâ edenler. Allah'a itaat ve ibadet edenler.

KÂNİZ
Defneden, gömen.

KANKAL
Büyük kile.

KANKANE
Yol göstermek.

KANKARİS
Börek.

KÂNKEN
f. Madenci. Maden kazıcısı.

KANNAD
şeker yapan, şekerci.

KANNAS
Avcı, seyyad.

KANNİS
Avcı, av.

KANNUR
Başı büyük kişi.

KANS
Av. Av avlama.

KANSA
(Kuşlarda) Kursak.

KANTAR
Ağırlık ölçüsü âleti. * Binikiyüz dinar, onikibin okiyye, yüz okiyye gibi hudutsuz bir vezindir. * Kırk okka.

KANTARA
Taştan yapılan, kemerli büyük köprü.

KANTARİYYE
Kantar ücreti. Tartma parası.

KANTİN
Fr. Kışla, fabrika, mekteb gibi yerlerde bakkal veya aşcı dükkânı.

KANU'
Kanaat sâhibi. Kanaatkâr, kanaatli. Hakkına razı olan.

KANUN
(C.: Kavânin) Herkesin uyması için devletin teşri kuvveti tarafından konulan her türlü meşru nizam, kaide, emir, nehiy ve yasaklar. * Kaziye-i külliye. Kâinatta Allah'ın koyduğu değişmez nizam.

KÂNUN
Ocak. Ateş yanan yer. Zaman. * Kış mevsimi. * Sakil, ağır adam. * Kış mevsiminin ilk iki ayı. * Mangal. Soba.

KANUNEN
Kanuna göre. Kanunca. Kanuna uyarak. Kanun yolu ile.

KANUNİ
Kanuna dâir. Kanuna ait. * Avrupavâri kanuna vesile olan Osmanlı Padişahı Sultan Süleyman'ın bir nâmı. (Bak: Sultan Süleyman Han)

KANUNİYET
Kanunluluk. Kanun haline gelmek.

KANUNNAME
f. Kanun kitabı. Anayasa.

KANUNŞİNAS
f. Kanun ve nizam koyan, kanunun inceliklerini bilen.

KANUN-U ASKERÎ
Askerlik kanunu.

KÂNUN-U DEHA
Dehâ kaynağı. Dehâ ocağı, akıl, zekâ kaynağı.

KANUN-U ESASÎ
Temel kanun. Temel ve esasa ait kanun. Bir bünyenin aslını ve mahiyetini teşkil eden kanun. (Bak: Teşkilât-ı esasiye)

KÂNUN-U EVVEL, KÂNUN-U SÂNİ
Aralık, Ocak.

KANUN-U KADİM
Eski âdet.

KANVA'
Büyük burunlu kadın.

KANZAA
İbik.

KAPASİTE
Fr. İçine alma, ihtiva etme kabiliyeti. * Kabiliyet, bilgi.

KAPÇAK
Tar: Eski zaman muharebelerinde muhasara edilen kalelerin duvarlarına tırmanmak için kullanılan büyük çengel.

KAPIKULU
Osmanlı devletinin daimi ordusunu teşkil eden yaya ve atlı askerlerin bütününe verilen addır.

KAPLICA
Üstüne bina yapılmış sıcak maden suyu, üstü örtülü kaynarca, ılıca.

KAPORA
(Kaparo) Pey olarak verilen para.

KAPRİS
Geçici heves. Maymun iştahlılık. İnsanın zayıf tarafı. Evham.

KAPTAN-I DERYA
Vaktiyle bahriye nâzırı. Deniz kuvvetleri komutanı.

KAPUT
Fr. Askerlerin üstlük elbisesi, yağmurluğu. * Otomobillerin motor kısmını örten kapak.

KAR
(C.: Kur-Kirân) Zift, kara boya. * Deve. Dağ keçisi. * Ses çıkmasın diye ayağın kenarıyla yürümek. * Küçük tepe. * Kara taşlı yer. * Kara büyük taş.

KA'R
Karnı yemekten dolmak. * Arkası yağlı olmak.

KA'R
Derinlik. Dip. Her şeyin dibi. Nihâyet. * Yemeği dipten yemek. * Çalmak. koparmak.

KAR'
Vurmak. Çakmak. Kapı çalmak. * Savt. Avâz. Ses. * Kabak. * Gülsuyu kabı. * Eti soyulmuş kemik.

KÂR
f. (Kelimeye bir ek olup, isimleri sıfat yapar) Eden, edici, yapan mânâlarına gelir ve li, lı, cı, ci gibi eklerin de karşılığıdır. İtaat-kâr, hilekâr, isyan-kâr, hamur-kâr, kanaatkâr...gibi.

KÂR
f. İş. Güç. Amel. Fiil. Temettü'. * Kazanç.

KAR' (KUR')
(C.: Ekrâ) Cem'etmek, toplamak. * Okumak, kıraat.

KARA
(C.: Ekrâ) Arka.

KARA
(C.: Ekrây-Karvât) Bahçe ve bostan içindeki su arkı. * Su ile karışmış süt.

KARA'
Deve yavrusunda çıkan beyaz bir sivilce ve kabarcık. * Baştaki saçların hastalıktan dökülmesi.

KARA'
(Kar'. C.) Su kabakları. * Gülsuyu kapları.

KARABASAN
t. Kâbus. Sıkıntılı ve korkunç rüya. * Bir kimsenin içine düştüğü pek sıkıntılı ruh durumu.

KARABE
Kırba. Büyük testi.

KARA'BELANE
Karnı büyük, yassı bir böcek.

KARABET
Soyca yakınlık. Hısımlık. Akrabalık.

KARABET-İ KALB
Kalb yakınlığı, gönül yakınlığı.

KARABET-İ NESEBİYYE
Aynı soydan gelmek suretiyle olan asli hısım ve akrabalık.

KARABET-İ SIHRİYYE
Kız alıp vermekle meydana gelen akrabalık, yakınlık, hısımlık.

KARABİN
(Kurban. C.) Kurbanlar. Allah için kesilen koyun, sığır ve deve gibi hayvanlar.

KARABORSA
Piyasadan çekilen eşyanın, yüksek fiatla satıldığı gizli pazar.

KARAFİ
(Şihâbüddin Ahmed El-Karafi) Maliki Mezhebi'nin büyük âlimlerindendir. Milâdi 1285 de vefat etmiştir.

KÂR-ÂGÂH
f. İşbilir, uyanık.

KÂR-ÂGÂHÎ
f. Uyanıklık, iş bilirlik.

KARAH
(C.: Akriha) Bina ve ağaç olmayan arazi.

KARAİB
(Karib. C.) Yakınlar, hısımlar. Akraba.

KARAİN
(Karine. C.) Karineler, ip uçları.

KARAKTER
yun. Huy. Mizac. Seciye. Bir şeyi benzerlerinden ayırdetmeğe yarayan temel hususiyet.

KARAMİL
Örülüp ucu sarkıtılan saç bağı.

KARAN
Mekke arzı.

KARANFUL (KARANFÜL)
Yaprağı, çiçeği ve kokusu güzel ve uzun olan budaklı bir nebat. Karanfil.

KARANİTIS
Kişiyi sersem eden dimağ dolgunluğu.

KARANTİNA
İtl. Bulaşıcı bir hastalığın yaygın olduğu bir ülkeden gelen kişileri, gemileri veya malları geçici olarak tecrit etme şeklinde alınan tedbir. * Hastahanede yatması gereken hastaların kayıt ve kabul işlerinin yapıldığı yer. * Bir bulaşıcı hastalığın yayılmasını önlemek üzere hasta olup olmadığı bilinmeyen insan ve hayvanlarla temasın menedilmesi.

KARAR
Değişmez hâle gelmek. * Sabit ve sakin olmak. * Ne az ne çok olan tam ölçü. Ölçülülük. * Gitmeyip kalmak. * Oturaklı yer. Sâkin olacak yer. * Anlaşılan ve sabit hâle gelen son karar sözü. * Mahkemece verilen son söz ve neticeye bağlama. * Dolanmak. * Ayakları kısa ve çirkin yüzlü bir cins koyun.

KARARDÂDE
f. Durgun hâle gelmiş. * İstikrar bulmuş. Kararlaşmış. Karar verilmiş.

KARARET
Kısa ayaklı ve çirkin yüzlü bir cins koyun. * Düz yuvarlak yer.

KARARGÂH
f. Karar verilen yer. Karar yeri. * Askerî birlikte kurmay heyetinin toplandığı yer. Merkez.

KARARGİR
f. Karara bağlanmış. Kararı verilmiş.

KARAR-I KAT'Î
Dâvâyı neticelendiren kesin karar.

KARAR-I SERİ
Acele karar, seri karar.

KARARİT
(Kırat. C.) Kuyumcu tartıları. Kıratlar.

KARARNAME
f. Bakanlar Kurulu'ndan çıkan resmî emirler. * Verilen karârı bildiren yazı.

KARARYAB
f. Karar bulan. * Bir yerde oturup dinlenen.

KARAŞİME
Maymunların gece çıkıp yattığı bir ağaç.

KÂR-AŞİNA
İş bilir. İşten anlar.

KARATİS
(Kırtâs. C.) Kâğıtlar, sahifeler. Kâğıt tabakaları.

KARAVANA
Bakırdan yayvan yemek kabı. * Kışla, okul, hastahane gibi müesseselerde tevzi edilecek yemeği içine koydukları kap. * İnce ve yassı elmas. * Atışta hedefe vuramama.

KARAVOL
f. Karakol.

KÂRAZMA
f. Görgülü, tecrübeli.

KÂR-ÂZMAYÎ
f. Görgülülük, iş bilirlik, tecrübeli oluş.

KÂR-AZMUDE
f. Görgülü, tecrübeli, görmüş geçirmiş.

KÂRBAN
f. Kervan.

KÂRBAN-SARAY
f. Kervansaray. Şehirlerde veya yol üzerlerinde kervanların ve yolcuların gecelemelerine mahsus büyük han.

KARBON
Lât. Basit olup kömürleşmiş hâlde bulunan bir temel unsur. Kömür. Billurlaşmış halde kömürleşmiş cisim.

KARBONİK
Fr. Bir karbonla, iki oksijenin birleşmesi ile meydana gelen gaz.

KARBUS
(C.: Karâbis) Eğerin ön ve arka kaşı. * Saç.

KÂRD
f. Bıçak.

KÂRDAN
f. İşten anlar, iş bilir.

KÂR-DANÎ
f. Uyanıklık, iş bilirlik.

KÂRDAR
f. İşi elinde tutan.

KÂR-DARAN
(Kârdar. C.) İşi elinde tutanlar, iş tutanlar.

KARDED
Kaba mekan. Düz arz.

KÂRDİDE
(C.: Kâr-didegân) f. Uyanık, tecrübeli, iş bilir, görgülü.

KARDİNAL
Fr. Katolik mezhebinde en büyük pâye.

KARE
(C.: Kâr-Kur) Dişi ayı. * Meşe. * Yüksek yer. * Kabile ismi.

KARE
Anasından gözsüz doğan. Kör olarak dünyaya gelen. * Koyun sürüsü.

KÂRE
Arka yükü.

KAREF
Hastalara yakın olmak.

_________________
Bir Sıkıntın Olduğu Zaman Rabbine Dönüp “Benim Büyük Bir Sıkıntım Var” Deme. Sıkıntına Dönüp “Benim Büyük Bir Rabbim Var” De..!


Twitter: http://twitter.com/AkrepPortal


Cmt 08 May, 2010 18:04
Profile bak WWW
Portal Yöneticisi
Portal Yöneticisi
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Sal 22 Şub, 2005 11:33
İleti: 15293
Yaş: 38

Yaşadığınız il: Bilinmeyen
Burcunuz: Akrep Burcu: 23 Ekim-21 Kasım
Cinsiyetiniz: Erkek
İleti 
KAREH
Kişinin gövdesi kirli olmak. Vücut kirliliği.

KAREM
Et arzu etmek. * Deniz içinde biten çınar ağacına benzer bir ağaç.

KAREN
(C.: Akrân) Ok mahfazası. * Kılıç. * Ok. * İki deveyi biribirine çattıkları ip. Başka deveye çatılmış deve. * Çatık kaşlı olmak. * "Yakınlık" mânâsına mastar. * Necid ahâlisinin mikâtı olan mevzi.

KARENBA
Ayakları uzun bir böcek.

KARF
Töhmet etmek, ayıplamak. * Ayıp isnad etmek. * Dibâgat olunmuş deriden yapılan dağarcık gibi bir kap.

KÂRFERMA
f. Amir, iş buyuran.

KÂRGÂH
f. Fabrika, iş yeri. Atölye.

KÂRGER
f. İş yapan, işleyen. * Etki yapan, tesir eden, nüfuzlu.

KÂRGİL
f. Kerpiçten yapılmış bina.

KÂRGİR
f. Taş veya harçla yapılmış olan. * İş tutan, iş yapan.

KARGÜZAR
f. Becerikli. İş yapabilen. Elinden iş gelen.

KARH
Yaralama. * Hasta olmak. * Bedende çıkan yara. * Su olmayan yerde kuyu kazmak. * Yanlış ve yalanla hakkı değiştirmek ve battal etmek.

KARHA
(C.: Kuruh) Yara, ceriha. Ülser.

KARHA-İ ÂKİLE
Tıb: Etrâfını yiyip, genişleyerek büyüyen yara.

KÂRHANE
f. İş yeri, iş yapılan yer. * Süt satılan yer. Süt fabrikası.

KARHEB
Yaşlı, ihtiyar. * Yaşlı öküz. * Çok kıllı keçi. * Ulu ve şerefli kişi.

KÂR-I AKIL
Aklın kabul edeceği iş. Akıllıca iş.

KÂR-I KADİM
Eski zaman işi.

KA'R-I NÂ-YÂB
Dibi bulunmayacak derecede derin olan.

KÂR-I REVÂ
İşe yarar, kullanılabilir.

KARIK
Düz yer.

KARIS
Ekşi yoğurt.

KARISA
(C. Kavâris) İncitici söz.

KARİ
(A, uzun okunur) Köyde sâkin olan, köylü.

KARİ'
(Kari'e) (A, uzun okunur) Okuyucu. Okuyan. * Âbid ve zâhid olan. * Kur'anı tecvide göre okuyan.

KARİ'
Ulu kişi, seyyid.

KARİA
(A, uzun okunur) Ansızın gelen belâ. Kıyâmet. * Belâ ve musibetten hıfz-ı İlâhiye dâir okunan dua ve âyetler. * Peygamberimiz'in (A.S.M.) düşman üzerine saldığı asker grubu. * Pek şiddetli rüzgâr.

KARİA SURESİ
Kur'an-ı Kerim' in 101. Suresidir ve Mekkîdir.

KARİAT
(Karie. C.) Okuyan kadınlar. Kıraat eden kadınlar.

KARİB
Çok yakın. Yerce ve mekânca uzak olmayan. * Yakın hısım.

KARİB (KAREB)
(C.: Kavarib-Ekrub) Gemi sandalı.

KÂRİBAN
f. Kervan.

KARİBEN
Bir zaman sonra, yakın vakitte. Çok zaman geçmeden. * Sülâlece ve soyca yakın olan.

KARİB-ÜL AHD
Yakın zamanda.

KARİE
(C.: Kariât) Okuyan kadın. Kırâat eden kadın.

KARİH
(C: Kuruh-Kavârih) Kesbedici, kazanan. * Dişleri tam olan davar.

KARİH
Yaralı, cerihalı. * Çıbanlı.

KARİHA
Fikir kabiliyeti. Zihin kudreti. Düşünme istidadı. * Akıldan hâsıl olan fikirler. Her şeyin evveli. * Kuyudan çıkarılan ilk su.

KARİHA-ZÂD
f. Karihadan doğan, karihadan meydana gelen.

KARİKATÜR
Bir insanın veya bir şeyin gülünç bir tarzda yapılan resmi. * Kaba, âdi ve mizahi resim.

KARİN
Yakın. Hısım. Akraba. * Arkadaş. Yaşı aynı olan arkadaş. Refik. Komşu. * Bir şeyi elde eden, nâil olan. * Pâdişahın daimi surette yakınında bulunan. Mâbeynci.

KARİN
Kılıcı ve oku olan. * Hacla umreyi birlikte yapan.

KARİNE
Bilinmeyen bir şeyin anlaşılmasına yarayan ip ucu. Anlaşılması zor olan hususun hak ve hakikatına dâir cüz'i delil olan şey. İşaret.

KARİNE-İ MÂNİA
(Bak: Karine-i mecaz)

KARİNE-İ MECAZ
Mecaza ait işaret. Kelimenin mecaz olmasını gerektiren, hakiki mânasında alınmasına mâni olan kayıt. Buna Karine-i mânia da denir.

KARİNE-İ TAAYYÜN
Belli edici ve tâyine yardım eden iz, işâret, delil.

KARİN-İ EVVEL
Baş mâbeynci.

KARİR
Mesrur, sevinmiş, memnun. Beşâret ve müjde sebebi ile parlayan göz.

KARİR-ÜL AYN
Memnun, mesrur, gözü aydın.

KARİS
Donmuş, câmid. * Pıhtı. Sirke ile pişmiş balık.

KARİYE
(C: Kavâri) Uzun burunlu, kısa ayaklı, arkası yeşil bir kuş. * Süngü demirinin keskin yeri. * Kılıcın ve ona benzer şeylerin keskin yeri.

KARİYER
Fr. Bir insanın kendisini hasretmiş olduğu meslek. * Bir meslekte alınan merhalelerin bütünü.

KARK
Tavuk gıdaklaması.

KARKAF
şarap, hamr.

KARKAL
(C: Karâkıl) Kadın gömleği. * Yeleksiz elbise.

KARKAR
(C: Karâkır) Düz açık yer.

KARKAR
Kilim veya halı ucu. * Hışımla gürleyerek çağır demek.

KARKARA
Karın gurultusu. * Kumru kuşunun ötmesi. * Kahkaha ile gülmek. * Su içerken bardağın guruldayıp ötmesi.

KARKİSYUN (KARKİSYA)
Kebâbe dedikleri devâ.

KARLAYL
(Thomas Carlyle) (Hi: 1210-1298) İskoçya'da doğmuş, Londra'da ölmüştür. İskoç tarihçisi ve filozofudur. Babası dindar bir duvarcı ustası idi, oğlunu papaz yapmak istiyordu. Onun dinî şüpheleri papaz olmasına mâni oldu. Yedi sene manevî mücahededen sonra imanî mes'elelerde istikrar elde edebilmiştir.Carlyle (Karlayl) şöyle diyor:Kur'anı bir kere dikkatle okursanız, Onun hususiyetlerini izhara başladığını görürsünüz. Kur'anın güzelliği, diğer bütün edebî eserlerin güzelliklerinden kabil-i temyizdir. Kur'anın başlıca hususiyetlerinden biri, Onun asliyetidir. Benim fikir ve kanaatıma göre Kur'an, serapa samimiyet ve hakkaniyetle doludur. Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) cihana tebliğ ettiği davet, hak ve hakikattır.(Karlayl)

KARM
(C.: Kurum) Değerli insan. Kıymetli insan.

KARMELE
Yapraksız küçük ağaç.

KARMEŞE
Cem'etmek, toplamak.

KARN
Zaman, devre. * Bir insanın ortalama ömrü olan altmış sene. * Yüz yıllık zaman. Asır. * Boynuz. Hayvanda başın boynuz yerleri, boynuz yerinden sarkan saç.(Karn, iki mânaya gelir. Birisi, zamandan bir müddete mukterin olan ümmet, bir zaman ahalisi olan hey'et-i içtimaiye ki, "hayrul kuruni karni" hadis-i şerifi bu mânayadır. Bunda sivrilmek veya mukarenet etmek manası vardır. Bu mukarenet veya efradın yekdiğerine mukareneti veya bir peygamber, bir âlim, bir reis gibi büyük bir şahsiyete mukareneti mülâhaza olunur.Diğeri de müddet-i zamanın kendisine denir ki, asır gibi ekseriyetle yüz sene takdir edilmiştir.) (E.T.)

KARNABİT
Karnıbahar.

KÂRNAME
f. Usta çıkacak kişilerin ustalıklarını göstermek için yaptıkları iş örneği.

KÂRNEDAŞTE
f. İş bilmez, acemi, işten anlamaz.

KARNESA
Doğan kuşunun, avının ardına düşmesi.

KARNEYN
İki boynuz.

KARN-I EVVEL
Hicretin birinci asrı.

KARN-I ZABY
Geyiğin başındaki çatal boynuz.

KÂR-NÜMA
f. Menfaat gösteren. * Usta çıkacak olan çırakların, ustalıklarını göstermek için yaptıkları örneklik iş.

KÂRPERDAZ
f. İş düzenliyen. * Konsolos, şehbender.

KÂRPERVERD
f. Becerikli, iş yapan, elinden bir iş gelen.

KARR
Durma. * Karar verme. * Su dökmek. * Kulağına söylemek. * Mahfe.

KARRA
Bir kimsenin kulağına söylemek. * Soğuk su dökmek.

KARRA'
Ağaçkakan kuşu.

KARRA'
(C.: Karrâun) Güzel okuyan.

KARRAUN
(Karrâ. C.) Güzel okuyanlar.

KARRE
Soğukluk, soğuk.

KARS
İki parmağıyla çimdiklemek. * Karıncanın ısırması.

KARS
Küçük ibrik.

KARS
Şiddetli soğuk.

KARSA'
Deve kuşunun erkeği.

KARSA (KARİSÂ)
Bir hurma cinsi.

KARSAA
Buruşup büzülmek. * Yazıyı sık yazmak.

KÂRSAZ
f. Becerikli, elinden iş gelen.

KARSEL
Kısa boylu adam. (Müe: Karsele)

KARŞ
Kesbetmek, kazanmak. * Toplamak, cem'etmek.

KARŞAME
Atmaca kuşu.

KÂRŞİNAS
f. İşten anlar, iş bilir.

KART
Tazeliği geçmiş, katılaşmış. * Gençliği geçmiş, geçkin, yaşça büyük.

KARTA'
Gözünün birisine sürme çekip diğerini unutan ve gömleğini ters giyen budala kadın.

KARTABAN
Karısı ile nâmahrem kimseyi gördüğü hâlde aldırış etmeyen.

KARTABUS
Zahmet, meşakkat.

KARTAK
(C: Karâtit) Kadife. * Terlik. * Etekli kaftan.

KARTALE
Eşek yükünün dengi.

KAR'-UL ASÂ
Doktorun, hastanın bedenine vurup muâyene etmesi. * Mc: Hatayı hatırlatmak için işaret vermek ve ikaz etmek.

KARUN
İki şeyi bir araya getiren. * Tez terleyen hayvan. * Arka ayaklarının tırnağı ön ayağının tırnağı yerine vâki olan hayvan. *İleride olan memeleri geride olan memelerine pek yakın olan dişi deve.

KARUN
(A, uzun okunur) Peygamber Musâ (A.S.) devrinde yaşamış, malı ile mağrur olarak haddini aşmış ve Cenab-ı Hakkın zekât emrini dinlemediğinden Musa'nın (A.S.) duâsından sonra malı ile birlikte yere batmış olan dünya zengini. Cenab-ı Hakkın lütuf ve ihsanını kendine mâlederek nankörlük ve enaniyetinden dolayı bu fena sıfatı ile meşhur olmuştur.

KARUR
Duş yapılacak soğuk su.

KARURE
(C.: Kavârir) Göz bebeği. Gözün siyah kısmı. * Şişe.

KAR'UŞ
İki hörgüçlü deve. * Arslan eniği.

KARV
Ağaç kadeh. * Köpek yalağı. * Hurma ağacının kökü. * Uzun havuz. * Hayanın derisi inip büyümek. * Kast. * Etraflıca araştırmak, tetebbu. * Bir kimsenin mesleğine girmek, onun yoluna süluk etmek.

KARVA
Uzun hörgüçlü deve.

KARVAH
Uzun ağaç. * Uzun deve.

KÂRVAN
f. (Bak: Kervan)

KARYA
Eski çağlarda Bursa ve Balıkesir bölgesinin adı.

KARYE
Köy. Nâhiyeden küçük olan, insanlarla meskun yer.

KARYETEYN
Mekke ile Taif şehirleri.

KARYET-ÜL ENSÂR
Medine-i Münevvere şehri.

KARYET-ÜN NAHL
Kovan. Arı yuvası.

KARZ
Borç, ödünç. Kesmek, kat'etmek. * şiir söylemek.

KARZ
Selem ağacının yaprağı.

KÂR-ZÂR
(Kâr ü zâr) f. Kavga, cenk, savaş, harp, muharebe.

KÂR-ZÂRGÂH
f. Savaş meydanı. Harp alanı. Muharebe sahası.

KARZEN
Borç, ödünç olarak.

KARZ-I HASEN
Sadece Allah rızâsı için verilen ödünç. Faizsiz verilen borç.

KA'S
Çirkin kokulu toprak.

KA'S
(C: Kiâs) Parmak kemiği.

KA'S
Ölüm, mevt.

KAS'
Bir şeye el ayası ile vurmak. * Gidermek. * Tahkir etmek, küçümsemek.

KASA
Kabalık. * Şiddet. * Katılık.

KA'SA
Devamlı olarak yerinde sabit olan kadın. * Arkası içerisine girdiğinden arkasını yere koyamayan kadın.

KAS'A
(C.: Kısâ') Çanak, kâse. * Yemek kabı.

KASAB
Saz, kamış. * Parmak kemikleri. * Nefes borusu, bronş. * İnce keten bezi.

KASABA
(C.: Kasabât) Akciğerdeki nefes borularından herbiri. Bronş. * Küçük şehir. Çarşısı olan büyük köy. * Ahalisi beş-on bin raddelerinde olan mâmure.

KASABAT
(Kasaba. C.) Bronşlar. * Kasabalar.

KASABE
Kötü hurma.

KASAB-I MISRÎ
Mısırda dokunmuş keten bezi.

KASAB-ÜL ENF
Burun kemiği.

KASAB-ÜL FÂRİS
Kalem kamışı.

KASAB-ÜL HABİB
Şeker kamışı.

KASAH
Sırtlan.

KASAİD
(Kaside. C.) Kasideler.

KASAL
Buğday içinde olan siyah taneler.

KAS'A-LİS
Dalkavuk. Çanak yalayıcı.

KASAM
Şiddetli sıcaklık. * Güzellik.

KASAME
(Kasem. den) Katili bilinmeyen kimsenin bulunduğu, şüphelenildiği mıntıka halkından elli kişiye yemin ettirme.

KASA'NİNE
Katı olmak. * Büyük olmak.

KASAR
Üşenme, tembellik etme. * Güç ve kuvvetin son sınırı. * Boğazı tutup nefes aldırmayan bir zahmet.

KASARA
(C: Kasr-Kasarât) Boyun kökü. * Yoğun ağaç. * Gemilerin baş ve arka taraflarında güverteden daha yüksek yapılan güverte.

KASARET
Kısalık. Kısa olma.

KASAS
Haber vermek. Hikâye etmek, anlatmak. * Tetebbu' etmek. * Tıb: Göğüs kemiği. Göğüs ortası.

KASAS
Arslan.

KASAS SURESİ
Kur'an-ı Kerim'in 28. Suresidir. Mekkîdir. (Kısas da denir.)

KASAT
Davarın arka ayaklarının dik ve doğru olması.

KÂSAT
(Ke's. C.) Kadehler, ke'sler.

KASATURA
Askerlerin, bellerine bağlayıp taşıdıkları ve süngü gibi kullandıkları düz ve kısa kılıç.

KASAVET
Kalb katılığı, gaflet. * Kaygı, tasa, üzüntü, keder. (Bak: Kasvet)

KASAVİSE
(Kıssis. C.) Papazlar, ruhbânlar, keşişler.

KASB
Kat'etmek, kesmek.

KASB
Ağızda tez dağılan ve çekirdeği katı olan kuru hurma. * Sağlam, sert.

KASBA
Kamış. Kamışlık.

KASD
Bir işi bile bile yapmak. * İsteyerek. Niyet ederek. * Niyet. Tasavvur. * İstikamet. Yolu doğru olmak.

KASDEN
Bile bile, isteyerek.

KASDÎ
İstiyerek, kastederek, niyetle ve bile bile yapılan.

KÂSE
f. Tas veya çanak. Kâse gibi olan çukurluk. * Başı kaplayan ve başın üstündeki kemik.

KA'SEB
Büyük karınlı, kalın.

KÂSE-BEND
f. Çatlamış, kırılmış. * Kâse gibi şeyleri tamir eden kimse.

KASED
şahyar dedikleri nesne.

KÂSE-GER
f. Kâseci, kâse yapan.

KÂSEHA
(Kâse. C.) Kâseler.

KÂSE-İ ÇEŞM
Göz çukuru.

KÂSE-İ FAĞFUR
f. Çin porseleni. Çin porseleninden yapılan kâse.

KÂSE-İ SER
Kafatası.

KA'SELE
Yürürken bir ayağını yere sürüyüp tozutmak.

KÂSE-LİS
(Kâselis) f. Çanak yalayıcı. Çok yiyen, obur. Hırslı. * Dalkavukluk. Alçak huylu kimse. * Dilenci.

KÂSE-LİSAN
(Kâselis. C.) Dalkavuklar, çanak yalayıcılar.

KASEM
Yemin. Ahdetme.

KASEMÂT
Ahdler, yeminler.

KASEMÂT-I KUR'ANİYE
Kur'andaki ahitler, yeminler.

KA'SERE (KA'SERÂ)
Yoğun, sağlam, kalın, katı.

KASES
Hidayet edici delil.

KASF
Kırmak. * Oyun, eğlence. * Devenin diş gıcırdatması.

KASFE
(C.: Kasf-Kasefât) Deve sesi. * Merdiven ayağı. * Bir parça kum yığını.

KASH
Kuruluk, katılık.

KASHAB
Kalın, yoğun, büyük.

KASI'A
Yaban fâresinin ini. Yuvası ve bu yuvadaki iki deliğinden âşikâr olanıdır. Diğeri gizlidir. (Bak: Nâfıka)

KASIB
Düdük çalan.

KASID
Kasd eden, niyet eden, isteyen.

KASIF
Kasırga. Rastladığı şeyi kıran şiddetli rüzgâr. * Şiddetle seslenen. Çok gürleyen.

KASIF
Deve avazı. * Ağacın ince ve kuru olması. * Kırılması kolay olan şey.

KASIK
t. Karnın alt tarafı.

KASIM
(A, uzun okunur) Kırıcı, ezici, ufaltan.

KASIM
(A, uzun okunur) Taksim eden, ayıran, bölen.

KASIR
(A, uzun okunur) Kısa, eksik. * Kusur işleyen. Kusurlu.

KASIR
(A, uzun okunur) Zorla işleten, yaptıran.

KASIRANE
Âcizane, beceriksizcesine.

KASIRAT-ÜT TARF
Kocasından başkasına aslâ bakmayan. (Cennet kadınlarının bir vasfı) Huriler.

KASIRGA
Çevrintili rüzgâr. Tozu ve toprağı birbirine katarak, ağaçları sökerek bir an esip kesilen rüzgâr.

KASIR-UL AKL
Düşüncesi noksan, kısa akıllı.

KASIR-ÜL BASAR
Görüşü kısa. * Kısa görüşlü, dar düşünceli.

KASIR-ÜL FEHM
Anlayışı noksan, kısa anlayışlı. Anlayışsız.

KASIR-ÜL YED
Eli kısa. Âciz, işten anlamaz, beceriksiz.

KASITÎN
(A, uzun okunur) Zulmeden ve haktan sapanlar. * Haklı olanlar. * Kısımlara bölenler.

KASİ'
Yaramaz huylu, yaşlı ve boyu kısa olan kimse.

KASÎ
(Kasiye) Duygusuz. Katı, hissiz, taş gibi katı.

KASİB
(C.: Kasâyib) Kadınların yüzleri üstüne bıraktıkları kıvırcık saç. Kâkül.

KÂSİB
Kazanç sahibi. Kazanmak için çalışan. Kesbeden. Marifet için çalışan.

KASİD
(C.: Kasidân) (Kasd. dan) Tasarlıyan, kasdeden. * Haberci, postacı.

KASİD
Kaside.

KÂSİD
Kesat olan, eksik olan, verimsiz olan.

KASİDE
(C.: Kasâid) Onbeş beyitten az olmamak üzere, her beyit kafiyeli olarak, büyük kimseleri veya herhangi bir şeyi medh ü senâ eden, öven manzume şekli. Büyük zatları ve daha çok Cenâb-ı Hakk'ı veya Peygamberi (A.S.M.) medheden manzume.

KASİDE-GÛ
f. Kaside yazan, kaside söyliyen.

KASİDE-İ BÜRDE
Hazret-i Peygamber (A.S.M.) önünde meşhur Arab Şâiri Ka'b bin Züheyr'in okuduğu kasidenin adı olup, bu kasideyi Peygamber Aleyhissalâtü vesselâm beğenmiş, mükâfat ve iltifat eseri olarak da kendi hırkasını ona giydirdiğinden bu isimle meşhur olmuştur.

KASİDE-İ ERCUZE
(Ürcuze) Hz. İmam-ı Ali (R.A.) tarafından bahr-ı recez vezni üzere yazılan ve istikbalden haber veren meşhur kasidenin adı.(Mecmuat-ül Ahzab'ın 582. sahifesinden 597. sahifesine kadar o Ercuzedir. O Ercuzenin mevzuu ve içindeki maksad-ı aslî; İsmi A'zamı tazammun eden altı ismin ehemmiyetini beyan etmek, hem o münâsebetle istikbaldeki bir kısım umur-u gaybiyeye ve te'sis-i İslâmiyette bir kısım mücâhedâtını işâret etmektir. Evet, Hz. İmâm Üstâdı olan Habibullah'dan (A.S.M.) aldığı dersin bir kısmını işarî bir surette zikrediyor... L.)

KASİDE-PERDAZ
f. Kaside yazan, kaside düzenliyen.

KASİDE-SERÂ
f. Kaside söyliyen, kaside yazan.

KASÎF
Kuru ince ağaç. * Gök gürültüsü. * Deniz sesi, dalga sesi.

KASÎL
Hayvanlara vermek için vaktinden evvel biçilen yeşil ot. * Kesilmiş nesne.

KASÎM
Güzel kimse. * Taksim eden, bölen.

KASÎME
(C.: Kasim) Dikenden başka ot bitmeyen kumlu yer.

KASÎR
(Kasr. dan) Kısa, boynuz, ufak boylu.

KÂSİR
Çok olan, kesir, bol olan.

KÂSİR
(Kesr. den) Kıran, kırıcı. * Tavşancıl kuşu.

KASİRE
Evinde hapsedilip dışarı çıkartılmayan kadın.

KASÎR-ÜL AKL
Aklı kısa, aklı ermez.

KASÎR-ÜL BÂ'
Kısa boylu, beceriksiz, zavallı.

KASÎR-ÜL BASAR
Dar görüşlü, basireti kısa. * Miyop.

KÂSİR-ÜL ESNAM
Putları kıran. (Hz. İbrahim'in A.S. lâkabıdır)

KASÎR-ÜL HİMME
Himmeti az veya kısa olan.

KASÎR-ÜL KAME
Kısa boylu. Boyu kısa olan.

KASİS
Fr. Bir yolu, bir tarafından diğer tarafına kadar kesen su arkı.

KASİSA
(C.: Kasis) Devecilerin, azıklarını ve elbiselerini yüklettikleri deve. * Bir ot.

KASİYY
Uzak, baid. Irak.

KASİYY (KISİYY)
Soğuk gece. * Kas adı verilen mahâlde yapılan ibrişimli bir elbise.

KASKAS
Açlık. * Sür'at yapan, hızla giden. * Yol gösterici. * Devenin yediği bir ot.

KASKASE
Yol göstermek. * Köpeği "kuçu kuçu" diye çağırmak.

KASKASE
Çok karanlık gece. * Asâ, sopa, baston.

KASL
Kesmek.

KASM
Bölmek. * Ayırmak. * Bahsetmek. * Kesmek.

KASM
Kapa kapa yemek, bütün bütün yutmak. * Kesmek. * Cem'etmek, toplamak. * İ'tâ etmek, vermek.

KASMA
Ufak boynuzlu dişi koyun.

KASME
Merdiven ayağı.

KASME
Yüz, çehre, vech.

KASMEL
Arslan, esed.

KASR
Köşk. Yüksek ve ferah bina. Taştan veya kârgir küçük saray.

KASR
Kısa olmak. Kısa kesmek. * Birisini bir hususa, bir işe tahsis etmek. * Bir işte tembellik etmek. * Akşamlamak. * Hapseylemek. * Yekpâre taş. * Beyazlatmak. * Gevşetmek. * Noksanlaştırmak.

KASR
Men'etmek. * Zorla bir şeyi yaptırmak. * Galip olmak.

KASR-I CENNET
Cennet köşkü.

KASR-I MÜŞEYYED
Tahkim edilmiş, sağlam yapılmış büyük bina. Büyük apartman.

KASR-I SALÂT
Seferde olan bir kimsenin, dört rekâtlı farz namazları ikişer rekât kılması. Namazı kısaltmak.

KASR-I YED
El çekmek, ferâgat etme, vazgeçme.

KASRÎ
Zorla, cebren.

KASRİYYET
Zorlama hâli.

KASR-ÜL KELÂM
Sözü az etmek. Kısa konuşmak.

KASS
Cem'etmek, toplamak, biriktirmek.

KASS
Göğüs. * Saç kesmek. * Kırkmak. * Koyundan kırkılmış yün.

KASS
Talep etmek, istemek. * Nemime, söz götürmek, lâf taşımak.

KASSA
Kireç.

KASSAB
Düdükçü. * Kesici. * Parçalayıcı.

KASSABİYYE
Hayvan kesme ücreti, kasaplık ücreti.

KASSAM
Huk: Vârisler arasında miras malını taksim eden ve küçüklerin hakkını koruyan şeriat memuru. * Taksim eden.

KASSAM
Hayrı çok olan kimse. * Yorulmuş, kendini bırakmış, mahzun kişi. * Büyük hurma salkımı. * Büyük et parçası.

KASSAR
Leke çıkaran. * Çırpıcı, yıkayıcı.

KASSÎ
Göğüsle alâkalı. Sadrî.

KAST
f. Noksan, eksik, kusur.

KASTA'
Ayaklarının siniri büzülüp kurumuş olan deve.

KASTAL
şeker tozu.

KASTAL
Cenk ederken olan toz, dövüşürken çıkan toz.

KASTALANÎ
(Hi: 851-923) (İmam-ı Ahmed İbn-i Muhammed) Büyük Şafiî âlimlerindendir. Çok eser yazmıştır. En meşhur eseri Mevahib-ül Ledüniyye'dir. Mısır'da vefat etmiştir.

KASTALANÎ
Ok atmak. * Şafak kızıllığı.

KASTAR
(C.: Kasâtıra) Hâzık, basiretli, mahâretli kimse. * Paranın sahtesini seçip çıkaran kimse.

KÂSTAR
f. Yalancı, hilekâr.

KÂSTE
f. Eksik, noksan, eksilmiş, azalmış.KASUB : Mestler.KASUS : Yalnız otlayan deve.KASV : Deve kulağının kenarı.

KASVA
Kulağının dörtte biri kesik olan koyun veya deve.

KASVERE
Yaşça büyük olmak. * şecaatli, kuvvetli. * Aslan. * Bir nebat ismi.

KASVET
Katılık. * Sıkıntı. İç sıkıntısı. * Kalb katılığı. (Bak: Kasavet)

KASVET-BAHŞ
f. Kasvet ve sıkıntı veren.

KASVET-EFZA
f. Kasvet ve iç sıkıntısı veren.

KASVET-ENGİZ
f. Kasvet ve iç sıkıntısı veren.

KASVET-NÂK
f. İç sıkan, sıkıntı veren.

KA'Ş
(C.: Kuuş) Ağacın başını çekip eğmek. * Cem etmek, toplamak. * Kadınların bindiği merkep.

KAŞ'
(Kış') Şaşkın ve ahmak adam. Zayıf adam. * Açmak. * Gidermek. Dağıtmak. * Kuru deri. Deriden olan çadır. * Hamam pisliği. * Deriden yapılmış döşek. * Balgam.

KÂŞ
f. Çok istek, arzu, özleme.

KAŞAĞI
Hayvanları kaşıyıp tozlarını düşürmeğe mahsus âlet. * İhtiyar kimselerin, sırtlarını kaşımak için kullandıkları, ağaçtan uzun saplı ve bir ucundaki levhası dişli bir âlet.

KÂŞÂNE
f. Büyük, süslü ve gösterişli ev. Saray. Kışlık, rahat ve mükemmel ev, oda.

KÂŞÂNE-İ MÜRGÂN
Kuş yuvası.

KAŞ'ARİRE
Ürpermek, titremek.

KAŞB
Karıştırmak. * Zehir içirmek. * Yaramazlıkla hatırlamak. * İncitmek.

KAŞBE
Hasis kişi. * Maymunun dişisi.

KAŞE
Mühür, imza. * Bir nevi kumaş.

KAŞEM
Yetişmeden yenen beyaz hurma koruğu.

KAŞER
Çok fazla kırmızılık. Ziyâde kızıllık.

KAŞİ'
Kararı ve sebâtı olmayan kişi. * Dağılmış, müteferrik.

KAŞÎ
f. İran'ın Kâş şehrinde yapılan bir çeşit çini.

KAŞİB
(C.: Kuşbâ) Yeni veya eski.

KÂŞİF
Keşfedici. Keşfeden. Gizli bir şeyi meydana çıkarıp, izah eden. Açıklayan. * Mısır'da nâhiye veya kaza idarecilerine verilen ad.

KÂŞİGER
f. Çinici, çini yapan san'atkâr.

KÂŞİH
Düşmanlığını gizleyip izhar etmeyen. * Dağılıp uzaklaşan kimse.

KAŞİRE
Derisi yarılmış olan baş yarığı. * Yerin yüzünü kazıp götürmüş olan yağmur.

KAŞKAŞA
Bir şeyin kabuğunu soymak. * Hasta iyi olmak. * Halâs etmek, kurtarmak. * Uyandırmak.

KAŞKİ
f. "Keşke, ne olurdu" gibi, özleme veya pişmanlık ifade eder.

KAŞM
Yemek. * Açlık. * Cem'etmek, toplamak.

KAŞMEŞ
Kuş üzümü.

KAŞR
Bir şeyin kabuğunu soyma.

KAŞŞ
Yaranın iyileşmesi. * Hasta iyi olmak. * Evmek.

KAŞT
Deri yüzmek. * Açmak. * Koparmak.

KAŞUR
(C.: Kaşurât) Yarış atlarının en sonra geleni.

KAŞV
Kabuğu soyulmuş olan.

KAŞVAN
Zayıf erkek.

KA'T
Kısa boylu kimse.

KAT'
Kesme, ayırma. * Geçme. Yol almak. Yüzerek geçmek. * Delil ve bürhan ile ilzam etmek. * Edb: Sözün te'sirini arttırmak ve dinleyenin anlayışına bırakmak için söz bitmeden kesivermek."İmtihan geliyor. Çalışın, yoksa..."Görmüyor gittiği yanlış yolu zannım çoğunuz Size rehberlik eden haydudu artık koğunuz.Bunu benden duyunuz, ben ki, evet Arnavud'um!..Başka bir şey diyemem... İşte perişan yurdum!...Mehmed Akif

KAT'A
Aslâ, hiçbir zaman.

KATADE
(C.: Kutad) Dikenli ot. Mugaylan dikeni.

KATAİF
(Katife. C.) Saçaklı, tüylü havlular; ehramlar. * Kadayıf tatlısı.

KATALOG
Fr. Kitaplık halinde, yahut neşriyata tabi bulunan bir şeye ait etraflı geniş liste, eşya listesi.

KATAM
Cimâ arzulamak. * Et arzulamak.

KATAM
Toz, gubar.

KATAN
Kuşların kuyruğu dibi. * Dağ ismi.

KAT'AN
Hiçbir zaman, aslâ, katiyyen.

KATANE
Az yemeklik.

KATAR
Birbiri arkasına dizilmiş hayvan sürüsü. * Bir lokomotifin sürüklediği vagonların tamamı. Tren.

KATAR
Arabistan yarımadasında müstakil bir devlettir. İstiklâlini 1/1/1971 de ilân etmiştir. Hükümet merkezi Doha şehridir. Üç yanı denizle çevrilidir. Halkı müslümandır. Resmi lisanı Arapçadır.

KATARAT
(Katre. C.) Katreler, su damlaları.

KATARAT-I BÂRÂN
Yağmur damlaları. Yağmur katreleri.

KATARAT-I SEMİNE
Kıymetli damlalar.

KATARAT-I ŞADÎ
Sevinç damlaları. Sevinçten dolayı akan gözyaşları.

KATARAT-I UYUN
Göz yaşları.

KATARE
Kuyudan veya başka bir yerden damlayan su.

KATAT
Kısa, kıvırcık saç.

KATB
(Katub) Daim çatık çehreli, ekşi yüz. * Bir kimseyi darıltmak, gücendirmek. * Birikmek, biriktirmek, doldurmak. * Dolu çuval taşımak, götürmek için hazırlamak. * Arslan.

KATEA
(C.: Kutâ) Güve. *Ağaç kurdu.

KATEB
(C.: Aktâb) Deve palanı.

KATED
(C.: Aktâd-Kutud) Semer ağacı.

KATEDRAL
Piskoposluk kilisesi. Bir şehrin büyük kilisesi.

KATEGORİ
Aralarında herhangi bir bakımdan alâka veya benzerlik bulunan şeylerin hepsi. * Zümre, grup.

KATEL
Nefs. Cismin bakiyyesi.

KATELE
(Katil. C.) Katiller. İnsan öldürmüş kimseler.

KATER
(Katre. C.) Katreler, damlalar.

KATERE
Bir şey üzerine çökmüş toz. * İs gibi bir karanlık. * Toz. * Kebap yapmak. * Pişmiş şeyin kokması.

KATF
Atın veya diğer davarın adımını geç atması. * Tırmalamak. * Üzüm kesmek. * Ağaçtan meyve devşirme. * Devşirme mevsimi.

KATI'
(Kat'. dan) Kesen, Kat' eden. Durduran, mâni olan. * Keskin ve iyi bileylenmiş kılıç.

KAT'-I ALÂKA
Alâkayı kesme.

KAT'-I DA'VÂ
Dâvâyı halletme.

KAT'-I HAYÂT
Hayatın kesilmesi. Ölüm, mevt.

KAT'-I MERÂHİL
Merhaleleri, durak yerlerini geçme. Yol alma, ilerleme.

KAT'-I MERATİB
Mertebeleri aşıp geçme.

KAT'-I MÜNÂSEBET
Münasebeti ve ahbaplığı kesme.

KAT'-I NAZAR
Bakmamak. İtibar etmemek. * Alâkayı kesmek.

KAT'-I TARİK
Yol kesicilik.

KATI'A
Kesen, kesici.

KATIBE
(A, uzun okunur) Hepsi, tamamı. Cümleten. * Bütün hâllerde.

KATIBETEN
Tamamıyla, bütünüyle, cümleten, hepsi. * Hiçbir zaman, aslâ.

KATIN
(C.: Kuttân) Oturan, yerli. Ev halkı.

KATI-UT TARİK
Yol kesen, eşkiya.

KATİ'
(C.: Ekâti-Aktâ-Kutân) Kamçı. * Deve ve koyun sürüleri.

KAT'Î
Mutlak. şüphesiz. Tereddütsüz.

KAT'Î DELALET
şüphesiz, kat'i delil.

KATİA
(C.: Katâi') Kesme, kat etme. * Kırılma. * Alâkayı kesme. Ahbaplığı kesme. * Vergi. * Arazi.

KÂTİB
Yazan, yazıcı, kitâbet eden. Usta yazıcı.

KÂTİBANE
Kitâbet kaidesine göre, kâtipcesine.

KÂTİB-İ ADL
Noter.

KÂTİB-İ EZELÎ
Her şeyin hayatının mukadderatını ezelden bilip yazan Cenab-ı Hak (C.C.)

KÂTİB-İ HUSUSÎ
Büyük bir kimsenin kullandığı özel kâtip, hususi kâtib.

KÂTİB-İ SIRR
Gizli şeyler yazdırılan kâtip, sır kâtibi.

KÂTİB-İ VAHY
Kur'an-ı Kerim âyetlerini yazan. Vahy kâtibi.

KATİFE
(C.: Katâif) Kadife.

KATİL
(A, uzun okunur) Öldüren. İnsanın ölümüne sebep olan insan.

KATİL
Öldürülmüş, vurulmuş. Maktul.

KATİLE
Su silmede kullanılan bez parçası.

KATİL-İ MA'FUV
Can ve ırzını korumak için, tecavüze kalkanı öldüren kimse.

KATİL-İ MÜTEAMMİD
Her ne sebeple olursa olsun, birini öldürmeyi evvelce zihninde tasavvur ederek öldüren kimse.

KATİM
Toz çokluğundan karanlık olan.

KÂTİM
(Ketm. den) Ketmeden, saklıyan, tutan. Sır saklayan.

KÂTİM-İ ESRAR
Sır saklıyan.

KATİN
Kene. * Az yiyen kimse. * Testi.

KATİR
İhtiyarlık, saç ağarmak. * Perçin yapılan çivi uçları.

KAT'İYYEN
Kat'i ve kesin olarak. * Aslâ, hiçbir zaman.

KAT'İYYET
Kesinlik, kat'ilik.

KAT'İYY-ÜD DELALE
Bir ibârenin ifâde ettiği mânaya veya hükme delâletinin kat'i ve şeksiz olması. Delilin kat'i, şüphesiz oluşu.

KAT'İYY-ÜL METİN
Metnin, ibârenin kat'i ve şüphesiz oluşu. (Ayet gibi)

KATL
(C.: Mekâtıl) Kesmek.

KATL
Öldürmek.

KATLÂ
(Katîl. C.) Öldürülmüş kimseler.

KATLGÂH
f. Öldürme yeri. Cinayet mahalli.

KATL-İ ÂM
Bir yerde çoklarının öldürülmesi. Herkesi kılıçtan geçirme. Toptan imha.

KATL-İ AMD
Huk: Kasden ve bile bile öldürme.

KATL-İ NEFS
İntihar. Kendi kendini öldürme.

KATL-İ NÜFUS
Adam öldürme.

KATM
Kesmek. Isırmak. * Tatmak, zevk. * Devenin kükremesi.

KATMER
t. Bir şeyin kat kat olması. * Çok yapraklı oluşu. (Gülün, çiçeğin, böreğin, elbisenin kat kat olduğu gibi.)

KATNE
Kırkbayır. * Boş.

KATOLİK
Fr: Hıristiyanlardan bazılarınca Hz. İsa'nın (A.S.) vekili telâkki ettikleri papanın reisliği altında Hıristiyanlıkta bir mezheb ve bu mezhabe bağlı olanlar.(Ehl-i bid'a, dinsizliklerine ve ilhadlarına şöyle bir bahane buluyorlar. Diyorlar ki: "Alem-i insaniyetin müteselsil hadisâtına sebep olan Fransız ihtilâl-i kebirinde, papazlara ve rüesa-yı ruhaniyeye ve onların mezheb-i hassı olan Katolik mezhebine hücum edildi ve tahrib edildi. Sonra çoklar tarafından tasvib edildi. Frenkler dahi, ondan sonra daha ziyade terakki ettiler?.."Elcevap: Bu kıyasın dahi, evvelki kıyaslar gibi farkı zâhirdir. Çünkü: Fransızlarda, havas ve hükümet adamları elinde çok zaman din-i hıristiyani, bahusus Katolik mezhebi bir vasıta-i tahakküm ve istibdat olmuştu. Havas, o vasıta ile nüfuzlarını avam üzerinde idame ediyorlardı. Ve "serseri" tabir ettikleri avam tabakasında intibaha gelen hamiyet-perverlerini ve havas zalimlerin istibdadına karşı hücum eden hürriyet-perverlerin mütefekkir kısımlarını ezmeye vasıta olduğundan ve dörtyüz seneye yakın Frengistanda ihtilâller ile istirahat-ı beşeriyeyi bozmağa ve hayat-ı içtimaiyeyi zir ü zeber etmeğe bir sebep telâkki edildiğinden; o mezhebe, dinsizlik namına değil, belki Hristiyanlığın diğer bir mezhebi namına hücum edildi. Ve tabaka-i avamda ve feylesoflarda bir küsmek, bir adavet hasıl olmuştu ki; mâlum hâdise-i tarihiye vukua gelmiştir. Halbuki: Din-i Muhammedi (A.S.M.) ve Şeriat-ı İslâmiyeye karşı; hiçbir mazlumun, hiçbir mütefekkirin hakkı yoktur ki, ondan şekva etsin. Çünkü onları küstürmüyor, onları himaye ediyor. Tarih-i İslâm meydandadır. İslâmlar içinde bir iki vukuattan başka dahili muharebe-i diniye olmamış. Katolik mezhebi ise, dörtyüz sene ihtilâlât-ı dâhiliyeye sebep olmuş. M.)

KATR
Damlamak. Damlatmak. Damlayan şey. * Develeri katarlamak. * Birisini şiddet ve hiddetle yere çalmak. * Yağmur.

KATR
Darlık.

KATRAN
(Katıran) Siyah, sert kokulu, süretle yanan, hararetli, keskin ve suda erimeyen bir madde.

KATRE
Damla. Su damlası. * Bir damla olan şey.

KATRECU
f. Bir damla arıyan.

KATRED (KATÂRİD)
Koyunu ve kuzusu çok olan kişi.

KATREFEŞAN
f. Damla saçan.

KATRE-İ BÂRÂN
Yağmur damlası.

KATRE-İ GEVHER
Cevher damlası. İnci tanesi. * Pek kıymetli şey.

KATT
Kuru yonca. * Koğuculuk etmek, yalan söylemek, dedikodu yapmak. * Zeytin yağını fesliğen ile kokutmak.

KATT
Katı bir cismi yontma, enine kesme. * Saçın kıvırcık olması. * Narhın, fiatın fazla olması.

KATTA'
Çok kat'eden, adah çok kesen.

KATTAL
(Katl. den) Çok öldüren, çok katleden.

KATTAN
Pamuk satan.

KATTAT
Hokkalar yapan, çıkrıkçı.

KATUB
(Bak: Katb)

KATUBE
Arkasında semeri olan deve.

KATUF
Tenbel. * Yavaş yürüyüşlü davar, yavaş olan hayvan.

KATV
Hizmet.

KATV
Sürur ve neşeyle ağır ağır yürümek. * Adımını biribirine yakın atmak.

KAUD
Binilmeğe kabil deve (en az iki yaşında olur.)

KAUD
Yavaş giden at.

KAUR
Çok derin. * Çöllerde, rüzgârların esmeleri sebebiyle yığılan kum tepeleri. Kumullar.

KAUS
Yaşlı, koca, ihtiyar.

KAV'
(C.: Akvâ) Erkek dişiye aşmak. * Üstüne hurma ve buğday döktükleri düz yer.

KA'VA'
İncikleri ince olan kadın.

KAVA'
Kimse olmalan ıssız yer. * İki tarafına yağmur yağıp ona yağmayan yer.

KAVABİL
(Kabile. C.) Ebeler. * (Kabiliyet. C.) Kabiliyetler veya kabiliyetliler.

KAVAD
Kaltaban. Arsız, gayretsiz.

KAVAD
Katili maktul yerine kısas etmek.

KAVADİH
(Kadiha. C.) Çekiştirenler, zemmediciler, kötüleyiciler. * Çekiştirilecek ve zemmedilecek şeyler.

KAVADİM
(Kadime. C.) Kuyruklar. * Kuşların kanatlarının ön tüyleri.

KAVAF
Kundura ve terlik gibi ayakkabıları hazır olarak satan.

KAVAFÎ
(Kafiye. C.) Kafiyeler.

KAVAFİL
(Kafile. C.) Kafileler. Birlikte yolculuk eden topluluklar. * Sıra sıra ve takım takım gönderilen şeyler.

KAVAİD
(Kaide. C.) Kaideler. Hareket porgaramları. Dil öğreten bir kitaptaki kaideler. Arab lisanındaki kaidelerin dercedildiği gramer kitabı.

KAVAİD-İ ESASİYE
Esası teşkil eden temel kaideler.

KAVAİM
(Kaime. C.) Kaimeler.

KAVAKİZ
(Kakuze. C.) Boş maşrapalar.

KAVALİB
(Kalıb. C.) Kalıplar.

KAVAM
Adâlet. * Güzel ve uzun boy.

KAVANİN
(Kanun. C.) Kanunlar. Devlet idare kaideleri. Şeriatın her bir mes'elesi.

KAVANİN-İ ASKERİYE
Askeri kanunlar.

KAVANİN-İ CEZAİYE
Ceza kanunları.

KAVANİN-İ HADSİYE
Hadse âit düstur ve kanunlar. (Bak: Desâtir)

KAVANİN-İ İLÂHİYE
İlâhî kanunlar. Şeriat. (Bak: Şeriat)

KAVARİ'
(Karia. C.) İnsan öleceği zaman, halet-i nezi'de okunan âyet-i kerime. * Şiddetli esen rüzgârlar. * Ansızın Allah tarafından gönderilen belâ ve musibetler.

KAVARİR
(Karure. C.) Gözbebekleri. * Şişeler.KAVAS : Eskiden vezirlerin maiyetlerinde kullandıkları silâhlı adamlar.

KAVASIF
(Kasıf. C.) Şiddetli esen rüzgârlar. Fırtınalar.

_________________
Bir Sıkıntın Olduğu Zaman Rabbine Dönüp “Benim Büyük Bir Sıkıntım Var” Deme. Sıkıntına Dönüp “Benim Büyük Bir Rabbim Var” De..!


Twitter: http://twitter.com/AkrepPortal


Cmt 08 May, 2010 18:04
Profile bak WWW
Portal Yöneticisi
Portal Yöneticisi
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Sal 22 Şub, 2005 11:33
İleti: 15293
Yaş: 38

Yaşadığınız il: Bilinmeyen
Burcunuz: Akrep Burcu: 23 Ekim-21 Kasım
Cinsiyetiniz: Erkek
İleti 
KAVASIM
(Kasım. C.) Ezici, kırıcı ve ufaltıcı şeyler.

KAVAYİM
Davarın ayakları. * Evin direkleri.

KAVB
Kesmek. * Çukur kazmak.

KAVD
Boy uzunluğu. * At sürüsü.

KAVDA
(C.: Kud) Uzun boyunlu kadın.* Alt dişlerin uzun başlısı.

KA'VE
Evin ortası.

KAVEME
(Kavme) Namazda, rükudan kıyama kalkıp, bir kere "Sübhâne Rabbiyel Azim" diyecek kadar durmak.

KAVF
Bir kimsenin peşinden gitmek. * Ense saçı.

KAVİ
Sağlam, metin, zorlu, kuvvetli, güçlü. * Varlıklı, zengin, sâlih, emin, mutemed.

KÂVÎ
(Key. den) f. Yakan, yakıcı. Dağlayan. Demirci.

KAVİM
Doğru, dik, ayakta. * Dürüst. * İsabetli. * Boyu düzgün ve güzel.

KAVİM
(Bak: Kavm)

KAVİSNAME
f. Okçular ve okçuluk hakkında yazılan eser.

KÂVİŞ
f. Eşme, kazma.

KÂVİŞGER
f. Kazıcı, eşici, kazan.

KAVİYYEN
Kuvvetle, kat'i olarak. Şüphesiz olarak.

KAVİYYEN ME'MUL
Çok kuvvetle ümid edilen.

KÂVİYYET
Yakıcılık, dağlayıcılık.

KAVİYY-ÜL BÜNYE
Bünyesi sağlam olan. Sağlam vücutlu.

KAVİYY-ÜL İKTİDAR
İktidarı kuvvetli.

KAVKAA
Salyangoz, midye gibi hayvanların sert kabuğu.

KAVKAH
Tavuk gıdaklaması, tavuk sesi.

KAVKAL
Bağırtlak kuşunun erkeği. * Keklik. * Turaç kuşu.

KAVL
Anlaşma. Sözleşme. * Konuşulan söz. Söz cümlesi. * İtikad, delâlet. * Tarif. * İlham.

KAVLEN
Söyleyerek. Söz ile. Anlaşarak.

KAVLÎ
Sözle alâkalı. Söz niteliğinde.

KAVL-İ LEYYİN
Yumuşak söz. Sert olmayan söz. Enâniyetli olmayan söz.

KAVL-İ MÜCERRED
Delilsiz söz.

KAVL-İ RÂCİH
Daha makbul ve daha önde olan söz, kanaat, fikir.

KAVL-İ RESUL
Hadis.

KAVL-İ ŞÂRİH
Mânasını açıklayan söz. Şerheden söz. Tarif. Şerhedenin sözü.

KAVLİYYAT
Kaviller, kuru lâflar, boş sözler.

KAVM
(Kavim) Bir peygambere tâbi ve bağlı insan topluluğu. Aralarında dil, âdet, örf, kültür birliği olan cemâat, topluluk. Millet. Bir işe başlamak. * Pazar kurmak. * Müşteri ile anlaşmak.

KAVMÎ
Kavme âit, kavimle alâkalı.

KAVM-İ MAHSUR
Nüfusu yüz kişiden az olan köy halkı.

KAVMİYET
Kavimcilik. Milliyetçilik. Bir kavmin hususiyetleri.

KAVMİYETÇİLİK
İslâmiyetin âyet-i kerime ve hadis-i şerifle men'ettiği, soy sop üstünlüğü ileri sürerek, kendi kavminden olmayanlardan ayrılmak ve onları hakir görmek. (Bak: Asabiyet-i câhiliye)

KAVNES
(C.: Kavânis) Atın iki kulağı arası. * Başa giyilen miğferin tepesi.

KAVRA
Geniş yer.

KAVS
Yay. * Eğri, yay biçiminde olan şey. * Dokuzuncu burcun adı.

KAVSAF
Kadife.

KAVSARRA
Kamıştan yapılan hurma sepeti. * Şeker yükü.

KAVSEYN
İki yay.

KAVS-I KUZAH
(Kavs-i kuzeh) Gök kuşağı. Alâim-i semâ. Ebem kuşağı.

KAVSÎ
Yay biçiminde olan, yay gibi olan.

KAVS-PARE
f. Küçük yay, küçük kavs.

KAVT
İhtiyaç miktarı yemek vermek.

KAVT
(C.: Akvât) Koyun sürüsü.

KAVVAD
Arsız, pezevenk, deyyus, kaltaban, gayretsiz.

KAVVAL
(Kavl. den) Geveze, çok konuşan, çok söyliyen. * Sözü yerinde söyliyen. Lâf ebesi.

KAVVAM
Nezaret ve muhafaza eden kimse. İşlerin mes'uliyetini üzerine alıp iyi idare eden.

KAVVAS
(Kavs. dan) Oklu asker. * Ok imâl eden kimse. Okçu.

KAVZ
Bozmak. Yıkmak.

KAVZ
(C.: Akvâz-Akâviz-Kızân) Küçük kum tepesi. * Düşmek. * Bağlamak.

KAY
Yağmurlu hava.

KAY
Kusma, istifrağ. Hastalıktan dolayı ağızdan çıkan hazmolmamış gıdâ maddesi.(Âlim-i mürşid koyun olmalı; kuş olmamalı. Koyun, kuzusuna süt; kuş, yavrusuna kay verir. M.)

KAY'
Kedi, sinnevr.

KAY'AM
(C.: Kayâım) Kedi.

KAYANE
Demircilik.

KAYASİRE
(Kayser. C.) Kayserler. Eski Bizans ve Roma İmparatorlarının lâkapları.

KAYD
Kelepçe, bağ. * Bağlamak. * Bir şeyi bir yere yazmak. * Deftere geçirmek. * Sınırlamak. * Şart.

KAYDAHR
Halkın her işine karşı gelen. * İri gövdeli deve.

KAYDEHUR
Yaramaz huylu.

KAYDETMEK
Yazmak. * Bağlamak. * İlgilenmek, alâkalanmak.

KAYD-I HAYAT
Ömür boyunca, yaşadığı müddetçe.

KAYDİYYE
Deftere kaydetme ücreti.

KAYDUM
Her nesnenin önü.

KAYH
(C.: Kuyuh) İrin.

KAYID
(C.: Kıvâd-Kâde-Kavâyid) Çekici, çeken. * Çavuş. * Koyunların önünde yürüyen "kösem" dedikleri koyun.

KAYIF
Ferasetle bir kimsenin nesebini bilen kişi.

KAYIM
Durucu, duran. * Kılıç kabzası.

KAYIN
Kadının veya kocanın erkek kardeşi.

KAYINÇO
Kayın. Kayınbirader.

KAYISA
(C.: Kavâsi) Derenin son bulduğu yer.

KAYİLE
(Bak: Kaylule)

KAYKA'
Tavuk avazı, tavuk sesi.

KAYKABAN
İğde yemişi gibi akça yemişi olan bir ağaç.

KAYL
(C.: Akyâl) Ulu şerif kimse. * Öğle vakti şarap içmek.

KAYLULE
Kerâhet vakti olmayan kuşluk vakti uykusu, öğle uykusu.(Re'fet, $ âyet-i celilesindeki $ kelimesinin mânasını merak edip sorması münasebetiyle ve hapiste sabah namazından sonra sairler gibi yatmasından gelen rehavet dolayısıyla, elmas gibi kalemini atâlete uğratmamak için yazılmıştır. Uyku üç nevidir:Birincisi: Gayluledir ki, "fecirden sonra tâ vakt-i kerahet bitinceye kadardır." Bu uyku, rızkın noksaniyetine ve bereketsizliğine Hadisçe sebebiyet verdiği için, hilâf-ı Sünnettir. Çünkü; Rızk için sa'yetmenin mukaddematını ihzar etmenin en münasip zamanı, serinlik vaktidir. Bu vakit geçtikten sonra bir rehavet ârız olur. O günkü sa'ye ve dolayısıyla da rızka zarar verdiği gibi, bereketsizliğe de sebebiyet verdiği, çok tecrübelerle sabit olmuştur.İkincisi : Feyluledir ki, "İkindi namazından sonra mağribe kadardır." Bu uyku ömrün noksaniyetine, yâni uykudan gelen sersemlik cihetiyle o günkü ömrü nevm-âlud, yarı uyku, kısacık bir şekil aldığından maddi bir noksaniyet gösterdiği gibi, mânevi cihetiyle de o gün hayatının maddi ve manevî neticesi ekseriya ikindiden sonra tezahür ettiğinden, o vakti uyku ile geçirmek, o neticeyi görmemek hükmüne geçtiğinden, güya o günü yaşamamış gibi oluyor.Üçüncüsü: Kayluledir ki, bu uyku Sünnet-i Seniyyedir. Duha vaktinden, öğleden biraz sonraya kadardır. Bu uyku, gece kıyamına sebebiyet verdiği için Sünnet olmakla beraber, Ceziret-ül-Arabta vakt-üz-zuhr denilen şiddet-i hararet zamanında bir tâtil-i eşgal, âdet-i kavmiye ve muhitiye olduğundan, o Sünnet-i Seniyyeyi daha ziyade kuvvetlendirmiştir. Bu uyku, hem ömrü, hem rızkı tezyide medardır. Çünkü: Yarım saat kaylule, iki saat gece uykusuna muadil gelir. Demek, ömrüne hergün bir buçuk saat ilâve ediyor. Rızk için çalışmak müddetine, yine bir buçuk saati ölümün kardeşi olan uykunun elinden kurtarıp yaşatıyor ve çalışmak zamanına ilâve ediyor. L.)

KAYN
(C.: Kuyun) Demirci, haddad, * Kul, köle.

KAYNAN
At ve deve ayaklarının ip bağlanacak ve bukağı vuracak yeri.

KAYNATA
Karı ve kocaya göre birbirlerinin babası. * Kayınpeder.

KAYS
Düşmek, sukut.

KAYS
Leylâ ile Mecnun hikâyesinin erkek kahramanı olan Amirinin adı. * Süngü miktarı.

KAYSER
Eski Roma ve Bizans İmparatorlarının lâkabı.

KAYSERÎ
f. Hükümdarlık, imparatorluk, kayserlik.

KAYSERÎ
(C.: Kayâsir, Kayâsire) Büyük şeyh. * Büyük deve.

KAYSUM
Marsama denilen ot.

KAYTAS
Balina balığı. * Kadırga balığı.

KAYTUN
(C.: Kayâtin) Hazine. Kiler. Ziyâfethâne.

KAYTUS
Bir yıldız kümesi.

KAYY
Fakirlik.

KAYYIM
İnsanları birbirine kardeşlikte ve sevgide bir araya toplayıp dünya ve âhirette necat ve iyilikler yolunda cem' edici olduğundan; bütün iyilikleri haseneleri toplayıcı ve muhtaçlara çok ihsan edici mânasında Peygamberimiz Resul-i Ekrem'e (A.S.M.) verilen bir isim.

KAYYİME
Müstakim, âdil. Çok değerli.

KAYYUM
(Kıyâm. dan) Camilerde iş gören kimse. Cami hademesi.

KAYYUM
Başlangıç, nihayet ve yeniden oluş gibi hallerden münezzeh ve ezelden ebede kaim, dâim ve var olan Allah (C.C.). Bütün eşyanın ancak kendisi ile kaim olduğu Cenab-ı Hak.(... Sırr-ı kayyumiyetin cilvesine bu noktadan bakınız ki; bütün mevcudatı ademden çıkarıp, herbirisini bu nihayetsiz fezada $ sırrıyla durdurup, kıyam ve beka verip, umumunu böyle sırr-ı kayyumiyetin tecellisine mazhar eyliyor. Eğer bu nokta-i istinad olmazsa; hiçbir şey kendi başıyla durmaz. Hadsiz bir boşlukta yuvarlanıp ademe sukut edecek.Hem nasıl ki bütün mevcudat, vücudları ve kıyamları ve bekaları cihetinde Kayyum-u Zülcelâl'e dayanıyorlar; kıyamları onunladır... Öyle de, mevcudatın keyfiyat ve ahvalinde binler silsilelerin; (temsilde hata olmasın) telefon, telgraf silsilelerinin merkezi ve santral direği hükmünde olan sırr-ı kayyumiyette $ sırriyle, uçları bağlıdır. Eğer o nurani nokta-i istinada dayanmazlarsa, ehl-i akılca muhâl ve bâtıl olan binler devirler ve teselsüller lâzım gelecek; belki, mevcudat adedince bâtıl olan devirler ve teselsüller lâzım gelir. Meselâ: Bu şey (hıfz veya nur veya vücud veya rızık gibi) bir cihette buna dayanır; bu da ötekine; o da ona... gitgide herhalde nihayetsiz olamaz, bir nihayeti bulunacak.İşte bütün böyle silsilelerin müntehâları; elbette sırr-ı kayyumiyettir. Sırr-ı kayyumiyet anlaşıldıktan sonra, o mevhum silsilelerde birbirine dayanmak rabıtası ve mânâsı kalmaz, kalkar; herşey doğrudan doğruya sırr-ı kayyumiyete bakar. L.)

KAYYUMİYET
Allah'ın ezelî ve ebedî oluşu, dâimî mevcudiyeti, bâkiliği. (Bak: Kayyum)

KAYZ
Yaz mevsiminin en sıcak zamanları.

KA'Z
Keçi ve sığırın, ağacın başını çekip kendine eğmesi.

KAZ'
Kesmek. * Kahretmek. * Çiğnemek. * Fuhşiyat söylemek. Sövmek.

KÂZ
(Gâz) f. Makas.

KAZA
Birdenbire olan musibet. Beklenmedik belâ. * Vaktinde kılınmayan namazı sonradan kılmak. * Allah'ın takdirinin ve emrinin yerine gelmesi. * Hâkimlik, hâkimin hükmü. * İstemeden yapılan zarar. * Hükmeylemek, hüküm. * Bir şeyi birbirine lâzım kılmak. * Beyan eylemek. * Ahdini yerine getirmek. * Ödemek, edâ etmek. * İcab. * Ölüm. (L.R.) * Şeriat hâkimi olan Kadı'nın hükümetinin hududu olan memleket. (Yâni, eskiden bir hâkimin şeriat şeriat namına da'valara baktığı memlekete "kaza merkezi" denirdi.)Fık: İnsanlar arasında vuku bulan dâva ve muhasamayı şer'î hükümler dairesinde fasletmek, halletmek.(Fetvanın kazadan farkı, mevzuu âmdır; gayr-i muayyendir, hem mülzim değil. Kaza ise; muayyen ve mülzimdir.)

KAZA'
Çocukların başını traş edip, bazı yerlerinde kısım kısım saç bırakmak.

KAZAA
Bulut parçası.

KAZAB
Katılık, şiddet.

KAZABE
Kesinti. Bağ ağacından ve diğer ağaçtan kesilen parçalar.

KAZAEN
Kaza olarak, tesadüfen. İstemiyerek. Bilerek değil. Beklenmedik halde.

KAZAET
Ayıp, âr. * Fesad.

KAZAHA
(Kazâ. dan) Kazalar. İlçeler. Kaymakamlık idareleri.

KAZAÎ
Kaza ile alâkalı. Hüküm vermeğe ait.

KAZA-İ HÂCET
İhtiyacını gidermek. * Büyük abdest bozmak.

KAZA-İ ŞEHVET
Şehvet ihtiyacını gidermek. Cinsî münasebet (ki, insanlar arasında nikâh olmadıkça haramdır.)

KAZAK
Her kavmin askerliğe, akın ve çapula ayrılmış efradı. * Çarlık Rusyasında ayrıca bir sınıf teşkil eden sipahiye benzer süvari askeri.

KAZAL
(C: Kuzul-Akzile) Başın arka tarafı.

KAZAM
şey.

KAZAN (KEVZÂN)
Semiz şişman kimse.

KAZAN KALDIRMAK
t. Yeniçerilerin isyanı münasebetiyle kullanılan bir tabirdi. Yeniçeriler isyan ettikleri zaman yemek pişirilen kazanlarını da, toplandıkları At Meydanı'na getirdikleri için bu tabir meydana gelmiştir. Sonradan da devlete karşı koymağa kalkanlar hakkında kullanılırdı. (O.T.D.S.)

KAZANFER
(Bak: Gazanfer)

KAZAR
Kirlenme, pislenme.

KAZARA
f. Kazâ olarak. Rastlayarak.

KAZARET
Murdarlık, necâset, pislik, pis olma hâli.

KAZASKER
İlmiye mesleğinin en yüksek mertebelerinden biri. Lügat mânası asker kadısı, ordu kadısı demektir. Osmanlılarda Kazaskerliğin ihdası Sultan I.Murat zamanındadır. İlk Kazasker de "Çandarlı Kara Halil"dir.

KAZAYA
(Kaziye. C.) Kaziyeler. Hükümler.

KAZAYA-YI MAKBULE
(Bak: Kaziye-i makbule)

KAZAZ
Ufak taş. * Döşek üstünde olan toprak. * Toz toprak bulaşmaz nesne.

KAZA-ZEDE
Kazaya uğramış, başına felâket gelmiş.

KAZB
Çok nikâh.

KAZB
Kesmek. * Yonca otu.

KAZBE
(C: Kuzub) Yonca otu.

KÂZE
Uyluk dibi.

KAZEF
Irak, baid, uzak.

KAZEİN
Fr. Sütte bulunan albüminli maddeler.

KAZEL
Çok fazla aksaklık. (Müe: Kazlân)

KAZEM
Tez, seri, acele.

KAZEM
Bütün bütün yutmak. * Asılsızlık.

KAZER
Nezafetsizlik, temiz olmamak.

KAZEZ
Pire.

KAZF
Atmak. İftira atmak. Ehl-i namus bir kadına zina isnad etmek. Buna "kazf-ı muhsenat" da denir. (Bak: Kebair)

KAZF (KAZÂFE)
(C.: Kızâf) İncelik, zayıflık.

KAZH
Atmak, saçmak.

KAZIB
(C.: Kavâzıb-Kızâb) Kesici, kesen.

KÂZIM
Öfkesini yenen, meydana vurmayan.

KAZIM(A)
Kemirici hayvan.

KÂZIME
(C.: Kezâyim) Yanında bir kuyu daha olup bundan ona, ondan buna su geçen kuyu. * Büyük şehir.

KÂZIMÎN-EL GAYZ
Öfkesini yenenler.

KÂZIMÛN (KÂZIMÎN)
Öfkesini yenenler. Hırsını yenenler.

KAZIYE
Ölüm.

KAZİ
(A, uzun okunur) Dâvalara hüküm ve kaza eden. Şeriat kanunlarına göre dâvalara bakan hâkim. Kadı. * Yapan, yerine getiren.

KAZİB
Karada ve denizde ticarete hırslı olan kimse.

KAZİB
(C.: Kuzıbân) Ağaç dalı.

KÂZİB(E)
Yalancı. Yalan söyleyen.

KAZİFE
Sövdükleri söz. * Attıkları nesne.

KAZİM
(C.: Kazmân-Kazam) Gümüş. * Yazı yazmada kullanılan beyaz deri. * Davara verdikleri arpa.

KAZİME
(Bak: Kâzıme)

KAZİYE (KAZİYYE)
Man: Hüküm. Bir hükmü ifâde eden kelâm. * Karar. Fikir. İfâde. * Hak veya bâtıl mâna ifade eden söz. * Hükmeylemek. * Hükümet.

KAZİYE-İ BEDİHİYYE
Man: Delil ile isbata muhtaç olmaksızın, aklın cezmen hüküm ve tasdik eylediği hüküm. Bu iki kısma ayrılır:1- Kaziye-i bedihiyye-i akliyye: Aklın hârice danışmayarak ve havassın (hislerin) tavassut ve yardımına muhtaç olmayarak tasdik eylediği kaziyeye denilir ki; akıl mücerret mevzu ve mahmulünü tasavvur edince beyinlerindeki nisbet-i hükmiyeyi cezmen tasdik ediverir ve bunlara Ulum-u müteârife denir. Bu da ya evveliye veya fıtriyye olur.2- Kaziye-i bedihiyye-i akliyye-i evveliye: Aklın mücerret tarafeyni tasavvur ile beynindeki nisbet-i hükmiyeyi cezmen tasdik ettiği kaziyyeye denir. (L.R.)

KAZİYE-İ BEDİHİYYE-İ FITRİYYE
Man: Aklın tarafeyni tasavvur ederken zihinde hâzır olan bir hadd-ı vasat vâsıtası ile nisbet-i hükmiyyeyi cezmen tasdik eylemesinden ibaret olan kaziyyeye denir.

KAZİYE-İ CEHLİYYE
Man: Esası cehl üzere mebni olan bâtıl kaziyyedir. (L.R.)

KAZİYE-İ CÜZİYYE
Man: Hükmü, mevzuun bazı efradına şamil olan kaziye. "Bazı şeyler serttir." gibi.

KAZİYE-İ HAMLİYYE
Man : Mahmulün (yâni, haberin), mevzua (yani mübtedaya) sübut veya nef'i ile hükmü hâvi olan kaziyye. Tabir-i diğerle: Mahmulün mevzua kayıtsız ve şartsız olarak isnad olunduğu kaziyyeye denir. "Dünya fânidir" gibi.

KAZİYE-İ İHTİMALİYYE
Man: Bir şeyin olması veya olmaması mümkün olmak ihtimâli üzerine bina olunan kaziyye.

KAZİYE-İ KÜLLİYE
Man: Hüküm mevzuunun cemi efradına şâmil olan kaziyye. "İnsanların cümlesi nâtıktır" gibi.

KAZİYE-İ MA'DULE
Man: Selb, ya mevzuundan ya mahmülünden ikisinden cüz' olan, yâni kendinde hem isbat ve hem de nefiy kaziyyelerdir. "Nefs-i nâtıka gayr-i mürekkebdir" gibi.

KAZİYE-İ MAHKÛMUN BİHÂ
(Bak: Kaziye-i muhkeme)

KAZİYE-İ MAHSUSA
Man: Mevzuu yalnız bir fertten ibaret olup da hüküm onun üzerine olan kaziyyedir. Buna Kaziye-i şahsiyye dahi denir. "İstanbul en büyük şehirlerin birincisidir" gibi.

KAZİYE-İ MAKBULE
Kabule mazhar olmuş hüküm ve iddia. İtimad edilir zâtların söyledikleri ve bu itimada binâen kabul edilen kaziyye.

KAZİYE-İ MEŞHURE
Man: Herkesce sâbit olduğu hasebiyle hükmolunan kaziyye.

KAZİYE-İ MEVHUME
Man: Mâkul işler üzerine kuvve-i vâhimenin hükmeylediği kâzib kaziyyedir.

KAZİYE-İ MUHAYYELE
Man: Kizb olduğu mâlum iken nefsin ya münbasit ya münkabız olduğu kaziyye. Hayali olan hüküm.

KAZİYE-İ MUHKEME
Tam, sağlam hüküm. Temyizin tasdikinden geçmiş, değişmez hâle gelmiş mahkeme kararı ki, böyle bir karara mazhar olan herhangi birşey hakkında tekrar dava açılamaz; dâva mevzuu yapılamaz. Aksi takdirde kanun namına kanunsuzluk yapılmış olur. Buna "Kaziye-i mahkumun bihâ" da denir. (Bak: Muhkem kaziyye)

KAZİYE-İ MUTLAKA
Man: Hiçbir ihtimâl gösterilmeyip, bir şeyin şöyle olduğuna veya olmadığına açıktan açığa hükmolunan kaziyye'dir.

KAZİYE-İ MÜMKİNE
Mümkün olan hüküm, kaziyye.(Meselâ: Kim iki rekât namazı filan vakitte kılsa, bir hac kadardır. İşte iki rekât namaz bazı vakitte bir hacca mukabil geldiği hakikattır. Herbir iki rekât namazda bu mâna külliyet ile mümkündür. Demek şu nevideki rivayetler vukuu bilfiil dâimi ve külli değil, zira kabulün madem şartları vardır. Külliyet ve daimilikten çıkar. Belki ya bilfiil muvakkattır, mutlaktır, veyahut mümkinedir, külliyedir. Demek şu nevi ehadisteki külliyet ise, imkân itibariyledir... S.)

KAZİYE-İ NAZARİYYE
Man: Aklın bir delil ile tasdik eylediği kaziyye. Delilinin mukaddematı yakiniyyattan ise, yakiniyye'dir ve illâ zanniye olur.

KAZİYE-İ SÂLİBE
Man: Mevzuun mahmulünden selbiyle hükmolunan, yâni; bir şeye nefi ile hükmeyleyen kaziyye'dir. "Kamerin ziyası kendinden değildir" gibi.

KAZİYE-İ ŞARTİYYE
Man: İki cümleden ibâret, fakat bunlardan birinde olan hüküm diğerinde gösterilen şarta mütevakkıf olan, yâni; aralarında mülâzemet ve irtibat bulunan kaziyedir.

KAZİYE-İ ŞARTİYYE-İ MUTTASILA
Man: Mevzu ile mahmulü birer cümle olmakla, birinde bir şeyin üzerine olunan hüküm, diğerinde gösterilen şarta mütevakkıf olan kaziyyedir. (Eğer bir cisim ağır ise, bir yere yerleştirilmedikçe düşer gibi.)

KAZİYE-İ ŞARTİYYE-İ MÜNFASILA
Man: Mahmulü birden fazla olmakla bu mahmulllerin biri elbette mevzua isnad olunmak lâzım geldiğine hükmolunan kaziyyedir. (Adet ya tektir, ya çifttir) gibi.

KAZİYE-İ TAKLİDİYYE
Man: Mücerred. Başkasından duymakla hükmolunan kaziyye.

KAZİYE-İ YAKÎNİYYE
Man: Yakîni ifade eden kaziyyeye denir. Ya bedihiyye veya nazariyye olur.

KAZİYE-İ ZANNİYE
Man: Karineler ve emârelerden alınmış olan kaziyyeye denir ki; akıl galip zan ile hüküm eylerse de, onun nakzını dahi tecviz eder, bu cihetle zanniyatın cümlesi nazaridir.

KAZİYE-İ ZARURİYYE
Man: Tasdikat-ı akliyyeden olmakla zıddı mümkün olamıyacak surette kat'i olan bir nevi kaziyyedir.

KAZİ-YÜL HÂCÂT
Bütün ihtiyaçları yerine getiren Allah (C.C.)

KAZİZ
Ufak taşlar, taş parçaları. * Topluluk, cemaat.

KAZKAZ
Arslanın, kemiği parça parça etmesi. * Yavuz arslan.

KAZKAZA
Kemiği parçalamak.

KAZM
Kuru şeyler yemek. * Dişlerin etrafıyla bir şeyi ısırıp yemek.

KAZR
Bir kimsenin peşinden gitmek.

KAZUF (KAZİF)
Irak, uzak, baid.

KAZULET
Kocaman.

KAZUR
Temiz olmayan şeylerden sakınan kimse.

KAZURAT
Pislikler, süprüntüler, insan pisliği.

KAZURE
(C.: Kazurât) Pislik. * Mezbele, süprüntülük.

KAZUZE
Maşrapa.

KAZZ
Büyük taş. * Topraklı olan. * Topluluk, cemaat.

KAZZ
Okun yeleğini kesmek. * Yalnız, tek, ferd.

KAZZ
Bükülmüş ibrişim. Ham ipek. * Sıçramak. * Irak olmak, uzak olmak.

KAZZABE
Çok keskin.

KAZZAFE
Sapan.

KAZZAN
Pire.

KAZZAZ
İpekçi. İpek yapan veya satan kimse.

KAZZE
(C.: Kuzâ) Su üstündeki çörçöp. * Göze düşen çöp. * Gözün çapağı.

KE
Gibi mânasındadır. (Arapça teşbih edâtı) Kelimenin başına getirilir. Meselâ: (Kezâlike: Bunun gibi) * Harfin ve kelimenin sonuna gelirse sen zamiri yerindedir. Meselâ (Kitâbü-ke: Senin kitabın)

KE
f. Farsçada küçültme edatıdır. Kelimelerin sonlarına gelir. (Meselâ: "Merdüm: Adam; merdümek: Adamcağız" gibi.)

KEB'
Men'etmek, mâni olmak, engellemek. * Dinar. Dirhem.

KEBAB
Ateşte pişirilen et. * Ateşte kavrularak veya alazlanarak pişirilen her türlü yiyecek.

KEBABE
Bir ot ismi.

KEBAD
İri limon.

KEBADE
f. Tâlim yayı.

KEBADE-KEŞ
f. Ok atma tâlimi yapan veya ok atmaya hevesli olan. Tâlim yayını çeken.

KEBADE-KEŞÎ
f. Ok atmaya hevesli olma, tâlim yayını çekme.

KEBAİR
(Kebire. C.) Büyük şeyler, büyük günahlar. Kebairin sıralanışı:-Allah'ı inkâr etmek.-Allah'a şirk koşmak.-Kat'iyyen sâbit olan dini bir hükme inanmamak.-Allah'ın rahmetinden ümidini kesmek.-Allah'ın cezasından, mekrinden ve azabından emin olmak.-Günah üzerinde ısrar etmek. Yâni, herhangi bir günahı devamlı işleyip durmak.-Namazı, orucu terketmek. Allah yolunda cihaddan kaçmak.-Anaya, babaya âsi olmak. Yalan yere şehadet veya yemin etmek.-Bir kimseyi haksız yere öldürmek. Bir kimsenin bir uzvunu haksız yere kesmek veya muattal bir hale koymak.-İffetli kadınlara fuhuş isnad etmek. Nemmamlık etmek.-Ribâda (fâizde) ve hırsızlıkta bulunmak. Rüşvet almak.-Yetim malı yemek.-Zina ve livata denilen günahları işlemek. Bu sayılan günahlar hülâsa edilse, "yedi kebair"i ifade eder. Başta üçü el-iyâzü billah küfürdür. Sonrakiler ise, üzerine İlâhî ceza terettüb edip, hadd-i şer'îyi icab ettiren, açıkça ve kat'i olarak nehyedilmiş bulunan büyük günahlardır. (Bak: Mubikat-ı seb'a)

KEBAS (KEBES)
Misvak ağacının yemişi. * Bir şeyin kokup bozulması.

KEBB
Hor ve zelil etmek, yüzü üstüne bırakmak, helâk etmek.

KEBBAH
Gönden bardak ve matara diken kimse.

KEBBAN
Büyük terâzi. Kantar.

KEBBE
İzdihamlık, kalabalık. * Cenk ve kıtal içinde sür'at etmek. Savaşta acele hareket etmek.

KEBC
Davarı durdurmak için dizginini çekmek.

KEBE
Çobanların ve köylülerin giydikleri yünden bir nevi aba.

KEBED
Ciğer ağrısı. * Kara ciğer. * Meşakkat. Şiddet. Mihnet. * Karnın şişmesi.

KEBEL
Kısa.

KEBG
f. Keklik.

KEBİB
Darı.

KEBİCEK
Kış otu.

KEBİR
Büyük, âli, yüce.

KEBİRE
(Müe.) Büyükler. Büyük günahlar. (Bak: Kebair)

KEBİSE
Dört senede bir takarrur eden ve bir gün fazlası olan sene. Şubatın 29 gün olduğu sene.

KEBİT
Deve avazı. Sığır avazı.

KEBKEB(E)
f. Ayak patırtısı.

KEBKEBE
Yüz üstüne düşürme. * Çukur bir yere döne döne düşme.

KEBL
Bağlamak. * Kovanın ağzını iki kat edip dikmek.

KEBN
Kova ağzını iki kat edip dikmek. * Udul etmek, dönmek, vazgeçmek. * Besili ve semiz olmak. * Kaybetmek.

KEBS
Çukur bir yeri doldurup düzeltme. * Bir cins hurma. * Misk hokkası.

KEBSE
Beraberlik, eşitlik, müsavat. * Ebucehil karpuzu.

KEBŞ
(C.: Kibâş) Erkek koyun. Koç.

KEBT
Zelil etmek, hor hakir etmek. * Sarfetmek, harcamak.

KEBUD
f. Mavi. Gök rengi.

KEBUDFÂM
f. Gök renginde olan. Mavi renkli.

KEBUDÎ
f. Mâvilik.

KEBUTER
f. Güvercin.

KEBUTERÂN
(Kebuter. C.) Güvercinler.

KEBUTER-BÂZ
f. Güvercin besleyen, yetiştiren, satan kimse.

KEBUTER-İ NAME-BER
Posta güvercini. Mektup götüren güvercin.

KEBV (KEBVE)
Davarın, başını vücuduna sürçmesi. * Çakmak çöngelip ateşi çıkmaz olmak. * Görmek. * Kabın içindekini dökmek. * Ateşi kül bürüyüp örtmek.

KEC
f. Eğri, çarpık.

KECABE
f. Devenin üstüne konan oturulacak bir çeşit tahtırevan.

KECAVE
f. Deve üstüne konulan bir cins tahtlrevan.

KECBAZ
f. Oyunda hile yapan.

KECBİN
f. Şaşı. * Eğri gören. * Yanlış ve ters düşüren.

KECÇEŞM
f. Şaşı gözlü. Gözü şaşı olan.

KECFEHM
f. Yanlış anlıyan.

KECHULK
Kötü huylu kimse. Huyu kötü olan kişi.

KECKÜLAH
f. Eğri külâhlı, külâhı eğri olan. * Mc: Hoppa.

KECMİZAC
f. Mizaç ve tabiatı hoş olmıyan. Huysuz.

KECNAZAR
f. Kıskanç, hasetci. * Eğri bakışlı.

KECNİGÂH
f. Eğri bakışlı. Bakışları eğri olan kimse.

KECNİHAD
f. Aksi ve ters huylu olan.

KECREFTAR
f. Ters yürüyen. Gidişi eğri.KECREV : f. Eğri giden. * Tuttuğu yol sakat ve yanlış olan.

KECRE'Y
f. Reyi, sakat, düşüncesi ters olan.

KECTAB'
f. Mizacı, tabiatı ters olan kimse, aksi.

KEÇEL
f. Başı kel olan kişi. Başında saç olmayan kimse.

KEÇELİ
Tar: Yeniçerilerden keçekülâh giyenler.

KED
f. Ev, hâne, mesken.

KEDA
Mekke-i Mükerreme üstünde, Mekâbir yakınında bir yolun adı.

KEDA'
Defetmek, kovmak.

KEDAD
Araplar arasında mâruf bir erkek eşeğin adı. (Ona nisbet edip "benat-ul kedad" derler.)

KEDB
Tâze kan.

KED-BANU
f. Bir daireyi idare eden kâhya kadın.

KEDD
Emek. İş. Çalışma, uğraşma, çabalama.

KEDDERE
Bulandırdı (meâlinde fiil).

KEDD-İ YEMİN
El emeği.

KEDE
f. "Mahal, ev, yer" anlamına gelir ve birleşik isimler şeklinde kullanılır. Meselâ: Ateşkede, bütkede, meykede... gibi.

KEDEME
Hareket.

KEDEN
Toprak suyu çekip, yerinde bulanıklık kalmak.

KEDER
Tasa, kaygı, can sıkıntısı. Bulantı. Gam.

KEDEREFZÂ
f. Keder ve sıkıntı veren. Keder verici.

KEDERENGİZ
f. Üzüntü, keder ve sıkıntı meydana getiren.

KEDERNÂK
Keder verici, kederli.

KEDEVEN
Palan atı.

KEDH
Amel, cehd. Sa'y. * Isırma veya yırtma ile hasıl olan iz.

KEDHÜDA
f. Kâhya.

KEDİD
Davar tırnağıyla didilmiş ve yumuşamış olan yumuşak yer.

KEDİN
Etli ve yağlı kişi.

KEDİR (KEDİRÂ)
İçinde hurma ıslanmış süt.

KEDKEDE
Ağır ağır seğirtmek. * Katı bir cisme dokunmaktan çıkan ses.

KEDM
Isırma.

KEDME
Yara izi, bere.

KEDS
Tez tez yürütmek.

KEDŞ
şiddetle sürmek. * Yırtmak. * Kazanmak.

KEDU
f. Kabak. * Mc: Kafatası.

KEDUH
Amel ve sa'yedici, çalışan.

KEDUM
Adam ısıran eşek.

KEDURET
Bulanıklık. * Gam, tasa, keder.

KE-EN LEM YEKÜN
Güyâ olmadı. Sanki olmadı.

KE-ENNE
(Ke-ennehu) (Teşbih edatıdır) Sanki, güyâ, öyle gibi. (Bak: İnne)

KEF
f. Köpük.

KEF
Elin iç tarafı. Avuç. * Ayağın altı, tabanı. * Avuç dolusu.

KEFA
f. Sıkıntı, meşakkat, mihnet.

KEFA'
Kabı başaşağı etmek, ters çevirmek.

KEFAET
Denklik. Denk olmak. Beraberlik. Bir şeye yeterlik. Küfüv oluş. * Fık: Evlenen erkeğin, alacağı kadına neseb, diyanet, hürriyet ve mal hususlarında müsâvi ve daha üstün olması hususu. (Bunun en mühimmi de diyânet noktasındadır.)

KEFAF
Ancak yaşayabilecek kadar olan rızık. * Misil, miktar. * Berâberlik.

KEFAF-I NEFS
Bir kimsenin ölmeyecek kadar olan nafakası.KEFALET : Kefillik. Bir kimse kendine âid bir işi yapamadığı veya borcunu ödeyemediği takdirde, yerine onun işini göreceğini kabul etmek. * Birine kefil olmak. İşini üzerine almak.

KEFALET-BİT-TESLİM
Bir malın teslimine kefil olma.

KEFALETEN
Kefil olarak. Kefillik suretiyle.

KEFALET-İ BİL-MAL
Fık: Bir mal için kefil olma.

KEFALET-İ BİNNEFS
Birinin şahsına kefil olma.

KEFALET-İ MUTLAKA
Huk: Bir kayıt ile bağlı olmıyan kefalet.

KEFALET-İ MUVAKKATA
Geçici bir zaman için kefil olma.

KEFALET-İ NAKDİYE
Bir hususu te'min için depozite yatırmak suretiyle kefil olma.

KEFALETNAME
f. Kefillik kâğıdı, kefalet senedi.

KEFARET
(Bak: Keffaret)

KEFC
f. Ağızdan gelen köpük.

KEFÇE
f. Kepçe.

KEFE
(Keffe) Terazinin bir gözü.

KEFEF
(Keffe. C.) Kefeler. Terazinin tablaları.

KEFEL
Dip, ard, kıç.

KEFENBEDUŞ
(Kefenberduş) f. Kefeni sırtında. Ölümü göze almış.

KEFENPUŞ
f. Kefene sarılmış. Kefenlenmiş.

KEFERE
(Kâfir. C.) Kâfirler.

KEFEŞ
(Bak: Kafş)

KEFETEYN
Terâzinin iki tarafı.

KEFF
Vaz geçme, el çekme, çekinmek, men'etme, imtinâ etmek, sâkit olmak. * Avuç, el, avuç içi. * Nimet.

KEFFARET
(Masdar gibi kullanılıyorsa da "keffâr" mübalâğa isminin müennesi olup, asıl mânası: örtücü ve imhâ edici demektir.) Bir mecburiyet altında veya yanlışlıkla işlenmiş günahı affettirmek ümidiyle şeriata uygun olarak verilen sadaka veya tutulan oruç. * Günahtan arınma.

KEFFARET-İ HALK
Hac için ihrama girip de bir özre mebni saçlarını vaktinden evvel traş ettiren kimsenin tutacağı üç günlük oruçtan ibârettir.

KEFFARET-İ KATL
Bir müslümanı veya bir zımmiyi amden değil de bir hata neticesi olarak öldüren bir müslümana lâzım gelen keffârettir ki; muktedir ise, bir mü'min köle âzad etmekten; buna muktedir değilse, iki ay muttasıl oruç tutmaktan ibârettir.

KEFFARET-İ SAVM
Ramazan-ı Şerifte özürü bulunmaksızın muayyen şartlar dâhilinde orucunu bozan bir mükellefin, müslim veya gayr-i müslim bir köle veya câriye azâd etmesinden; buna muktedir değilse, iki ay muttasıl oruç tutmasından; buna da muktedir değilse, altmış fakire yemek yedirmesinden ibârettir.

KEFFARET-İ YEMİN
Yaptığı bir yemine sadık kalmayıp bozan bir müslümana lâzım gelen keffâret demektir ki: Muktedir ise, müslim veya gayr-i müslim bir köle veya câriye azad etmekten; muktedir değil ise, on fakiri akşamlı sabahlı doyurmaktan veya on fakire birer parça libas giydirmekten; bu üç şeyden birine muktedir olamayana da üç gün muttasıl oruç tutmaktan ibârettir.

KEFFARET-İ ZIHAR
Zıhar keffareti.Keffâret-i zıharın vâcib olmasının şartı kudrettir. Muktedir olan, köle azad eder; değilse iki ay oruç tutar, buna da gücü yetmezse altmış fakire yemek verir. (Bak: Zıhâr)

KEFFARET-ÜZ ZÜNUB
Günahların keffareti. Mü'min insanların çeşitli hastalık ve musibetlerine denir. Çünkü günahlarından afvına vesile olabilir. (Huk. İslâmiye ve Ist. Fık. K.)

KEFFE
(C.: Kifef) Terazi kefesi. * Her yuvarlak cisim. * (C.: Ükef) El ayası.

KEFF-İ YED
El çekme. Karışmama.

KEFGİR
f. Köpük tutan. * Kevgir, delikli kap.

KEFH
Karşı karşıya savaşma.

KEFİ
Nazir, misil, benzer, denk, eş.

KEFİL
(Kefâlet. den) Birisinin bir borcu ifâsı lâzım gelirken, ifâ etmediği takdirde, o borcu ifâyı kendi üzerine alan kimse. Kefâlet eden kimse.

KEFİL Bİ-T-TESLİM
Bir malın teslimine kefil olan kimse.

KEFİT
Seri yürüyüş, hızlı yürüyüş. * Kuvvet.

KEFİYE
Başa sarılan ve omuzların üzerine kadar gelen, uçları püsküllü ince ipek örtülü kumaş.

KEFKEFE
Men'etmek, engel olmak.

KEFL
Okşamak. * Kefil olmak. * Yaramaz gönüllü olan.

KEFN
Yün eğirmek.

KEFR
(C.: Küfur) Örtme, sarma, * Köy, karye.

KEFŞ
(Bak: Kafş)

KEFT
Cem'etmek, toplamak. * Sarfetmek, harcamak. * Evmek. * Katı katı sürmek.

KEFTAR
f. Sırtlan.

KEFTER
f. Güvercin, kebuter.

KEFUR
Hakkı gizleyici, doğruyu gizleyen.

KEH
f. Saman. Saman çöpü.

KEHA
f. Mahcub, utangaç.

KEHAİL
(Kehil. C.) Sürmeli gözler. Sürme çekilmiş gözler.

KEHAM (KİHÂM)
Yaşlı, ihtiyar. (Kesmez kılıca "seyf-i kihâm"; peltek lisana "lisan-ı kihâm"; ağır yürüyüşlü ata "feres-i kihâm" derler.)

KEHANET
Gaibden haber vermek. Falcılık. Kâhinlik etmek. (İlâhi ihbârât-ı gaybiyyeye istinad etmeden, gaybdan haber vermek ve falcılık ve kâhinlik etmek dinen kat'iyyetle haramdır.)

KEHAT
Büyük, semiz dişi deve.

KEHB
Koruk.

KEHD
Ayağı yere vurmak.

KEHDEL
Genç hâtun. * Yaşlı hâtun, acuze. (Ezdattandır)

KEHENE
(Kâhin. C.) Kâhinler, falcılar.

KEHF
Mağara, in. Sığınacak yer altı. * Tıb: Verem hastalığında akciğerde açılan oyuk.

KEHF SURESİ
Kur'an-ı Kerim'in 18. suresidir. Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.

KEHF-MİSAL
Mağaraya benzer şekilde, mağara gibi sesi aksettiren.

KEHHAL
Gözlere sürme süren. * Göz doktoru.

KEHİB
Patlıcan.

KEHİL
(Kehile) Sürme çekilmiş göz. Sürmeli göz.

KEHİLA
Gözleri yaradılıştan sürmeli olan kadın.

KEHİRE
Kısa boylu kadın.

KEHKAH
Zayıf erkek.

KEHKEŞAN
f. Samanyolu. Saman uğrusu. (Gökte sık yıldız ışıklarıyla hasıl olan yol biçimi uzayıp giden ışıklı manzara.)

KEHL
Göze sürme çekme. * Kıtlık yılı. (Bak: Kahl)

KEHL(E)
Otuz yaşını geçmiş, saçına aklık karışmış kimse. (Bak: Kühulet) * Bit.

KEHLÂ'
Sürmeli kadın. * Sığırdili dedikleri ot.

KEHM
Men'etmek, engel olmak. * Kaldırmak.

KEHMEL
Ağır ve kaba.

KEHMES
Boyu kısa olan.

KEHR (KÜHRÜRE)
Yüz pörtürmek. * Men'etmek, engel olmak.

KEHREBA
Bir şeffaf zamk ismi.

KEHRİBAR
Cevher saçan. * Güzel sözler söyleyen.

KEHRÜBA
f. Saman kapan. * Bir yere hızlıca sürüldüğü zaman, hafif şeyleri kendine çeken bergâmi taş. (Türkçede tahrif edilerek "Kehribâr" denilir.)

KEHRÜBAÎ
Kehribar gibi, cezbedici, elektrikli olan.

KEHS
Bir şeyi eliyle almak.

KEHULET
(Bak: Kühulet)

KEHVARE
f. Beşik.

KEİB
Mahzun, hüzünlü, münkesir ve kötü halli olan kişi. (Müe: Keibe)

KEJ
f. Çarpık, eğri. Kumral. Tüylü keçi.

KEJÇEŞM
f. Şaşı, eğri bakışlı.

KEJDÜM
f. Akrep.

KEJDÜMÎ
f. Akrep gibi, akreple ilgili.

KE'KEE
Zorla reddetmek, def'etmek.

KEKEME
t. Harfleri serbest söyliyemeyip tekrarlayan. Dilinde tutukluk olan.

KEKRE
t. Ekşi, acımtırak.

KELA
Yeşil ot.

KELAB
Tıb: Kudurma. Kuduz hastalığı.

KELACU
f. Kadeh.

KE-L-ADEM
Yok. Yokmuş gibi.

KELAET
(Bak: Kilaet)

KELAH
Kıtlık olan yıl, kıtlık yılı.

KELÂL
Yorgunluk. Bitkinlik. Usanç. * Göz nuru zayıf olmak, yorgun olmak.

KELÂL-ÂVER
f. Yorgunluk ve bıkkınlık veren. Sıkıcı, yorucu.

KELÂL-BAHŞ
f. Sıkıcı, yorucu. Yorgunluk getiren.

KELÂLET
Yorgunluk. Bitkinlik. Usançlık. * Bıçak ve kılıç gibi şeylerin kesmez olması. * Akrabalığı uzak olanlar. (Amcazâdeler topluluğu gibi). * Kör ve kesmez olan.

KELÂL-İ DİL
Gönül yorgunluğu.

KELÂLİB
(Küllâb. C.) Çengeller, kancalar, uçları eğri olan demirler.

KELÂM
Söz. Bir mânayı ifâde eden, bir maksadı anlatan ifâde. * Allah'a mahsus bir sıfat. * Fık: Allah (C.C.) Kelâm sıfatını da hâizdir. Onun kelâmı harften ve savttan (sesden) münezzehtir, ezelidir, ebedidir. * Ist: Hikmet ve mantık esaslarıyla Allah'ın (C.C.) varlığı, birliği, İslâmiyetin doğruluğu ve hakkaniyetinden bahseden ilim. (Bak: İlm-i kelâm ve Kelâmullâh)

KELÂM-I AHSAR
En kısa ve veciz söz.

KELÂM-I KADİM
Kur'an-ı Kerim, Kadim kelâm.

KELÂM-I KİBÂR
Büyük, akıllı, veli ve meşhur zâtların güzel, veciz ve çok kıymetdâr olan sözleri ve kelâmı.

KELÂM-I MAHREM
Gizli kelâm. Mahrem söz.

KELÂM-I MENSUR
Nesir söz.

KELÂM-I MUDARÎ
Arab kabilelerinden Mudar Kabilesinin konuştuğu Arapça. Kur'an-ı Kerim bu lehçe üzerine nâzil olmuştur. En fasih Arapça'dır.

KELÂM-I NEFSÎ
Cenab-ı Hakk'ın lâfz, harf ve ses olmayan zâtî kelâmı. İçten konuşma.

KELÂM-I RESUL
Hadis. Peygamberimizin sözü.

KELÂM-I TÜND
f. Sert söz.

KELÂMIN KUYUDAT VE KEYFİYATI
Kelâmın küllünü meydana getiren harf, kelime gibi parçalarıyla, bunların sarf ve nahiv yönünden hususiyetleri. Meselâ: Müzekkerlik - müenneslik, mârifelik - nekrelik, mübtedâ - haber, sıfat - mevsuf gibi.

KELÂMÎ
Söz ve kelâma ait. Sözle alâkalı.

KELÂMİYYUN
Kelâmcılar. İlm-i kelâm âlimleri. (Bak: Mütekellimîn)

KELÂMULLAH
Allah kelâmı, Kur'ân-ı Kerim. (Bak: Kur'ân)(Kur'ân başka kelâmlarla kabil-i kıyas olamaz. Çünkü, kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var. Biri mütekellim, biri muhâtab, biri maksad, biri makamdır. Ediblerin yanlış olarak, yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde "Kim söylemiş? Kime söylemiş? Ne için söylemiş? Ne makamda söylemiş?" ise bak. Yalnız söze bakıp durma.Madem kelâm kuvvetini, hüsnünü bu dört menba'dan alır. Kur'ânın menbaına dikkat edilse, Kur'ân'ın derece-i belagatı, ulviyet ve hüsnü anlaşılır. Evet, madem kelâm mütekellime bakıyor; eğer o kelâm emir ve nehiy ise; mütekellimin derecesine göre irâde ve kudreti de tazammun eder. O vakit söz mukavemetsûz olur, maddi elektrik gibi te'sir eder. Kelâmın ulviyet ve kuvveti o nisbette tezâyüd eder. S.)

KELAN
f. İri, cüsseli, büyük. Heybetli.* Geniş, enli. * Baş.

KELÂNÎ
(Kilâet. den) Sakladı ve beni muhafaza etti veya eder, (meâlinde).

KELANTER
f. Çok iri. Daha büyük.

KELASENG
f. Sapan.

KELAVE
İpek veya iplik saracak çark.

KELB
(C.: Ekâlib-Eklüb-Kilâb) Köpek, it. * Meşhur bir yıldız. * İki adım arasına koyarak dikilen kayış. * Yolcuların, yük üstünde azıklarını astıkları demir çengel. * Şiddet. * Hırs.

KELBETAN
f. Kerpeten.

KELBÎ
Köpeğe ait, köpekle alâkalı. Köpek cinsinden olan ve köpeğe müteallik.

KELB-İ AKUR
Azgın, saldırgan köpek.

KELBİYYUN
Kalenderane yaşamayı alışkanlık haline getiren meşhur Diyojenin de içinde bulunduğu bir fırka. Bunlara Kelbiye tâifesi veya Melâmiyyun da denir.

KELB-ÜL MÂ'
f. Köpek balığı. * Kunduz.

KELCE
Kile, mikyâl.

KELDE
(C.: Külud) Bir parça kaba yer.

KELE
f. Yanak.

KELE'
Ayakta olan yarıklar. * Kir.

KELEB
(C.: Kelâlib) İt sürüsü. * İncitip eza etmek.

KELEBÇE
Yakalanan suçluların iki bileğine birden takılan demir halka. Demir bilezik.

KELEF
Yüzdeki benek. * şiddetli sevgi.

KELENDİ
Bir para. * Sağlam ve sert yer.

KELEPÇE
(Bak: Kelebçe)

KELEPİR
Çok ucuz ele geçen. Zahmetsiz, ücretsiz. * Üvey evlât. Evlâtlık.

KELFA
Yüzünde çiğitli olan kadın. (Müz: Eklef)

KELH
Söğüt ağacına benzer, uzunca, dik bir ot. (İçi kamış gibi boş ve gâyet hafif olur; ondan hasıl olan zamka "eşk" derler, kokusu cündübâdester kokusu gibi olur, tadı acıdır.)

KELH
Katı yüzlülük.

KELİF
Haris kimse.

KELİL(E)
Körleşmiş. * Az gören, donuk gören göz. Uzağı veya yakını iyi göremiyen göz. Miyop veya hipermetrop göz. * Kesmez olan âlet. * Çakal. * Yorulmuş kişi, yorgun kimse.

KELİM
Yaralı kimse. * Konuşulan kimse.

KELİM
Kendine söz söylenilen, kendine hitab olunan. * Hz. Musa'nın (A.S.) bir ünvanı. * Söz söyleyen, konuşan. İkinci şahıs. * Yaralı kimse.

KELİM
(Kelime. C.) Kelimeler, kelâmlar, lâkırdılar.

KELİMAT
(Kelime. C.) Kelimeler, kelâmlar, sözler.

KELİMAT-I NAHVİYE
Nahv ilmine âit kelimeler. Cümle teşkilinde mânâya tesir eden harfler ve kelimeler.

KELİMAT-I TAKDİRİYYE
Takdir edici sözler.

KELİM-DEST
f. Olgun kimse.

KELİME
Gr: Mânası olan en küçük söz veya cümlenin yapısını teşkil eden unsurlardan birisidir. Kelime, isim, fiil ve harf olmak üzere dilbilgisinde üç kısma ayrılmıştır. "Bir tek söze" kelime denir.

KELİME-İ HAMKA
Ahmakça söz.

KELİME-İ MENHUTE
Aslı iki kelime olan bir tâbirin bir kelime ile söylenişi: "El Hamdüllilâh" yerine "Hamdele" söylenmesi gibi. "Bismillâh" yerine "Besmele" denmesi gibi.

KELİME-İ ŞEHÂDET
şehâdet ifâdesini hülâsa eden (Eşhedü en Lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve Resuluh) cümlesi.

KELİME-İ TAYYİBE
Allah ve Resulullah kelâmı. Dua, niyaz ve salâvatlar gibi kelâmlar. Meselâ (Sübhânallah velhamdülillah ve Lâilâhe illâllah vallahü Ekber) kelime-i tayyibedir.

KELİME-İ TEVHİD
Tevhid-i İlahîyi ifade eden "Lâilahe illallah Muhammedür Resulullah" cümle-i kudsiyesidir. (Bak: Tevhid)(Bütün esmâ-i hüsnânın ifâde ettiği mânalar ile bütün sıfât-ı kemaliyeye, Lâfza-i Celâl olan "Allah" bil'iltizam delâlet eder. Sair ism-i haslar yalnız müsemmâlarına delâlet eder. Sıfatlara delâletleri yoktur. Çünki sıfatlar müsemmâlarına cüz olmadığı gibi aralarında lüzum-u beyyin de yoktur. Bu itibarla ne tazammunen ve ne iltizamen sıfatlara delâletleri yoktur. Amma Lâfza-i Celâl bil'mutâbakat Zât-ı Akdese delâlet eder. Zât-ı Akdes ile sıfât-ı kemaliyye arasında lüzum-u beyyin olduğundan, sıfatlara da bil'iltizam delâlet eder. Ve keza, Uluhiyet ünvanı sıfât-ı kemaliyeyi istilzam etmesi ism-i has olan "Allah"ın da o sıfâtı istilzam ettiğini istilzam ediyor. Ve keza, "Allah" kelimesi de, nefiyden sonra sıfatlar ile beraber düşünülür. Binaenaleyh "Lâilâhe illâllah" kelâmı, esmâ-i hüsnânın adedince kelâmları tazammun ediyor. Bu itibarla, şu kelime-i tevhid kelâmı, delâlet ettiği sıfatlar itibariyle bin kelâm iken bir kelâm oluyor. "Lâ Hâlika İllallah", "Lâ Fâtıra, Lâ Râzıka, Lâ Kayyume İllâllah" gibi... Binaenaleyh, terakki etmiş olan zâkir bir zât, bu kelâmı söylerken içindeki binlerce kelâmları söylemiş oluyor. M.N.)

KELİMULLAH
Cenab-ı Hakk'ın hitab eylediği zat (meâlindedir). Hazret-i Musa'nın (A.S.) bir ünvanıdır. Çünkü O, Tur-u Sina'da Cenab-ı Hakk'ın kelâmını, hitabını duymak mazhariyetine erişmiştir. * Resul-i Ekrem (A.S.M.) mi'rac-ı şerifinde Cenab-ı Hak ile tekellüme mazhar olduğundan bir ismi de Kelimullah'tır.

KELİNG
f. Şaşı.

KELK
f. Koltuk (insanda).

KELKÂHYA
Mc: Vazifesi olmayan şeylerle alâkadar olan. Her şeye karışan.

KELKEL (KELKÂL)
(C.: Kelâkil) Göğüs, sadr.

KELL
(C.: Külul) Ağırlık. * Yorgunluk. * Ufak taneli yağmur. * Yetim. * Semizlik, besililik. * Cibinlik dedikleri ince örtü.

KELLA
Geminin durup demirlediği yer.

KELLÂ
Öyle değil. Aslâ.

KELLAB
İt tutan kimse. Köpeğe av tâlim eden kimse.

KELLE
f. Kafa, baş. * Ekinlerde başak. * Baş gibi yuvarlak olan nesne.

KELLEPUŞ
f. Başa giyilen şey. * Bir cins başörtüsü.

KELLİT (KİLLİT)
Sırtlanın yataklandığı inin ağzını kapattıkları taş.

KELLUB
(C.: Kelâlib) Kerpeten. * Çengel.

KELM
(C.: Külum-Kilâm) Cerâhat.

KELS
Hamle etmek. Cür'et etmek.

KELSEME
Cem'olmak, toplanmak.

KELT
Ahmaklık. * Toplamak.

KELUL (KELÂL-KELÂLE)
Kütelip kesmez olmak. * Göz nuru zayıf olmak. * Çocuğu ve anası olmayan şahıs.

KELZ
Cem'etmek, toplamak.

KEM
f. Az, noksan, eksik. * Kötü. Fenâ. Ayarı bozuk. * Fakir, hakir.

KEM
Gr: Ne kadar? Kaç? (Mikdar için soru ifâdesinde kullanılır.) (Farsçada: Çend)

KEM GÖZ
Kötü niyetle bakan göz.

KEMÂ
(Ke ile Mâ edatlarından mürekkebdir) "Gibi" mânâsına gelir.

KEMÂ BİŞ
f. Aşağı yukarı. Takriben.

KEMÂ Fİ-L-EVVEL
Evvelki gibi.

KEMÂ Fİ-S-SÂBIK
Eskisi gibi.

KEMÂ HİYE
(Kemâ hüve) Onun gibi, nitekim, olduğu gibi.

KEMÂ HİYE HAKKUHÂ
Gereği gibi.

KEMÂ HÜVE-L-MUTAD
Mutad olduğu ve alışıldığı üzere.

KEMÂ KÂNE
Eskiden olduğu gibi, eski tarzda.

KEMÂ KÂNE Fİ-S-SÂBIK
Eskisi gibi, eskisindeki gibi.

KEMA YENBAGÎ
İcabettiği gibi, uygun olduğu üzere, lâyıkı gibi.

KEMÂ-HÜVE
(Bak: Kemâ hiye)

KEMAİN
(Kemin. C.) Pusuya gizlenmiş adamlar.

KEMAKL
(Kem-akl) Aklı kıt. Ahmak, ebleh.

KEMAL
Kâmillik, olgunluk. Olgunlaşma. Erginlik. Bütün güzel sıfatlarla muttasıf olmak. Fazilet. * Değer, baha. * Fazlalık. * Sıdk ile yapılan güzel iş.

KEMALÂT
(Kemal. C.) Faziletler, iyilikler, mükemmellikler. Ahlâk ve huy güzellikleri. Terbiyelilik, edeblilik.(Mâdem mevcudat, zeminin yüzünde büyük bir nehir gibi, kemalâtın lem'alariyle parlar geçer; o nehir, güneşin cilveleriyle parladığı gibi, şu seyl-i mevcudât dahi, hüsün ve cemal ve kemalin lem'alarıyla muvakkaten parlar gider. Arkalarından gelenler aynı parlamayı, aynı lem'aları gösterdiklerinden anlaşılıyor ki: Cereyan eden suyun kabarcıklarındaki cilveler, güzellikler, nasıl kendilerinden değil; belki bir güneşin ziyasının güzellikleri, cilveleridir. Öyle de şu seyl-i kâinattaki muvakkat parlayan mehasin ve kemalât, bir Şems-i Sermedî'nin lemaat-ı cemal-i esmasıdır... S.)

KEMALÂT-PERVER
f. Kâmil ve olgun insan. Kemalât sahibi.

KEMAL-İ DİRAYET
Dirayetin son derecesi.

KEMAL-İ İHTİMAM
Son derece dikkat ve ihtimâm.

KEMAL-İ METANET
Tam sağlamlıkla, sarsılmadan.

KEMAL-İ RAHMET
Rahmet ve merhametin nihayet kemalde olması.

KEMAL-İ VÜSUK
Tam bir itimad ve inanç.

KEMAN
f. Yay. Kavis. * Yayı andırır her şey. * Keman.

KEMAN-DÂR
f. Yay tutan, yay tutucu.

KEMANE
f. Keman veya kemençe yayı. * Güreşte bir çeşit oyun.

KEMAN-EBRU
Kaşları yay gibi olan. Keman kaşlı.

KEMAN-GER
f. Yay yapan san'atkâr.

KEMANÎ
f. Kemancı. Keman çalan çalgıcı.

KEMAN-KEŞ
f. Keman çalan. * Ok atmakta usta olan. Yay çeken.

KEM-ASL
f. Aslı ve nesli bozuk.

KEM-AYAR
f. Ayârı doğru olmayıp bozuk olan. Hileli, kalp.

KEM-BAHA
f. Kıymetsiz, değersiz, âdi.

KEM-BAHT
f. Tâlihsiz, bahtsız, şansız.

KEM-BİDAA
f. Sermayesi az. * Bilgisi zayıf, câhil. Az okumuş.

KEMC (KEMH)
Atı dizgini ile durdurmak.

KEM'E
Yer mantarı.

KEMED
Gam, tasa.

KEMENAN
(Kemin. C.) Pusuya gizlenmiş askerler. * Pusular.

_________________
Bir Sıkıntın Olduğu Zaman Rabbine Dönüp “Benim Büyük Bir Sıkıntım Var” Deme. Sıkıntına Dönüp “Benim Büyük Bir Rabbim Var” De..!


Twitter: http://twitter.com/AkrepPortal


Cmt 08 May, 2010 18:05
Profile bak WWW
Portal Yöneticisi
Portal Yöneticisi
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Sal 22 Şub, 2005 11:33
İleti: 15293
Yaş: 38

Yaşadığınız il: Bilinmeyen
Burcunuz: Akrep Burcu: 23 Ekim-21 Kasım
Cinsiyetiniz: Erkek
İleti 
KEMENÇE
f. Çiftçilerin tarlalara kimyevi gübre atmak için kullandıkları bir nevi âlet. * Tırnağı tellerine değdirmekle ses çıkaran kemana benzer küçük bir çalgı âleti.

KEMEND
f. Eskiden idam için boyna geçirilen yağlı kayış. * Uzakta bulunan herhangi bir nesneyi yakalayıp çekmek için üzerine atılan ucu ilmekli uzunca ip. * Geyik ve benzeri hayvanların yuları. * Güzelin saçı.

KEMER
f. Yay gibi eğik olan yapı. * Bele bağlanan kuşak. * İç çamaşırın bele rastlayan kısmı.

KEMERBEND
f. Kemer bağı. * Kemeri takılmış. Belinde kemer olan. * Mc: Derviş.

KEMERBESTE
f. Kuşak bağlamış, hazır olmuş. Hazır olup emri bekler hâlde olan.

KEMERBESTE-İ UBUDİYET
Cenab-ı Hakkın huzuruna çıkıp, kollarını önden bağlar şekilde, emre hazır vaziyette bekleyip, kulluğunu ifâde ve ilân etmek. (Namazdaki gibi)

KEMERDECE
Yab yab yürümek.

KEMERGÂH
f. Kemer takılan yer. Bel.

KEM-FEHM
Anlayışı kıt. İdrâki az.

KEMGÛ
f. Az konuşan. Az söyleyen.

KEM-GÜFTAR
f. Az konuşan. Az söyliyen.

KEMH
Gözsüzlük.

KEMHA
f. Bir cins ipek kumaş.

KEM-HARF
f. Az söyliyen kimse, az konuşan kişi.

KEM-HAVSALA
f. Tahammülü az olan kişi, tahammülsüz kimse.

KEMİ'
Bir yerde ve bir döşekte beraber yatan kişi. * Düz yer.

KEMÎ
(C.: Kümât) Yiğit, kahraman, bahadır. Savaşçı, cengâver.

KEMİN
f. Pek küçük, çok ufak. Çok az.

KEMİN
(C.: Kemâin) Pusuya saklanmış adam. * Pusu. * Belirsiz. Gizli yer.

KEMİNE
Hakir. Aşağı. Dûn. Âciz. Noksan. Eksik.

KEMİNGÂH
f. Pusu yeri. Tuzak kurulan yer.

KEMİNGÜŞA
Pusu kuran. Tuzak kuran.

KEMİNSAZ
f. Pusu tutmuş olan. Tuzak kurmuş olan.

KEMİŞ
Tez yürüyüşlü at. * Zekeri küçük at. * Memesi küçük koyun.

KEMİŞE
Küçük emzikli deve.

KEM-İYAR
f. Ayarı bozuk. Hileli. Kalp altun veya gümüş.

KEMİYET
(Bak: Kemmiyet)

KEMİYY
Bahadır kişi. * Kahraman, şucâ.

KEMKADR
f. İtibar ve kıymeti düşük. Adi, bayağı.

KEMKAİM
f. Anlayışsız. İdrakten âciz.

KEMKÂM
Katı yüzlü, kaba ve tıknaz kimse. * Pelit ağacına benzer bir ağacın zamkı veya kabuğu.

KEMKIYMET
f. Değersiz, kıymetsiz.

KEMLUL
Yabâni hıyar.

KEMMEN
Sayıca azlık veya çokluk cihetiyle. Sayıca.

KEMMÎ
Azlık veya çokluğa dair. Kemmiyete âit ve müteallik. Cesur. Yiğit. Silâhlı.

KEMMİYAT
(Kemmiyet. C.) Kemiyetler.

KEMMİYET
(Kemiyet) Miktar, sayı, nice oluş. Az veya çok oluş.

KEMMUN
Kimyon.

KEMN
Gizlemek, gizlenmek.

KEMNAM
f. Adı sanı belirsiz. Namsız, şöhretsiz.

KEMNE
Tıb: Karasu adı verilen bir göz hastalığı.

KEMPAYE
f. Rütbe ve derecesi düşük. Pâyesi düşük olan.

KEMRA
f. Mandıra, ağıl.

KEMRE
Gübre. * Pul pul kalkmış deri.

KEMSAL
f. Genç. Yaşı küçük.

KEMSERE
Cem'olmak, toplanmak. * Bazısı bazısına girmek. * Yab yab yürümek.

KEMSUHAN
f. Az konuşan. Az söyleyen.

KEMŞ
Kesmek.

KEMTER
f. Aciz. Fakir. İtibarsız. * Başka şeylere göre daha az olan. Pek aşağı. * Noksan, eksik.

KEMTERANE
f. Fakirce. Acizce. Çok küçük nisbette.

KEMTERÎN
f. Pek âciz ve güçsüz. Çok hakir. * En küçük, en âşağı. Pek çok noksan veya eksik.

KEMY
Gizlemek, ketmetmek.

KEMYAB
Az bulunan. Nâdir. Bulunmayacak kadar az olan.

KEMZEBAN
f. Az konuşan kimse. Az söyleyen kişi.

KEMZEDE
f. Tâlihsiz, şanssız, bahtsız.

KEMZEN
f. Tâlihsiz, şanssız.

KEN
f. "Kazan, kazıcı, koparan, yıkan, söken." anlamlarına gelir ve kelimelere katılır. Meselâ: (Kuh-ken: Dağ deviren, tünel açan) gibi.

KEN'
(C.: Kün'ân) Tilki eniği. * Cem'etmek, toplamak. * Yakın olmak. * Mülâyemet. * Alçaklık yapmak. * Firar, kaçmak.

KENA'
Parmakların sinirleri çekilip yumulmak.

KEN'AD
(C.: Kenâıd) Balık kılçığı.

KENAİN
(Kinâne. C.) Ok kılıfları, okluklar, sadaklar.

KENAİS
Keniseler, kiliseler.

KENAK
f. Karın ağrısı. Buruntu.

KEN'AN
Filistin. Hz. Yâkub'un (A.S.) memleketi.

KENANE (KİNÂNE)
(C.: Kenâyin) İçine ok ve yay konulan ve beylik adı verilen kap.

KENAR
f. Çevre, kıyı, Sâhil, deniz kıyısı. * Köşe, uç. * Son, nihâyet. * Çember. * Etrâfı çevrilen şey. * Kucaklama. Kucağa alma.

KENARE
f. Kıyı, kenar. * Kucak. * Kasap çengeli. Kayış asılan çengel.

KENAR-GİR
f. Fıçı çemberi.

KENAR-I ÂSMÂN
Ufuk.

KEN'AT
Bir balık cinsi.

KENAZ
Zahire vakti.

KENB
İş yapmaktan ellerin iri iri olması.

KENBUR
(Kenbure) f. Yalan, hile.

KEND
Kesmek, kat'etmek. * Bir kimsenin nimetini ve iyiliğini bilmeyip inkâr etmek.

KENDE
f. Hendek, çukur. * Biçilmiş, kesilmiş. * Kokmuş, ağır kokulu.

KENDE-HÂYE
f. "Hayası kesilmiş: Hadım ağası.

KENDEŞ
Bir nevi devâ.

KENDİDE
f. Kokmuş.

KENDU
f. Epey genişçe toprak.

KENDUC
Yer altında giyecek eşya koymak için yapılan oda.

KENDURE
f. Peşkir. * Deriden yapılmış büyük sofra.

KENDÜM
f. Buğday.

KENE
Hayvanın etine yapışıp kanını emen küçük bir böcek.

KENEF
(C.: Eknâf) Yön, taraf. * Sığınılacak yer. Korunulacak mekân. * Tuvâlet, helâ, ayakyolu.

KENEHBÜL
Bir cins ağaç.

KENEHVER
Büyük beyaz bulut.

KENET
(Esâsı: Kinet) İki sert cismi birbirine bağlamak için çakılan iki ucu kıvrık madeni parça.

KENF
Hıfzetmek. * Örtmek, setretmek.

KENFİLE (KENFELİK)
Kaba ve uzun sakal.

KENİF
(C.: Künüf) Hıfzedici, koruyan. * Örtücü. * Kalkan. * Deve ağılı. * Ayakyolu, tuvalet.

KENİN
Örtülü, gizli, mahfuz.

KENİSA
(Kenise) (C.: Kenâis) Kilise.

KENİZ
f. Esir kadın. Hayalık, câriye.

KENİZEK
f. Küçük cariye.

KENKER
Enginar.

KENN
Örtülüp gizlenme.

KENNAS
Süpürgeci.

KENNE
(C.: Kınât-Kenâyin-Kenânin) Bir kimsenin gelini, oğlunun hanımı.

KENNÎ
(C.: Ekniyâ) Lâkabdaş kimse, isimleri aynı olan.

KENS
Süpürge ile süpürme.

KENTA
Bir ot cinsi.

KENTAL
Fr. Yüz kilogram ağırlığında bir tartı birimi.

KENUD
Çok küfran-ı nimet eden kimse. Çok levm ve küfreden cahud. * Birşey yetiştirilemiyen verimsiz arazi. * Kocasının hukukuna ve iyiliklerine küfran eden nankör kadın. * Yemeğini misafirden sakınarak yalnızca yiyen cimri. * Kölesini, uşağını çok döven kimse. (E.T.)

KENZ
şiddet, zorluk, meşakkat.

KENZ
Define, hazine. Yer altında saklı kalmış kıymetli eşya, para veya altın gibi şeyler.

KENZ SURESİ
Fâtiha Suresi.

KENZ-İ MAHFÎ
Gizli hazine.

KEPADE-KEŞ
f. Okçuluğa yeni başlıyan.

KEPAN
f. Büyük terazi.

KEPAZE
İtibarsız, âdi, mübtezel, kıymetsiz kimse. Haysiyetsiz, şerefsiz, rezil. Hürmet ve saygıya müstahak olmıyan. * Tâlim için kullanılır yay.

KEPENEK
f. Çobanların giydiği kolsuz ve dikişsiz, keçeden dövülerek yapılan giyecek.

KER
f. Sağır, işitmez. * Kudret, kuvvet. * Maksad ve meram.KERA' : Baldırları ince olmak. * Yağmur suyu.

KER'
(C.: Küru') Suyu yerinden ağız ile içmek. * Yağmur suyu. * (Kız) erkek istemek.

KERA
Uyku, nevm.

KERA
Turna kuşunun erkeği. * Hafif uyku.

KER'A
Çocuk seven kadın.

KERABİS
(Kirbâs. C.) Kumaşlar. Bezler.

KERAD(E)
f. Yırtık ve eski elbise.

KERAHE
(Kerâhiye) Meşakkat, zahmet, şiddet.

KERAHET
İğrenme, iğrençlik, mekruh oluş. İslâmiyetçe iyi sayılmayan şey. * İstenmiyerek, zorla. *Fık: Şer'an yapılmaması sevablı ve hayırlı olan bir şeyin terk edilmeyip yapılması. (Bak: Mekruh)

KERAHET VAKTİ
Güneşin doğuş, batış ve zeval vakti.

KERAHETEN
Kerahet olarak, makbul olmayarak, istenmiyerek.

KERAHİYYET
Mekruh oluş. Kerih ve çirkin olan işin hâli.

KERAİH
(Kerihe. C.) Nefret edilecek ve iğrenç şeyler.

KERAKER
f. Kuzgun. * Karga.

KERAMAT
(Keramet. C.) Kerametler.

KERAME
İzzet, şeref. Küp ağzına koydukları tabak.

KERAMEND
f. Münasib, muvafık, lâyık, uygun, şayeste.

KERAMET
Allah (C.C.) indinde makbul bir veli abdin (yâni, âdi beşeriyyetten bir derece tecerrüd edebilen zatların) lütf-u İlâhî ile gösterdiği büyük mârifet. Velâyet mertebelerinde yükselen bir abdin hilaf-ı âdet hâli. * Bağış, kerem. * İkram, ağırlama.

KERAMET-İ ALEVİYE (R.A.)
Hz. Ali Efendimize âid keramet. (Bak: Kaside-i Ercuze)

KERAMET-İ İLMİYE
İktisab suretiyle olmayıp, vehbi yani Cenab-ı Hakk'ın atiyyesi olarak geniş bir ilme mazhariyyetten hâsıl olan ilmi keramet. *İlim tahsili ile çok büyük ilim sâhibi olan bir allâmeden çok daha yüksek vâsi' ve hârikulâde bir ilme mazhar bulunan, hem ilmî dehâsı ve fart-ı zekâsı tecrübelerle ve harika eserleri ile sâbit ve müsellem olarak bir ferd-i ferid-i zaman hâlinde zuhur ve iştihar eden ender evliyâullahtan vücuda gelen ve zuhur eden, nur-efşân, hikmetfeşan ilmi kerâmet, ilmî harika. (Z. Gündüzalp)(Velilerde zuhur eden kerametler de Peygamber'in (A.S.M.) Hak olduğuna bir delildir. Çünkü bu veliler ona tabi' olmakla böyle harika hâllere mazhar olurlar. Ş.)

KERAMET-İ KEVNİYE
Kudret-i Rabbaniyenin ihsanı ile letâfet kesbedip havada uçmak, uzun yolu kısa zamanda gitmek, bir mü'minin bir sıkıntısı hâlinde Cenab-ı Hakk'a dua edip ind-i İlâhîde makbul bir zâttan yardım istemekle, o zatın, izn-i İlâhi ile o muztar kimsenin imdadına yetişmesi, kale gibi muhkem bir yerde üzerinden kilitli muhkem bir hücresinde hapis olan bir zatın, orada ibadet ve taatla meşgul olduğu bir zamanda görüldüğü halde, aynı zat aynı zamanda çarşıda halk arasında veya câmide görülmesi ve bir zâta şiddetli ve kesretli zehirlemelerle su-i kasdlar yapıldığı halde, ona zehir tesir etmemesi ve ona düşmanları tarafından kurşun isâbet ettirilememesi ve tayy-ı mekân ve bast-ı zaman gibi hârika hallere mazhar olması gibi hadiselere o zatın "keramet-i kevniyesi" denilmektedir. Bu gibi hârika haller Cenab-ı Hak indinde ve Resul-ü Ekrem (A.S.M.) yanında makbul ve mahbub olan ender velilerde zuhur eder. (Z. Gündüzalp)

KERAN
f. Kenar, uç, âhir, son, nihayet.

KERAN
Sabah.

KERAN TÂ KERAN
Bir uçtan bir uca.

KERAR
Arap kadınlarının takındıkları boncuk.

KERARİS
(Kürrâse. C.) El yazması kitapların sekiz sahifeden ibâret olan formaları.

KERAS
Hilyon ve marulca dedikleri ot.

KERASTE
f. Kereste.

KERB
(C.: Kurub-Küreb) Yeri sürüp aktarmak. * Dar etmek. * Yakın olmak. * Gam, tasa, keder, endişe.

KERBE (KÜRBE)
Gam, tasa, endişe.

KERBELA
Irakta Seyyid-üş şühedâ Hz. İmam-ı Hüseyin Efendimizin (R.A.) meşhed-i mübârekleri olan yer.(Cibril var haber ver Sultân-ı Enbiyâya.Düşdü Hüseyin atından sahra-yı Kerbelâya) (Kâzım)

KERBELE
Ayaklarda olan gevşeklik. Yürüdüğünde balçık içinde yürür gibi yürümek. * Buğday ve arpa gibi hububatın kalburlanması.

KERD
Sürmek. * Def'etmek, kovmak. * Boyun.

KERDEM
Şişman ve kısa boylu olan adam.

KERDEME
Kısa düşman.

KERDESE
Bağ, kayd. * Ayağı bağlı olan kimsenin yürüyüşü.

KEREB
Kova bağladıkları ip. * Suyu yatıp ağızla içmek. * Hurma ağacının kökü.

KEREBBE
Yaz günlerinde kumlu yerlerde biten bir ağaç adı.

KEREBE
(C.: Kirâb) Suyun aktığı yer.

KEREFS
Kereviz otu.

KEREM
Nefaset, izzet, şeref. Al-i-cenâbâne ihsan, inâyet. * Kıymetli şeyleri kemal-i rıza-i nefisle verme. * Mecd ve şeref. *Cenab-ı Hakk'a atfolunursa eltaf ve ihsan-ı İlâhî kasdedilmiş olur. * İnsan hakkında vasıf sureti ile zikrolunursa; mehasin-i ahlâk ve ef'âl kasdolunur.

KEREM ETMEK
Müsâade etmek, lutfetmek. Razı olmak.

KEREMGÜSTER
f. Cömert, mükrim, kerem sâhibi.

KEREMKÂR
f. Kerem eden, ikram eden. Cömert, eli açık olan, bağışlayan.

KEREMPE
Yun. Denize doğru uzanan kayalık çıkıntı. * Dağın en yüksek yeri, tepesi. * Geminin baş tarafı.

KEREMPE BURNU
Batı Karadeniz kıyısında Cide Kazasının sınırları içinde kalan kara çıkıntısı.

KEREMPERVER
f. Kerem sâhibi. Eli açık, cömert. Mükrim.

KEREV
f. Örümcek, ankebut.

KEREVET
Tahtadan yapılan ve üzerine yatak veya minder konularak yatmağa ve oturmağa yarayan yüksekçe yer.

KERF
Hımarın, bevlini koklayıp başını yukarı kaldırması.

KERH
İğrenme, hoşlanmayıp tiksinme. * Zorlama. * Bir şey sonradan nâ-hoş ve kerih olmak.

KERH
Bağdat şehrinde bir mevziin adı.

KERHEN
İstemiyerek, tiksinerek, zoraki.

KERÎ
Kazmak.

KERÎ
f. Örümcek ağı. * Sağırlık, duymazlık, işitmezlik.

KERİBE
(C.: Kerâyib) Katı, sert.

KERİH
İğrenç, tiksindirici. * Muharebe ve cenkte olan şiddet. * Pis, çirkin, fena şey. * Nefse kerahetlik vercek kabahat.

KERİHE
(C.: Kerâih) Nefret edilecek, iğrenç şey.

KERİHET
Harpte şiddet. * Zahmetli ve meşakkatli olan.

KERİH-ÜL MANZAR
Görünüşü ve manzarası çirkin ve iğrenç.

KERİH-ÜN NEFES
Nefesi ve ağzı pis kokan.

KERİM
Her şeyin iyisi, faydalısı. Kerem ile muttasıf olan, ihsan ve inayet sâhibi. Şerefli ve izzetli. Muhterem, cömert, müsamahakâr. (Kur'an-ı Kerim tâbirindeki kerim; muazzez, mükerrem mânâsınadır. Kur'an-ı Kerim'de bu kelime 27 defa geçer ve ancak iki defa Cenab-ı Hak hakkında kullanılmıştır.)

KERİMANE
f. Kerim olana mahsus hâlde. Lutfederek. Kerime hâs bir suretde.

KERİME
Kız evlâd. * Kendine ikram edilmiş kimse. Şerefli. * Güzide, seçkin, kıymetli şey. * Vücudun kıymettar yerlerinden her biri.

KERİR
Boğulmuş ses gibi bir ses.

KERİŞ
(C.: Küruş) İşkembe.

KERİYY
Kiraya veren veya kiraya alan. (ikisine de ıtlak olunur.)

KERİZ
Yoğurtan yapılan keş.

KERKEÇ
Eskiden muhasara olunan kaleleri tazyik etmek ve top ve tüfekle dövmek için dışarısına yapılan kule ve tabyalar.

KERKER
Karındaş sığır.

KERKERE
Tavuğa çağırmak. * Rüzgârın bulutu toplayıp dağıtması.

KERKES
f. Akbaba (kuş).

KERKESE
Tereddüt etmek, karar verememek.

KERKÜZ
f. Delil, işâret, alâmet.

KERM
(C.: Kürum) Bağ kütüğü. Asma, üzüm çubuğu.

KERMARİK
Ilgın ağacının koruğu.

KERME
Etli ve yuvarlak olan uyluk başı.

KERNAF
(C.: Kerânif) Hurma ağacının budaklarının aslı. (Kesildikten sonra ağacında bâki kalır.)

KERNAFE
(C.: Kürnüf) Dibinden kesilmiş olan hurma ağacının budakları.

KERNEBE
Zengin kadın.KERR : Çekilerek yeniden hücum etmek. * Birşeyden vazgeçtikten sonra tekrar ona, o işe yönelmek. * Devlet. * Gemi halatı. * Hurma ağacına çıkmakta kullanılan urgan.

KERR U FERR
Muharebede geri çekilerek tekrar hücum etmek.

KERRAM
Bağcı.

KERRAR
Harpte, çekilip tekrar saldırmak. Döne döne saldırmak.

KERRAT
Kerreler. Defalar. Çarpım cetveli.

KERRAZ
Çobanın torbasını veya dağarcığını taşıyan kuvvetli boynuzsuz koç.

KERRE
Bir defa. Bir adet. Bir.

KERREMALLAHU-VECHEHU
Allah vechini mükerrem kılsın, meâlinde dua olup Hz. Ali (R.A.) hiç putlara secde ve ibadet etmediği ve çocukluktan beri Allah'a secde ettiğinden, onun ismi anıldığında hürmeten söylenir. (Bak: Aliyy-ül Murtaza)

KERRETAN
Sabah ve akşam.

KERRUBÎ
Meleklerin büyüğü.

KERRUBİYYUN
(Mukarrebûn) Sadece ibadetle meşgul olan melekler. Allah'a en yakın olan melekler. Büyük melekler. Kerubiyyun yalnız hamele-i arştır diyenler olduğu gibi, Kerrubiyyun diyenler de olmuştur. Aslı Kerubiyun'dur.

KERRUS
Büyük başlı.

KERS
Kadının hayız görmesi. * Cebretmek, zorlamak.

KERŞ
Karın. * İşkembe. * Topluluk, cemaat. * Kişinin çoluk çocuğu veya küçük evlâdı.

KERŞA
Karnı büyük kadın. * Parmakları kısa düz taban.

KERŞEB
Yaşlı, ihtiyar. * Hali kötü olan kimse. * Kalın ve uzun nesne. * Arslan. * Çok yiyen, obur.

KERUB
Allah'a en yakın olan melekler.

KERUBİYYUN
(Bak: Kerrubiyyun)

KERV
Top oynamak. * Kapı içini taş ile örmek.

KERVAN
f. Birbirini takib ederek giden insan veya hayvan sürüsü. Kafile ve hey'etle giden yolcular takımı.

KERVAN
(C: Kirvân-Kerâvin) Balıkçıl kuşu.

KERVANSARAY
Büyük yollarda kervanların konaklamalarına mahsus büyük hanlar. (Selçuklular ve Osmanlılar devrinde hayır eseri olarak yaptırılmışlardı.)

KERY
Kazmak.

KERYAN
Uyuyan kişi, nâim.

KERYE
Tam olmak, tamam olmak.

KES
f. İnsan. Kişi.

KE'S
Çanak. * Kadeh. Dolu kadeh.

KES'
El veya ayak ile bir nesnenin arkasına vurmak. * İttibâ etmek, tâbi olmak. * Yemen'de bir kabile adı.

KES'
Uzun olmak. * Çok olmak.

KESAD
Alış veriş durgunluğu. Kıtlık. Eksiklik. Verimsizlik.

KESAFET
Bulanıklık. Kir. Açık veya berrak olmamak. * Kalınlık, yoğunluk, kesiflik, koyuluk. Şeffaf olmamak.

KESAFET-İ NÜFUS
Nüfus çokluğu, nüfus yoğunluğu, nüfus kalabalığı.

KESALET
Tembellik. Üşenmek. Uyuşukluk. Rehâvet.

KES'AM
Pars (canavar).

KESAN
f. Adamlar. İnsanlar. Kişiler.

KESANE
f. İnsan gibi. İnsana yakışır şekil ve surette.

KESB
Kazanç. Çalışmak. Sa'y ve amel ile kazanmak. Elde etmek. Edinmek. Kazanç yolu. * Fık: Bir insanın kendi kudret ve iktidarını bir işe sarfetmesi.

KESBÎ
Çalışmakla kazanılan. Sonradan elde edilen. Doğuştan olmayan. Vehbî olmayan.

KESB-İ KUDRET
Kudret ve kuvvet kazanma.

KESB-İ MUÂREFE
Bir mevzuda çalışarak ihtisas sahibi olmak. Birbinini tanımak ve alışmak.

KESB-İ SERVET
Para kazanma.

KESB-İ ŞER
şerli bir işi işlemek veya o işe âlet olmak yahut da tarafdar olmak.

KESB-İ VUKUF
Haberi olma. Vukuf sahibi olma. Bilgi edinme.

KESD
Davarı üç parmakla sağmak. * Bir şeyi dişiyle kesmek.

KESE
Kısa yol, kestirme yol. * Mc: Mali iktidar, servet. (Para kesesi manasında olan kelime için Bak: Kise)

KES'E
Bitmek. * Yüksek olmak.

KESEB
Yakınlık, kurbiyet.

KESEL
Tembellik. Uyuşukluk. * Yorgunluk. * Ağırlık.

KESELAN
Tembellik. Yorgunluk. Uyuşukluk.

KE'SEN DİHAK
(Kulpsuz) dolu kadehler.

KESER
Hurma çiçeği.

KESES
Alt dişleri çenesiyle çıkmak. * Dişleri kısa olmak.

KESF
(Güneş veya Ay) ışığını kesme. * Görünmez olma. * Kesmek. * Yaramaz olmak.

KESH
Aksaklık.

KESÎ
f. Bir kimse.

KES-İ BÎKESAN
Kimsesizlerin yardımcısı.

KESİB
Kum tepesi.

KESİD
Sürümsüz, geçmez, aranmaz. Bayağı, aşağı.

KESİF
Koyu. Çok sık ve sert. Şeffaf olmayan.

KESİL (KESLÂN)
(C.: Küsâlâ) Tenbel kimse.

KESİR
Çok. Bol. Kesret üzere olan. * Türlü. Çeşitli.

KESİR
(C: Kesrâ) Parçalanmış, dağıtılmış. Kırılmış.

KESİR-ÜL AHBÂB
Tanıdıkları, bildikleri çok olan.

KESİR-ÜL EVLÂD
Çocukları çok olan. Evlâdı kesir olan.

KESİR-ÜL MÂL
Malı mülkü çok olan. Serveti fazla olan. Zengin.

KESİR-ÜL VUKU'
Sık sık olan, çok vuku bulan.

KESİS
Titremek. Deprenmek. * Eğrilik.

KESİS
Hurma şarabı. * Darı bozası. * Arapların taş üstünde kurutup ve dövüp azık edip yedikleri et.

KESİSA
Avcıların tuzağı.

KESKESE
Söylerken sin'i kef'e tebdil edip sin yerine kef okumak. * Çabuk kesmek.

KESLAN
Uyuşuk, tembel, gevşek. Yorgun.

KESM
Doldurmak. * Ağzına alıp kırmak.

KESM
(C: Ekâsim) Bir şeyi eliyle parmaklamak. * Çok miktar atlar.

KESR
Kırmak. Parçalamak. Parçalara ayırmak. * Mat: Bir bütünün parçalarından her biri.

KESRA
(C: Ekâsire) Acem meliklerinin lâkabı.

KESRE
Kur'an-ı Kerim yazısında harfin altına konarak, o harfi "İ" veya "I" diye okutan ve bir adı da "esre" olan işâret.

KESRE-İ HAFİFE
İ diye okunan kesre.

KESRE-İ SAKİLE
I diye okunan kesre.

KESRET
Çokluk, sıklık. * Bir şeyin ekserisi ve muazzamı. Bolluk. (Bunun zıddı kıllettir)(Hayat, kesrette bir çeşit tecelli-i vahdettir. Onun için ittihada sevkeder. Hayat, bir şeyi her şeye mâlik eder. M.)(...Hem bütün âlemlerin Rabbi kesret tabakatında vahdaniyeti ilân etmek istemesine mukabil; en azamî bir derecede bütün merâtib-i tevhidi ilân eden, yine bizzarure O Zâttır. S.) (Bak: Tefekkür)

KESRET-İ ETBA'
Tâbi olanların çokluğu. Tarafdarların kesretli oluşu.

KESRET-İ NUKUD
Para çokluğu.

KESR-İ ÂDİ
Ondalık olmayan kesir. Bayağı kesir. Meselâ: 3/8, 7/20 gibi.

KESR-İ ÂŞÂRİ
Ondalık kesir. Mahreci (paydası) 10 veya 10'un her hangi bir kuvvetinden ibaret olan kesir. Meselâ: 0,15 - 0,007 gibi.

KESR-İ HÂTIR
Hatır kırma.

KESS
Alt dişleri çenesiyle çıkmak.

KESS
Sakal kıllarının sık ve kıvırcık olması.

KESSARE
Çoğaltan. Artıran.

KESTEL
itl. Küçük kale. Hisarcık.

KESUB
Çok kazanan ve kesbeden.

KEŞ
f. (Keşiden) Çekmek fiilinin emir kökü. Birleşik kelimeler de yapılır. Meselâ: Cefâ-keş $ : Cefâ çeken. Esrar-keş $ : Esrar çeken, esrar içen serseri.

KEŞ
Akılsız, kolay aldanır. Ahmak.

KEŞ
Yoğurt peyniri, yağsız âdi peynir.

KEŞ'
Kalb sıkıntısına uğrayıp huzursuz olmak.

KEŞAH
Bir hastalık. (İnsanın böğrüne vâki olur da dağlarlar.)

KEŞAKEŞ
f. Münâkaşa, çekişme. * Keder, hüzün, tasa, gam.* Sıkıntı, felâket, ıztırab. * Tereddüt, kararsızlık. * Pehlivanların birbirleriyle mücâdeleleri. * İki kişinin, bir şeyi birer uçlarından tutup, her birinin kendine doğru çekmesi.

KEŞAN
(Keş. C.) f. Çekenler, çekiciler. * Çeken, çekerek. Çeke çeke.

KEŞAN
Zincirden yular.

KEŞAN BER KEŞAN
Çeke çeke, zorla sürükleye sürükleye götürerek.

KEŞAN KEŞAN
f. Sürükleye sürükleye, zorla çekerek götürerek.

KEŞAVERZ
f. Ekinci, çiftçi. Ekinlik.

KEŞE'
Kebap yapmak. * Yemek. * Çok dolu olmak.

KEŞEF
f. Kaplumbağa.

KEŞEF
Alın saçının ve kâkülün dâire şeklinde yukarı doğru devrik olması.

KEŞENDE
f. "Çeken, çekici" mânalarına gelir ve birleşik kelimeler yapmakta kullanılır. Meselâ: (Mihnet-keşende: Mihnet çeken.) * Dayanan, tahammül eden, mütehammil.

KEŞF
Açmak. * Olacak bir şeyi evvelden anlamak. Gizli kalmış bir şeyin Cenab-ı Hak tarafından birisine ilham olunması ile o gizli şeyin meydana çıkarılması.

KEŞFÎ
Keşifle alâkalı.

KEŞF-İ RÂZ
f. Gizli bir şeyi meydana çıkarmak, açıklamak. * Sır toplamak, casusluk etmek.

KEŞFİYAT
(Keşf. C.) Keşifler. Bulup meydana çıkarılan şeyler. * Cenâb-ı Hakkın ihsan ve ilhamı ile evliyâullahın, hususan evliya-ı izâm hazeratının ve hasseten Kur'ân-ı Hakimin irşadı ile ve feyzi ile Rüesâ-i Evliyâ ve Server-i Kâinat olan Peygamberimiz Resul-i Ekrem (A.S.M.) Efendimizin dersi ile ferd-i ferid-i a'zam makamının zirve-i âlisine yükselen büyük hâdinin vâkıf oldukları mâziye, hâle, istikbale müteallik, kevni, mânevi sırlar, keşifler. (Z. Gündüzalp)(S - "Keşfiyat-ı fenniye ve fünun-u hâzıra eski insanlara meçhul ve gayr-i me'luf olduğundan, onları onlara ders vermek hatadır." diyorsun. Bilhassa âhirete ait ahval gibi müstakbeldeki nazariyat da böyle değil midir? Onlar da bize meçhul ve gayr-i me'lufdurlar. Onlardan bahsetmek ne için hata olmuyor?C - Müstakbeldeki nazariyat, bilhassa âhirete ait ahvale hiç bir cihetle hiss-i zâhiri taalluk etmemiştir ki, o hissin hilâfını söylemek şaşırtma olsun. Binaenaleyh, o gibi şeyler, dâire-i imkândadırlar. Öyle ise, onlara itikad ve onlar ile itmi'nan peyda etmek mümkündür. Öyle ise, o gibi şeylerin hakk-ı sarihi, onları tasrih etmektir. Lâkin keşfiyat-ı fenniye; eski insanlara göre, imkân ve ihtimal dairesinden çıkıp, muhal ve imtina derecesine girmişlerdir. Çünkü gözleriyle gördükleri şeyler, onlarca bedahet derecesine girmekle, onun hilâfı onlarca muhaldir. Öyle ise, onların hissiyatına hürmeten, o gibi mes'elelerde belâgatın iktizası, ibham ve ıtlaktır ki, onlara bir şaşırtma olmasın. Fakat Kur'ân-ı Kerim, irşadını noksan bırakmamıştır. Bu zamanın fencilerini de istifadeden mahrum etmemek üzere, çok karine ve emareleri vaz'iyle, hakikatlara işaretler yapmıştır.Ey insafsız! Seni insafa davet ediyorum. Bir kere $ olan meşhur düsturu nazara almakla, zamanlariyle muhitlerinin müsaadesizliğini düşünerek, telâhuk eden binlerce efkârın neticelerinden doğan şu keşfiyat-ı fenniyeyi o zamanlardaki insanların kafa mideleri alıp hazmedemediklerine dikkat edersen anlayacaksın ki; Kur'an-ı Kerim'in o gibi meselelerde ihtiyar ettiği ibham ve ıtlak yolu, ayn-ı belâgat olduğu gibi, yüksek i'cazını da isbata âşikâr bir delil olduğunu gözün kör değilse göreceksin. İ.İ.)

KEŞFİYAT-I FENNİYE
Fen ve ilmin keşifleri. (Telefon, radyo, uçak gibi.)

KEŞF-ÜL KUBUR
Kabirdeki ölünün hâlinden anlamak. Ölünün azab çekip çekmediği ve sair bazı hususların bâzı veli kimselerce bilinmesi.

KEŞHAN (KİŞHÂN)
Deyyus.

KEŞİDE
f. Çekilen, çekilmiş. Çekmek. * Tartılmış. Dizilmiş. Tertibedilmiş. Yazılmış.

KEŞİDE-KAMET
f. Uzun boylu.

KEŞİH
(C: Küşuh) Perâkende olmak, parça parça dağılmak. * Böğür. * Cânip, taraf.

KEŞİŞ
f. Papaz. Manastır rahibi. (Arabçası: Kıssis)

KEŞİŞ
Ayı avazı. * Deve avazı.

KEŞİŞÂN
(Keşiş. C.) Papazlar, manastır rahibleri.

KEŞİŞÂNE
f. Keşişe yakışır yolda. Papaza uygun şekil ve surette.

KEŞİŞHÂNE
f. Kilise, manastır.

KEŞK
Kavi, kuvvetli, sağlam. * Kabuğu çıkmış arpa. * Arpa suyu. * Yoğurt keşi.

KEŞKEK
Haşlandıktan sonra kurutulmuş buğday.

KEŞKEŞE
Şin harfini kef gibi okumak. * Yılan ötüşü.

KEŞMEKEŞ
f. Kararsızlık. Karışıklık. Tereddüd. Kavga. Çekişme.

KEŞNİ
f. Koruluk, orman.

KEŞR
Gülünce dişlerin görünmesi.

KEŞŞAF
Keşfeden. Gizli şeyleri bulup meydana çıkaran. * Meşhur bir tefsir ismi. * İzci.

KEŞT
Soymak. * Keşfetmek. * Fazlalığı kesmek. Koparmak. * Açmak. Deriyi yüzmek. * Yüzden perdeyi kaldırmak.

KEŞT
Seyir ve temâşâ etmek. Gezmek. * Hanzale.

KEŞTÎ
f. Gemi, sefine.

KEŞTÎBAN
f. Gemici, kaptan.

KEŞTÎGÂH
f. Liman. Gemilerin barındığı yer.

KEŞTÎGER
f. Gemi yapan veya tamir eden kimse.

KEŞTÎ-İ GAM
Gam gemisi. * Mc: Bu dünya.

KEŞTÎNİŞİN
f. Gemide oturan. Gemide bulunan kimse.

KEŞTİTE
Yuvarlak karpuz.

KETAİB
(Ketibe. C.) Askerler, neferler, erler. Alaylar, birlikler.

KETB
Yazma. * Toplama, cem'etme. * Dikme.

KETD (KİTD)
Bir yıldız adı. * Omuzlar ile sırt arası.

KETEBE
Kâtibler. Yazıcılar. * Bir hattatın yazdığı eserinde imza yerinde "Ketebehu; Onu yazdı" mânasında kulllanılır.

KETER
(C: Ektâr) Kadr, mertebe, derece.

KETF
Omuz. Omuz kemiği. * Parça parça kesmek ve bağlamak.

KETH
Kesbetmek. Çalışmak, kazanmak. Amel ve sa'yetmek.

KETİB
Dikici, diken.

KETİBE
Asker bölüğü. Ordudan ayrılmış toplu alay. Düşmana çapul eden birkaçyüz kişilik süvari kolu.

KETİBEPERVER
f. Askeri koruyan ve seven. Asker yetiştiren.

KETİF
(Kitf-Ketef) (C.: Ektâf) Omuz. * Kürek kemiği, omuz küreği.

KETİFE
Hased. * Kapıya çakılan yassı büyük demir kilit.

KETİT
Deve avazı. * Sığır avazı.

KETİTE
Sinir.

KETİZ
Yemeği çok yeyip karnını iyice dolduran kişi.

KETKAT
Kelâmı çok olan, sözü çok olan, fazla konuşan.

KETKETE
Kahkaha derecesinden azca gülmek. * Toy kuşunun sesi.

KETM
Saklamak. Gizlemek. Sır tutmak. Söylememek.

KETM-İ ESRÂR
Sırları saklama.

KETM-İ NÜFUS
Kendini göstermeme. Saklama.

KETN
Kir, pas.

KETT
Zayıf vücutlu kimse. * Mal kazanıp yığan.

KETTAN
Keten.

KETUM
Sır saklayan. Herkese her şeyi konuşmayıp sırrını belli etmiyen. * Her şeyi gizleyen.

KETUMANE
f. Ketum olup ağzı sıkı olan, herşeyi söylemiyen kimseye yakışır surette.

KETUMİYYET
Ketumluk. Ağız sıkılığı. Sır vermemeklik.

KEU'
Korkak olmak.

KEÛD
Meşakkatli sarp yokuş.

KEV'
Vurmak. * Korkmak.

KEV'A
Eli bileğinden eğri olan kadın. (Müz: Ekvâ)

KEVA'
Bileğin çıkması. * Bilek kemiği.

KEVAHİL
(Kâhil. C.) Sırtlar, arkalar. * Gayretsizler, uyuşuklar, tembeller.

KEVAHİN
(Kâhin. C.) Kâhinler. Falcılar. Gaibten haber verenler. * Alimler.

KEVAİB
(Kâib. C.) Yeni yetişmiş turunç memeli kızlar.

KEVAKİB
(Kevkeb. C.) Yıldızlar.

KEVAKİB-ŞİNÂS
f. Müneccim.

KEVALİK
Kısa boylu.

KEVAR(E)
f. Meyve veya üzüm küfesi. * Bal arısı gömeci, petek. * Geceleri havada peyda olan bulut. Sis.

KEVD
Yakın olmak.

KEVDEN
(C.: Kevâdân) Semerli at. * Akılsız, ahmak, düşüncesiz.

KEVH
Gâlip olmak.

KEVKEB
Yıldız. * Parıldamak.

KEVKEBE
Necim, yıldız. * İnsan cemaatı. Süvari alayı.

KEVKEBE
f. Fevkalâde tantana. İhtişam, debdebe, şöhret.

KEVKEBÎ
Yıldıza ait, yıldızla ilgili.

KEVKEB-İ DERRÎ
Parlak yıldız.

KEVLAN
Kandıra adı verilen ot.

KEVLEM
Fülfül denilen karabiber cinsi.

KEVMA
Büyük ökçeli dişi deve.

KEVMAH
Dübürü büyük kimse.

KEVME
Küme.

KEVN
Hudus. Varlık, var olmak. Vücud, âlem, kâinat. Mevcudiyet.

KEVN Ü FESÂD
Var olup sonra bozulmak.

KEVN Ü MEKÂN
Kâinat, âlem, dünya.

KEVNEYN
İki âlem. Dünya ve Ahiret.

KEVNÎ
Oluşa ait ve müteallik. Kâinat ilmine dair. Varlıkla alâkalı.

KEVNİYYAT
Kâinat ilmi, kozmoloji. * Mevcudat, varlıklar. Vücuda gelmeler.

KEVR
Devretmek, dönmek. * Sarık sarmak. Tülbend sarmak. * Bir yerde toplanmış olan develer. * Çokluk, bolluk, ziyadelik. * Mukül dedikleri darı cinsi.

KEVS
(C.: Ekvâs) Pabuç.

KEVSEC
Köse kişi. * Testere gibi hortumu olan bir balık cinsi.

KEVSEL
Geminin kıç tarafı.

KEVSER
Kıyamete kadar gelecek Âl, Ashâb, Etbâ' ve onların iyilikleri, hayırları. * Bereket. * Kesretten mübâlağa. Çokluğun gayesine varan şey. Gayet çok şey. * Pek çok hayır. Hikmet, ilim. Kur'an, İslâm, tevhid. İlm-i Ledün. Ma'rifetullah. * Cennet ırmaklarının kaynakları. * Cennet'te bir havuz veya nehir.

KEVSER SURESİ
Kur'an-ı Kerim'in 108. Suresi.

KEVTER
Fülfül dedikleri karabiber cinsi.

KEY
Eski Acem pâdişahlarının nâmıdır.

KEY
Arapçada muzari fiilini nasbeden (son harfini üstün okutan) ve "İçin, tâ ki, hangi, nasıl?" yerinde kullanılan harf. (Bak: Huruf-i nâsibe)

KEY
f. Ne vakit, ne zaman? (Soru için kullanılır.)

KEY'
Yaramaz gönüllü olmak.

KEYAN
(Key. C.) f. şahlar, hükümdarlar, keyler, hakanlar.

KEYANÎ
f. Şaha ait. Hükümdarla alâkalı.

KEYD
Tuzak. Kötülük, hile. * Men'etmek. * Kusmak. * Çakmağın tezce ateşi çıkmayıp geçmek. * Cenk etmek, dövüşmek. * Karganın ötmesi.

KEYF
Afiyet, sağlık, sıhhat. * Memnunluk, hoşlanma. * Neş'e, sevinç, sürur. * Mizaç, tabiat. * İstek, taleb, arzu, heves.* Gönül açıklığı.

KEYFE
Arabçada sual cümlesinin başına gelir. "Nasıl? Nice?" mânalarınadır.

KEYFE HÂLÜK
Hâlin nasıl? Nasılsın?

KEYFE METTEFAK
Hangisi olursa. Nasıl rast gelirse.

KEYFEMÂ
Her nasıl?

KEYFEMÂ YEŞÂ'
Nasıl isterse, istediği gibi.

KEYFER
f. Karşılık, mukabil. * Mükâfat veya ceza.

KEYFÎ (KEYFİYYE)
Keyfe, arzuya bağlı. İsteğe âid ve müteallik.

KEYFİYYET
Bir şeyin esâsı ve iç yüzü. Nasıl olduğu ciheti. * Kalite. Madde. (Kemmiyetin zıddıdır.)

KEYHAN
f. Dünya, arz.

KEYL
Ölçme. * Kile. Hububat ölçüsü. Ölçek.

KEYLEKAN
Bir pırasa cinsi.

KEYLÎ
Kile ile ölçülen şeyler.

KEYLUS
Hazmı kolay olan gıda.

KEYMUS
yun. Yiyecek ve içecek maddelerin midede hazmolunup erimesinden hâsıl olan bir sıvıdır ve kana karışır.

KEYNUNET
Varlık, var olma.

KEYS
Yaramaz huylu kişi.

KEYS
Zekâ, kavrayış, anlayış, idrâk.

KEYSAN
Ayakla bir kimsenin dübürüne vurmak. * Özür, mâzeret.

KEYSANİYYE
Revâfiz tâifesinden bir sınıf.

KEYSUM
Çok miktar olan kuru ot.

KEYT
(Keyte) şöyle, şöylece, kezâ.

KEYUL
Muharebe gününde dizilen safların son safı.

KEYVAN
f. Satürn (Zuhal) gezegeni.

KEYY (KEYYE)
Adama veya davara yapılan nişan. * Yarayı dağlama.

KEYYAL
Kile ile ölçen kimse. Kileci.

KEYYEFE
(Tekyif. den mâzi fiili) İnceleyip iç yüzünü bildi, idrak etti manasınadır.

KEYYİS
(Keyyise) Akıllı, anlayışlı, kiyasetli, idrakli, zeki. * Zarif.

KEZA
Böyle, böylece. Bu dahi öyle.

KEZALİK
Bunun gibi. Böylece. Bu da böyle.

KEZAME
(C.: Kezâyim) İki kuyu arasındaki yarıklar ve delikler. (Su birinden birene akar). * Terazi iplerinin kendinde toplandığı halka.

KEZAN
Küfeki taşı.

KEZAZ
(Kezazet) Hadden tecavüz etmek, haddini aşmak. * Tıb: Nefes alamıyacak derecede mide dolgunluğu.

KEZAZE
Kuruluk, münkabız olmak, kabızlık.

KEZB
Tırnakta görünen beyazca yer.

KEZBERE
Kanbel otu. * Baldırıkara otu.

KEZEB
(Kezub. C.) Yalancılar.

KEZÎM
Öfke ve kızgınlığını yenen.

KEZKAZ
Tez tez yürümek, hızlı hızlı gitmek.

KEZKEZ
Kenger otu zamkı.

KEZKEZA
Kırbanın dolu olması.

KEZKEZE
Çok fazla kırmızılık.

KEZM
Bir şeyi ağzına alıp ön dişiyle kırmak. * Burnun kısa ve yüksek olması. * Parmakları kısacık olmak. * Atın dudaklarının kaba ve kısa olması.

KEZM
Kızgınlığı yenme. Öfke ve hiddeti meydana çıkarmama. * Men'etmek, engel olmak. * Hapsetmek. * Nefesin çıktığı yer.

KEZMA
Parmakları kısacık olan kadın.

KEZMAZİC (KEZMÂZİL)
İlgın ağacının koruğu.

KEZUB
Çok yalancı, aldatıcı. Daima yalan söyleyen.

KEZUM
Sükut etmek. Susmak.

KEZV
Çokluk, kesret, fazlalık.

KEZV
Çok olmak.

KEZZ
Dar. * Münkabız, katı.

KEZZ
Boğazına çıkana kadar yemek. * Çok yemekten dolayı ağırlaşmak.

KEZZAB
Yalancı. Çok yalan söyleyen.

KEZZAB-I BÎ-HİCAB
Utanmaz ve hayâ etmez yalancı.

KEZZE
Katı sesli. * Kısa.

KIBAB
(Kubbe. C.) Kubbeler. Tepesi yarım küre şeklinde olan binâ damları.

KIBAH
(Kabih. C.) Çirkinler, kabihler.

KIBAL
(Bir yazıyı) karşılaştırma, mukabele etme. * Pabucun ayak üstüne gelen yeri.

KIBAL(E)
Ebelik bilgisi ve işi.

KIBB
Kişinin arkasında yumrulanan kemik.

KIBBE
(C.: Kıbbât) Kırkbayır adı verilen karın.

KIBEL
Yan, taraf, yön, cihet, cânib.

KIBLE
Kâbe-i Muazzamanın bulunduğu Mekke-i Mükerreme ciheti. Kıble tarafı, güney. * Cenubdan esen rüzgâr.

KIBLEGÂH
f. Kıble tarafı. Kıblenin bulunduğu yer.

KIBLENÜMA
(Kıblenâme) f. Kıblenin tâyinine yarayan pusula. Cihet ve yön gösteren âlet.

KIBS
Çok adet, çok miktar.

KIBT
Mısır'ın eski yerli halkı.

KIBTÎ
(C.: Kabâti) Kıbt soyundan olan. Çingene. * Çingene ile alâkalı.

KIBTİYAN
(Kıbti. C.) Kıbtiler, çingeneler.

KIDAD
Perâkende olup dağılmak.

KIDAH
Temrensiz ok.

KIDD
Kayış.

KIDDE
Tarikat. * Bölük.

KI'DE
Halı. * Bir oturma tarzı.

KIDEM
Öncelik ve eskilik. * Evveli bulunmamak. Ezeli olmak. * Başkasından daha önce olmak. Zamanca daha evvelki olmak. Rütbece daha yüksek olmak. * Cenab-ı Hakkın "Kıdem" sıfatı, yâni; ebedî ve ezelî oluşu.

KIDEMEN
Kıdemce, kıdem yoluyla.

KIDN
Havan. * Kadının mahfe içinde kendisi için koyup sakladığı giyim eşyası.

KIDR
(C.: Kudur) Çömlek, tencere ve kazan gibi, yemek pişirmeye mahsus kaplar.

KIDVE
İlimde ileri olup kendisine uyulan. Kendine itimad edilip ardınca gidilecek olan.

KIFAR
Çöller. Susuz, otsuz yerler.

KIFVE
Kuyruk. * Fuhuş sözle iftira etmek.

KIHF
(C.: Akhâf) Kafatası. Beynin, içinde bulunduğu kafa kemiği.

KIL'
(C.: Kılâ) Gemi kanadı. * Eyerde oturmayan kimse.

KIL Ü KAL
(I ve A, uzun okunur) Dedikodu.

KILA'
(Kal'a. C.) Surlar, kaleler, hisarlar.

KILAA
Yelken.

KILADE
Gerdanlık. Boyna takılan kıymetli şey. * Akarsu.

KILAFET
Gemi ziftleme san'atı. Kalafatlık.

KILÂ-İ RASİNE
Sağlam kaleler. Muhkem surlar.

KILAVUZ
Yol gösteren, rehber. * Vapurlara yol gösteren. * Bazı hayvan katarlarının önüne düşüp, onları sevkeden hayvan. * Eskiden evlenme işlerine vasıtalık eden kadınlar. * Düşman hakkında mâlumât edinmek için ordu hizmetinde kullanılan kişiler. * Okçuluk müsabakalarında ilk atılan ok.

KILDE
Yağ tortusu.

KILEVB
Kurt, zi'b.

KILHIM
Yaşlı hayvan.

KILIBIK
Karısının sözünden çıkmayan erkek. Karısının baskısı altında olan adam.

KILKAL
Hareket ettirmek.

KILKIL
Siyah tohumlu bir ot.

KILLE(T)
Titremeğe benzer bir hâlet ki hiddet vaktinde ârız olur. * Azlık. Nâdirlik. Kıtlık.

KILLET-İ NUKUD
Para darlığı. Para sıkıntısı.

KILLÎB
Eski kuyu. * Kurt.

KILS
(C.: Kulus) İftira etmek. * Atmak. * Liften yapılmış kalın ip. * Kusmak. * Kap dolup dökülmek.

KILV
Yeyni eşek. * Çelik oyunu oynamak.

KILYAN
Beyaz nohut.

KIMAH
Sudan başını kaldırmak.

KIMAR
Kumâr.

KIMAT
Örtü, sargı. Sarılacak bez. Beşik bağırdağı. * Keserken koyunun ayağını bağlamada kullanılan ip.

KIMATR
Eşya veya kitab saklanan yer. Kitaplık.

KIMCAR
Bıçak kını.

KIMIZ
Ekşimiş kısrak sütü.

KIMKIM
İyi cins olmıyan kuru hurma.

KIMME
(C.: Kumem) Boy, kamet. * Beden. * Başın tepesi. * Dağ tepesi. * Her şeyin yükseği. * İnsan cemaati, topluluk.

KIMT
Kamıştan yapılan evlerin kamışlarını bağladıkları ip.

KINA
Râzı olmak, kabul etmek.

KINA
Burnun ortası yumru olmak. * Hurma salkımı.

KINA'
Başörtüsü, eşarp. Örtü, yaşmak, peçe, nikâb. * İçinde hediye gönderilen tabak.

KINAF
Büyük burunlu kişi.

KIN'AR
Dağ keçisinin semiz ve büyük olanı.

KIN'AS
Büyük deve.

KINDÎD
şarap, hamr.

KINKIN
Yol gösterici, kılavuz. * Bir cins çekirge. * Yer altındaki suyun miktarını bilip kazan kimse.

KINN
(C.: Aknân-Akınne) Köle.

KINNARE
Mezbaha.

KINNE
(C.: Kinen) Hurma lifinden yapılan urganın sağlam ve dayanıklı olması. * Dâne çadırı dedikleri ot. * Bir nevi devâ.

KINNEB
Kendir otu. * Kınnap. İnce sicim.

KINNESRİN
Şam diyârında bir mekân adı.

KINNÎNE
Büyük şişe. * Şarap kabı.

KINS
Her nesnenin aslı ve bitecek yeri.

KINTAR
Belâ, meşakkat, zahmet.

KINTAR
(C.: Kanâtir) Yüzyirmi rıtıl veya yetmiş bin dinar. * Çok mal. * Bir sığır derisi dolu altın ve gümüş.

KINVE (KUNVE)
Koyunu döl için saklamak.

KIPTİ
Avrupanın bazı cihetlerine Hintten gelerek yerleşen çingenelere verilmiş isim. Çingene.

KIRA
Konaklık etmek. * İhsan etmek.

KIRA'
Cimâ etmek. * Sağlam, muhkem. * Şiddetli.

KIRAAT (KIRAET)
Okuma. Düzgün ve çabuk okuma. * Okuma kitabı. * Fık: Namazda Kur'an-ı Kerim'den bir miktar okumak.İnsan bir yazıyı ya kendi kendine yahut başkasına dinletmek üzere okur. Hususi mütâlaa nasıl olsa olur. Fakat dinletmekten maksad, anlatmak olduğu için o yolda okumanın dikkat edilecek bâzı noktaları vardır.Bir eser mensur ise onu okumağa Kırâet, manzum ise inşâd denir. Gerek kırâet, gerek inşâd: Mihânikî, mantıkî, bediî diye üçe ayrılır. (Bak: Bediî kıraet, İnşad, Mantıkî kıraet, Mihanikî kıraet)

KIRAATHANE
Müşterilerine gazete, mecmua ve kitap gibi şeyleri bulunduran geniş ve içi döşenmiş kahvehane.

KIRAAT-I SEB'A
Kur'an-ı Kerim'i yedi türlü okuma tarzı. Mâna değişmemek üzere Kur'an-ı Kerim Kureyş, Huzeyl, Havâzin, Kinane, Sakif, Temim ve Yemen lehçeleriyle "sırat, mâlik, cibril" gibi kelimelerin yedi türlü okunmasına denir. * Yedi türlü okuma.

KIRAB
Kılıç veya bıçak kını.

KIRAF
Cima etmek. * Karışmak.

KIRAĞI
(Bak: Şebnem)

KIRAM
Nakışlı perde. * Duvara tutulan örtü. * Çarşaf.

KIRAN
(C.: Kırânât) Yakınlık, mukarenet. * Ayrı iki şeyin birleşmesi. * İki gezegenin bir burçta bulunması.

KIRAR
Davarın yaşını anlamak için dişine bakmak.

KIRAT
Dirhemin onaltıda birini ifade eden eski bir ağırlık ölçüsü.

KIR'AV
Çorak tarla.

KIRBA
(C.: Kıreb-Kırebat) Saka tulumu. Deriden su kabı. * Tıb: Çocuklarda karın şişmesi. * Süt tulumuna da kırba denir. * 13 bin dirhemlik veya 32 okıyyelik bir kab.

KIRBAN
Yakınlık. * Cimadan kinâye olur.

KIRD
Atılmış yünü andıran bulut. * Maymun.

KIRF
Kabuk.

KIRFE
Töhmet. * Ağaç kabuğu. * Darçın.

KIRGIZ
Türk Milletlerinden büyük bedevi bir kavim olup Asyanın kuzeybatısında ve Türkistanla Sibirya arasında, başka bir deyimle Türkistanın kuzey taraflarında ve Doğu Türkistanın kuzeyinde olarak Rusya ile Çin hududunda bulunuyorlar. Batı tarafındakilere Kırgız ve Kazak; Çin hududundakilere ise Kara Kırgız ismi verilmiştir. Kırgız ismi, kır kelimesinden mürekkeb olup; kır adamı yani göçebe demektir. Kırgız ve Kazaklar, Rusya'daki Volga Nehrinden Doğu Türkistan hududuna kadar geniş ve uzun bir mıntıkada bulunup cevelângâhları yaklaşık olarak 2,5 milyon kilometrekare genişliğindedir.Kırgız ve Kazaklar cinsiyet ve simaca Türklerden sayılıp; konuştukları dil, esasında Türkçe olduğu halde Moğolca bazı kelimeleri ve İslâm lisanı olan Arabî ve Farisîden alınmış tabirleri de vardır.

KIRİTİK
(Bak: Kritik)

KIRKANBAR
İçinde çok çeşitli şeyler bulunan yer veya kap. * Çok şeyler bilen kişi.

KIRKBAYIR
Geviş getiren hayvanların midelerinin bir bölümü.

KIRKIS
Küçük üvez.* Köpeği çağırmak. * Yüzük yapılan özlü balçık.

KIRLA
Bir kuş cinsidir ve sulardan balık avlar; derler ki su içine girdiğinde bir gözüyle üstünü gözler, bir gözüyle su içinde avını gözler. Gayet korkak bir kuştur.

KIRM
(C.: Kurum) Ulu şerif, şerefli kişi.

KIRMAZ
Beyaz ekmek.

KIRMETA
Kitapla satırların veya yürürken adımların birbirine yakınlığı.

KIRMÎD
(C.: Karâmid) Pişmiş kiremit.

KIRMİL
(C.: Karâmil) Azgın devenin yavrusu. * İki hörgüçlü deve.

KIRN
Korkak.

KIRNAK
Halayık, cariye, esir kadın.

KIRNAS
Doğan kuşunun, avının ardınca gitmesi.

KIRRA
Soğuk, berd. * Çok fazla susuzluk. * Akıllılık.

KIRRÎS
Sazan balığı.

KIRŞİB
Yaşlı davar. * Arslan. Çok yiyen, obur. * Uzun boylu kimse. * Kötü ahlâklı.

KIRTAB
Kafası üstüne yıkmak.

KIRTA'BE
Bez parçası.

KIRTALE
(C.: Kırtâl) Yemiş toplamakta kullanılan sepet.

KIRTAS
(C.: Karâtis) Kâğıt. Kâğıt tabakası, sahife. * Kâğıtçı.

KIRTASİYE
Kâğıt işleri. Kâğıtla alâkalı. Onunla yapılan muâmeleler.

KIRTIBİYY
Bir nevi oyun.

KIRTÎT
Zahmet meşakkat.

KIRVAN
Kafile, kervan. * Dünyanın her tarafı. Doğu ve batı.

KIRZAB
(C.: Karâzıbe) Keskin kılıç. * Hırsız.

KIRZAM
Saçma sapan şeyler konuşan. Manâsız sözler söyliyen kimse.

KIRZÎN (KİRZİN)
(C.: Kerâzin) Büyük balta.

KIS
Kıyas et, buna benzet, bununla ölç! mânalarına gelir ve bazı tâbirlerde geçer. Meselâ: (Ve kıs ala hâzâ: Bunun üzerine kıyas et.)

KISA'
(Kas'a. C.) Tabaklar, çanaklar, çömlekler.

KISABE
Kesicilik, kasaplık.

KISAR
(Kasir. C.) Kısalar. Kasr olanlar.

KISAR-I MUFASSAL
Kur'an-ı Kerim'de 99. sure olan Zilzal suresinden 114. olan Nas suresine kadar olan surelerdir.

KISAS
Kıssalar. Fıkralar. Hikâyeler.

KISAS
Cinayette ödeşmek. Bir suç işliyenin aynı şekilde cezalandırılması. Öldürme veya yaralanmada suçlu olana aynı şeyin yapılması. Suçsuz yere adam öldürene veya yaralayana şeriatın aynı cezayı tatbik etmesi.

KISASEN
Kısas yoluyla. Öldüren veya yaralayanı eşit şekilde cezalandırarak.

KISDE
(C.: Kusad) Bir şey kırıldığında herbir parçası.

KISIM
(Kısm) Bir parça, bölük, takım, kesim. * Kapalı avucunun alabildiği miktar.

KISIR
Çocuğu olmaz, doğurmaz. * Münbit olmayan ve mahsul alınamayan verimsiz toprak.

KISL
Zayıf kişi.

KISLAM
Isırıcı hayvan.

KISMAL
Kesmek.

KISME
Kırık parçası. * Misvak parçası.

KISMEN
Bir kısım olarak. Bir parça olarak.

KISMET
Bölmek ve ayırmak. Bahşetmek. Taksim etmek. * Fık: Hisse-i şâyiayı, yani, taksim olunmamış maldaki hisseleri sahiplerine tahsis etmektir.

KISM-I SÂNİ
İkinci kısım.

KISMÎ
Bir kısmı, bir parça, bir bölüm.

KISRA (KUSÂRE)
Ekincilerin kesmik dedikleri başakta kalan buğday. Buğday çalkandığında kalbur içinde kalan kaba buğday başları.

KISS
Nasâra tâifesinin ulusu, reisi ve danişmendi. * Bir yerin adı.

KISSA
Fıkra. Hikâye. İbret verici hikâye. Vak'a. Mâcerâ. Rivâyet.

KISSAGÛ
f. Hikâye ve kıssa anlatan.

KISSAGÜZÂR
f. Hikâye anlatan kimse, masal söyliyen kişi.

KISSAHÂN
f. Hikâye söyliyen, kıssa ve masal anlatan.

KISSAPERDÂZ
f. Hikâye düzen kişi. Kıssacı, masalcı.

KISSÂT
(Kıssa. C.) Kıssalar. Hikâyeler.

KISSİS
Keşiş. Papaz. Hristiyan din adamı.

KIST
Pay. Hisse. Nasib. Kısım. Mizan. Rızık. Kısım kısım verilen bir hediyenin, borcun her defada verilen bir parçası. Tartı ve ölçüde doğruluk. Adalet etmek.

KISTAS
Mizan, ölçü. Büyük terazi. Kıyamet günündeki büyük terazi. * Mânevi değer ve kıymet ölçüsü. * En doğru tartan. * Taksit. Taksit ile ödenen şey.

KIST-EL YEVM
Bir aylık maaşın bir güne isâbet eden miktârı. * Çalışılmayan günler için kesilen para.

KISTEYN
İki hisse, iki pay. İki ölçü, iki parça.

KISVED
Kuvvetli, boynu kalın olan kişi.

KIŞ'
(Bak: Kaş')

KIŞ'A
Bulut açılıp dağıldıktan sonra havada geri kalan parça.

KIŞA'
(C.: Kuşu) Hamam süprüntüsü. * Kuru deri. * Deriden olan ev.

KIŞ'AME
Fak dedikleri nesne. * Küçük arı. * Kene.

KIŞBAR
Ağaç parçası.

KIŞDE
Yağın tortusu. * Maymunun dişisi.

KIŞLA
Askerlerin barınmalarına mahsus bina veya yer.

KIŞLAK
Kışın, otundan ve suyundan istifade edilen arazi.

KIŞM
Et. * İç yağı.

KIŞR (KIŞIR)
Kabuk. Dış taraf. * Libâs.

KIŞR-I ARZ
Yer kabuğu.

KIŞR-I ŞECER
Ağaç kabuğu.

KIŞRÎ
Kışra, kabuğa dair. Dış yüce ait ve müteallik. Yüzünden. Derinden ve esastan olmayan. Künhü ve esası olmayan.

KIŞŞEBE
Dişi maymun eniği. * Cüssesi küçük olan kız.

KIT'
(C.: Aktâ-Aktu) Deve palası. * Yük üstüne örttükleri palas. * Gecenin bir miktarı. * Yassı ve büyük olan ok temreni.

KIT'A
(C.: Kıtat) Dünyanın kara parçalarından her biri. * Memleket. Ülke. * Mat: Bir dairenin bir yayı ile onun çapı arasındaki kısım. * Tıb: Kesik organın vücudda kalan parçası. * Ask: Çok kalabalık olmayan askerî kuvvet. * Edb: En az iki beyitten yapılmış manzume parçası. * Bir dönüm araziden az olan yer. * Parça, cüz. Bölük, kısım. * Taraf.

KITA'
Kesme, parçalama, kat etme. * Haram olan şey.

KITAAT
(Kıt'a. C.) Bölümler, cüzler, parçalar. * Büyük kara parçaları. * Askeri birlikler. * Ülkeler, memleketler.

KITAB (KUTUB)
Karıştırmak. * Yüzünü pörtürmek. * Kaşlarını bir yere toplayan.

KITADE
Geven, dikenli ot.

KITAF
Bağdan üzüm kesecek ve ağaçtan yemiş devşirecek vakit.

KIT'A-İ CESİME
Büyük parça.

KITAL
Muharebe. Kavga. Öldüresiye yapılan karşılıklı harp.

KITAR
(C.: Kutur-Kuturât) Deve katarı.

KITB (KITBE)
(C.: Aktâb) Bağırsak.

KITF
Üzüm salkımı. Salkım. * Toplanmış yemiş.

KITFİR
Zeliha'nın kocası olan Mısır azizinin ismi.

KITKIT
Ufak taneli yağmur.

KITL
(C.: Aktâl) Düşman, adüvv. * Misil, benzer, eş.

KITLIK
Kahtlık. (Bak: Kaht)

KITMİR
Ashab-ı Kehf'in köpeğinin adı. * Hurma ile çekirdeğinin arasındaki ince zar. Çekirdeğin arasındaki ince pürüz. * Hakir ve küçük olan şeylerde mesel olmuştur.

KITR
Erimiş bakır.

KITT
(C.: Kutut) Nasib, hisse. * Kitab ve kâğıt. * Erkek kedi.

KITTA
Dişi kedi.

KITTAVŞ
Kedi.

KIVAM
Olgunluk derecesi. Her şeyin en uygun hali. * Mâyi bir şeyin koyulaşmış hali. * Tav. * Durma. * Çağ. * Bir şeyin nizamı. * Doğrular. Dikler. Dik ve doğru çizgiler.

KIVAM-I DİN
Dinin direği.

KIVRA'
Horozların birbiriyle döğüşmesi.

KIY'A
Düz yer, arz-ı müstevi.

KIYA'
Erkek dişiye aşmak. * Hurma ve buğday döktükleri düz yer.

KIYAD (KIYÂDE)
Çekmek.

KIYADET
Kumandanlık, seraskerlik. Kumanda.

KIYAFET
Bir şeyin dış görünüşü, zâhiri. * Bir kimsenin giydiklerinin bütünü. * Heyet, şekil, suret. * Feraset. * Bir kimsenin ardınca olmak.

KIYAM
Ayakta durmak. Ayağa kalkmak. * Ayaklanmak. İsyan. * Ölümden sonra tekrar dirilmek. * Bir işe başlamak, devam etmek. * Satılan bir mal hakkında müşteri ile anlaşıp kararlaşma. * Canlanmak. * Kıyâmet günü (mânâsına da gelir). * Namazın iftitah tekbiriyle rüku arasındaki ayakta durma kısmı.

KIYAMET
Dünyanın yıkılıp harab olması. Her şeyin mahvolması. Dünyanın sonu ve mahşer meydanına bütün insanların dirilip toplanacağı zaman. * Mc: Büyük belâ. * Fazla sıkıntı. (Bak: Haşr)(Yevm ve sene vesâire gibi her nevde bir kıyamet-i mükerrere vardır. Ve keza beşerdeki istidad kıyamete bir remizdir. İ.İ.)(Mevt-i dünyanın vuku bulmasıdır. Şu mes'eleye delil: Bütün Edyan-ı Semâviyyenin icmâıdır ve bütün fıtrat-ı selimenin şehadetidir ve şu kâinatın bütün tahavvülât ve tebeddülât ve tagayyürâtının işaretidir. Hem asırlar, seneler adedince zihayat dünyaların ve seyyar âlemlerin, şu dünya misafirhanesinde mevtleriyle, asıl dünyanın da onlar gibi ölmesine şehadetleridir.Şu dünyanın sekeratını, âyât-ı Kur'aniyyenin işaret ettiği surette tahayyül etmek istersen, bak, şu kâinatın eczaları, dakik, ulvi bir nizam ile birbirine bağlanmış. Hafi, nâzik, lâtif bir rabıta ile tutunmuş ve o derece bir intizam içindedir ki; eğer ecram-ı ulviyyeden tek bir cirm, "Kün" emrine veya "Mihverinden çık" hitabına mazhar olunca, şu dünya sekerata başlar. Yıldızlar çarpışacak, ecramlar dalgalanacak, nihayetsiz feza-yı âlemde milyonlar gülleleri küreler gibi büyük topların müthiş sadaları gibi vâveylâya başlar. Birbirine çarpışarak kıvılcımlar saçarak, dağlar uçarak, denizler yanarak, yeryüzü düzlenecek. İşte, şu mevt ve sekerat ile Kadir-i Ezeli, kâinatı çalkalar; kâinatı tasfiye edip, cehennem ve cehennemin maddeleri bir tarafa, cennet ve cennetin mevadd-ı münasibeleri başka tarafa çekilir, âlem-i âhiret tezâhür eder. S.)(Kıyametin hâdisatından ervâh-ı bâkiye müteesir olacaklar mı?Elcevab: Derecatlarına göre müteessir olacaklar. Melâikelerin tecelliyat-ı kahriyede kendilerine göre müteessir oldukları gibi müteessir olurlar. Nasılki bir insan, sıcak bir yerde iken, hariçte kar ve tipi içinde titriyenleri görse akıl ve vicdan itibariyle müteessir olur. Öyle de; zişuur olan ervâh-ı bâkiye, kâinatla alâkadar oldukları için, kâinatın hâdisat-ı azîmesinden derecelerine göre müteessir olmalarını; ehl-i azâb ise, elemkârâne, ehl-i saadet ise, hayretkârane, istiğrabkârane belki bir cihette istibşarkârâne teessüratları bulunmasını, işarat-ı Kur'aniye gösteriyor. Zira Kur'an-ı Hakim, her zaman kıyametin acâibini tehdit suretinde zikrediyor. "Göreceksiniz..." diyor. Halbuki cism-i insani ile onu görenler, kıyamete yetişenlerdir. Demek, kabirde cesetleri çürüyen ervahların da o tehdid-i Kur'aniyeden hisseleri var. M.)

KIYAMET SURESİ
Kur'an-ı Kerim'in 75. Suresi olup "Lâ Uksimu" Suresi de denir. Mekkidir.

KIYAM-I BİNEFSİHÎ
(Kıyâm-ı bizâtihî) : Fık: Varlığı, durması kendi zâtı ile olmak mânasında bir sıfat-ı İlâhîdir. Şöyle ki: Hak Teâlâ'nın ezelî ve ebedî olan varlığı kendi zâtı ile kaimdir. Kendi varlığı, kendi hüviyetinin, kendi mukaddes zâtının muktezasıdır. Aslâ başkasının değildir. Bunun için, Allah Teâlâ'ya "Vâcib-ül Vücud" denir. (Bak: Vücud)

KIYAS
Benzetmek, karşılaştırmak, mukâyese. İki şeyi birbiri ile karşılaştırmak. Benzeterek hüküm ve muhâkeme etmek. * Man: Doğru kabul edilen iki hükümden bir üçüncü hükmü çıkarmak. * Fık: İki belli şeyden birinin mahsus olan hükmünü, yâni, bu hükmün mislini, aralarındaki müttehid illetten dolayı, diğerinde de ictihad ile izhâr etmektir.

KIYASEN
Kıyas yoluyla, benzeterek, kaideye tatbik ederek.

KIYAS-I AKÎM
Man: Neticesiz veya doğru netice vermeyen kıyas.

KIYAS-I BİNNEFS
Nefsini misal alarak, nefsine kıyaslayarak. Bir şeyin bizzat kendini kıyas ederek yapılan kıyas.

KIYAS-I FUKAHA
Hakkında açıkça âyet ve hadis bulunmayan mes'elelere dâir; ilim ve irfanda allâme ve mütebahhir, ilmi ile amelde ve Sünnet-i Seniyyeye ittiba ve imtisalde, ibadet ve taatta, takva ve verada, züht, azimet ve riyazetle, terakki ve taâli eden müctehid fukaha tarafından kıyas ile verilen hüküm.

KIYAS-I HÂDİ'
Man: Aldatıcı kıyas.

KIYAS-I HAFİYYE
Man: Sebebi gizli olan,zihne birden gelmeyen kıyas. * Fık: Te'siri kavi olan kıyastır. Veyahut sıhhati zâhir, fesadı gizli olan kıyastır.

KIYAS-I İSTİSNAÎ
Bir hükmün neticesinin aynı veya nakzı, mukaddemelerinden birinde bilfiil zikredilirse, ona kıyâs-ı istisnâi denilir. Başka bir tâbirle: Neticesi veya zıddı bizzat kendisinde zikredilen kıyas. "Eğer bu cisim ise, mutlaka bir yer tutar" gibi. Veya "Güneş doğmuş ise, gündüz olmuştur" gibi.

KIYAS-I MAALFÂRIK
Birbirine benzemiyen şeyler arasında yapılan kıyas. Yani, doğru olmayan ve hakikata uymayan mukayese.

KIYAS-I MUKASSİM
Man: İki şıkkı bulunan ve her iki şıkkın neticesi aynı olan kıyas. (Sultan Mehmed Fatihin, babasına gönderdiği şu haber buna güzel bir numunedir. "Padişan sen isen ordunun başına geç; yok padişah ben isem, sana emrediyorum ordunun başına geç.")

KIYAS-I MÜREKKEB
Man: İkiden fazla mukaddemeden mürekkeb kıyas.

KIYAS-I TEMSİLÎ
Temsil tarzında yapılan mukayese.(Diyorsunuz ki: "Sen sözlerde kıyâs-ı temsili çok istimal ediyorsun. Halbuki fenn-i mantıkça, kıyas-ı temsili, yakini ifade etmiyor. Mesâil-i yakiniyede bürhan-ı mantıki lâzımdır. Kıyas-ı temsilî, usul-i fıkıh ulemasınca zann-ı galib kâfi olan metalibde istimal edilir. Hem de sen, temsilâtı bazı hikâyeler suretinde zikrediyorsun. Hikâye hayalî olur, hakiki olmaz. Vâkıa muhalif olur?"Elcevab: İlm-i Mantıkça, çendan "Kıyas-ı temsilî, yakîn-i kat'i ifade etmiyor." denilmiş. Fakat kıyas-ı temsilînin bir nev'i var ki, mantıkın yakînî bürhanından çok kuvvetlidir. Ve mantıkın birinci şeklinin birinci darbından daha yakındır. O kısım da şudur ki: Bir temsil-i cüz'î vasıtasıyla bir hakikat-ı küllînin ucunu gösterip, hükmü o hakikate bina ediyor. O hakikatın kanununu, bir hususî maddede gösteriyor. Tâ o hakikat-ı uzma bilinsin ve cüz'î maddeler, ona irca' edilsin. Meselâ: "Güneş, nuraniyyet vasıtasıyla, birtek zât iken; her parlak şey'in yanında bulunuyor temsiliyle bir kanun-u hakikat gösteriliyor ki, nur ve nurani için kayıd olamaz. Uzak ve yakın bir olur. Az ve çok müsavi olur. Mekân onu zaptedemez.Hem meselâ: "Ağacın meyveleri, yaprakları; bir anda, bir tarzda kolaylıkla ve mükemmel olarak birtek merkezde, bir kanun-u emrî ile teşkili ve tasviri" bir temsildir ki, muazzam bir hakikatın ve küllî bir kanunun ucunu gösterir. O hakikat ve o hakikatın kanununu gayet kat'i bir surette isbat eder ki, o koca kâinat dahi şu ağaç gibi o kanun-u hakikatın ve o sırr-ı Ehadiyyetin bir mazharıdır, bir meydan-ı cevelanıdır.İşte bütün Sözlerdeki kıyasat-ı temsiliyyeler bu çeşittirler ki bürhan-ı kat'i-yi mantıkîden daha kuvvetli, daha yakînîdirler. S.)

KIYASÎ
(Kıyâsiyye) Benzetme ile olan. * Genel kaideye uygun ve muvafık olan.

KIYASİYYAT
(Kıyâsi. C.) Benzetme veya tatbik ile olanlar. * Umumi kurallara uygun olanlar.

KIYATE
Azık vermek.

KIYEM
(Kıymet. C.) Kıymetler, değerler.

KIYEMÎ
(C.: Kıyemiyyât) Az bulunan pahalı şey.

KIYEMİYYAT
(Kıyemî. C.) Değerli nesneler, az bulunan pahalı şeyler.

KIYFAL
Baş damarı.

KIYMET
Değer, baha, semen, bedel.

KIYMET-AGÂH
f. Kıymetten anlar, değer bilir.

KIYMET-DÂR
f. Değerli, kıymetli, pahalı.

KIYMET-İ HAKİKİYE
Hakiki ve gerçek değer.

KIYMET-NÂ-ŞİNÂS
f. Değer takdir edemiyen, kıymet bilemiyen.

KIYMET-ŞİNAS
f. Kıymet bilir. İnsaniyetli, değer bilir.

KIYTAS
Balina balığı, kadırga balığı.

KIYYE
Okka. Eskiden kullanılan bir ağırlık ölçüsü. Kıyye-i atika da denir. Şimdiki 1282 gram. (Bak: Okıyye)

KIYYE-İ ÂŞÂRİ
Kilo. Bin gram olan ağırlık ölçüsü.

KIYYE-İ ATİKA
Okka.

KIZA
Yumuşak yerlerde biten bir ot cinsi.

KIZAF
Sür'atle gitmek, hızla gitmek.

KIZAN
Oğlan, erkek çocuk. * Delikanlı, cesur ve silâhlı köylü genç.

KIZBAN
(Kadib. C.) İnce düz fidanlar, çubuklar, dallar.

KIZIL
t. Kırmızı, alrenk. * Kıldan yapılan ip. * Aşırı, müfrit.

KIZIL TEHLİKE
Dinsizlik, anarşistlik ve komünistlik tehlikesi.

KIZILBAŞ
Râfizîlere verilen bir isim.

KIZILELMA
Tar: Osmanlı Türkleri tarafından Roma'ya verilen addır. (O.T.D.S.)

KIZILHAÇ
Hristiyan ülkelerde Kızılay karşılığı olan yardım teşkilâtı.

KIZM
Katı, şiddetli, şedit.

KIZR
Pak olmayan nesne. * Temiz olmayan şey.

KIZZE
Ufak taş. * Taşlı çukur yer. * Kızlık dedikleri hâlet.

KİBA
Süprüntü.

KİBAR
(Kebir. C.) İnce ve nârin yapılı. Terbiyeli ve nezaket sahibi. Hassas. * Kebirler. Büyük rütbeliler. Büyükler.

KİBARANE
f. Büyük adamlara, nâzik ve görgülü kimselere yakışır şekil ve surette.

KİBARE
Ululuk, büyüklük.

KİBASE
Bütün olan hurma salkımı.

KİBAŞ
(Kebş. C.) Erkek koyunlar, koçlar.

KİBER
Ululuk. Büyüklük. Yaşlılık.

KİBER-İ SİNN
Yaşlılık, ihtiyar olmak, yaş büyüklüğü.

KİBİR
(Kibr) Kendisini büyük gösteriş. Büyüklük. Kendisini, başkalarından üstün olmadığı hâlde üstün görme ve tutma hastalığı. * Şeref ve şan. * Bir şeyin muazzamı. Büyük.

KİBRİT
Kükürt. * Kırmızı, yakut, altun. * Ucu kibritlenmiş yakacak madde.

KİBRİTÎ
Kükürtle alâkalı. * Kükürt renginde olan. Açık sarı rengi.

KİBRİT-İ AHMER
Kırmızı kibrit. * Cisimleri altun hâline koyacak derecede te'sirli olduğu söylenen şey. İksir. * Tas: Mürşid. Kıymeti çok yüksek olan.

KİBRİTİYET
Kükürt niteliği.

KİBRİYA
Azamet. Cenab-ı Allah'ın azameti ve kudreti, her cihetle büyüklüğü.

KİBS
Menzil, mekân.

KİBT
f. Bal arısı, nahl.

KİC
Dağın yüksek ve yüce yeri.

KİDNE
Et. * Yağ.

KİFA
Bir parça veya iki bez (ki birbirine dikip çadır eteğini yaparlar.) * Eşitlik, beraberlik, müsâvât.

KİFAF
(Aslı: Kefaf) Yetecek kadar olma. İhtiyaca yetecek kadar azık. * Bir şeyin güzide ve hayırlısı. * (Keffe. C.) Terazi kefeleri.

KİFAF-I NEFS
(Aslı: kefaf-ı nefs) Yalnız kendisi için yetecek kadar. * Ölmeyecek kadar olan rızık, gıda.

KİFAH
Din için muharebe.

KİFAT
Cem'olmuş, toplanmış, biriktirilmiş. * İçinde birşey toplanıp biriktirilen yer. * Hızlı uçmak, gitmek. * (Küfv. C.) Küfüvler, benzerler, eşler, denkler.

KİFAYET
Lüzumlu kadar olmak. Yetişmek. Bir işe yetecek kadar olmak. İktidar. Liyâkat. Yararlık.

KİFFE
(C.: Kifef) Ağ. Tuzak. * Terazi kefesi. * Her yuvarlak nesne.

KİFL
Nazir, benzer. * Nasib, ecir. * Oturma yeri.

KİFR
Büyük dağ.

KİFT
(C.: Kifât) Küçük çömlek. * Çuval ve buna benzer kap.

KİG
f. Göz çapağı.

KİH
(C.: Kihân) f. Küçük, sagir.

KİH
İrin, cerahat.

KİHAL
(Kehl. C.) Kemâlini bulmuş kimseler. Kâmil insanlar. Olgunluk çağında bulunanlar.

KİHALET
Göz için sürme yapma. Sürmecilik. * Göz doktorluğu. Göz hastalıkları bilgisi.

KİHAN
(Kih. C.) Küçükler.

KİHAN Ü MİHAN
Küçükler ve büyükler.

KİHANET
(Bak: Kehânet)

KİHİN
f. Küçük, sagir.

KİHTER
f. Yaşça en küçük olan.

KİHTERÎ
f. Yaşça küçüklük.

KİK
Uzun ve dar sandal.

KÎL
Söz, kelâm, denilen.

KÎL U KAL
Dedikodu.

KİLÂ
Her ikisi, her iki (mânalarında olup dâima izâfet olur).

KİLÂ'
Saklamak, korumak.

KİLÂB
(Kelb. C.) Köpekler.

KİLÂB-I EHLİYE
Ehlî köpekler. Ev, çoban ve av köpekleri.

KİLAET
Korumak. Gözlemek. Muhafaza.

KİLAR
f. Kiler.

KİLAZ
Bodur, tıknaz kimse.

KİLE
40 litrelik hububat ölçüsü. Eski bir ağırlık ölçüsü.

KİLE
(C.: Kilel) İnce tülbendden yapılan cibinlik.

KİLECE
(C.: Kilecât-Keyalic) Arpa. * Kile, mikyal.

KİLEM
(Kelime. C.) Kelimeler, kelâmlar, sözler.

KİLER
Erzak koymağa mahsus dolap. Yiyecek, içecek şeyler koyulan mahzen, anbar veya oda. (Bak: Kilar)

KİLİSA
f. Kilise.

KİLİSE
Hıristiyanların mâbedi. Hıristiyan mezhebi.

KİLK
f. Kalem. Kamış kalem. * Kamıştan ok.

KİLLE
Kesmez olmak. * Yorulmak. Müsterâh.

KİLS
Kireç, kireçtaşı.

KİLSÎ
Kireçtaşı yapısında olan.

KİLTE
Deste, demet.

KİLVAZ
Tevrat'ın mukaddes sandığı.

KİLYE
Böbrek.

KİLYETEYN
İki böbrek.

KİLYEVÎ
Böbrek şeklinde olan. Böbrekle ilgili.

KİMAD
Sıcak bez ile âzâyı kızdırmak.

KİMAM
(Kimm. C.) Tomurcuklar. * Hayvan ağızlığı. Boyunduruk.

KİMN
Saman.

KİMYA
Basit cisimlerin hususiyetlerini, bu cisimlerin birbirlerine olan tesirlerini ve bundan ileri gelen birleşmeyi inceleyen ilim. Basit maddelerdeki değişikliği anlamağa çalışan ilim kolu. * Edb: Aşk. * İlâç. * Tas: Mevcud olana kanaat ve elde edilmesi mümkün olmayana ait arzuyu terk etmek.

KİMYAGER
Kimyacı.

KİMYA-YI AVAM
Dünyanın kıymetsiz ve fâni olan şeylerini âhiret metalarına feda etmek.

KİMYA-YI HAVAS
Kendinden geçip Allaha tam teslim olmak ve dönmek.

KİMYA-YI SAADET
Rezaletlerden sakınıp nefsi tehzib ve tezkiye ve faziletleri kazanmak sureti ile nefsi tahliye etmek, süslemek, tezyin etmek. * İmâm-ı Gazalinin bir eserinin ismi.

KİMYEVÎ
Kimyâ ile alâkalı

KİN
f. Gizli düşmanlık. Garaz. Buğz. Adâvet.

KİNAİYYAT
(Kinâye. C.) Temsillerle anlatılan imalı ve dokunaklı sözler.(Mâlumdur ki, fenn-i belagatta bir lâfzın, bir kelâmın mânâ-yı hakikisi, başka bir maksud mânaya sırf bir âlet-i mülahaza olsa, ona "lâfz-ı kinâi" denilir. Ve "kinâi" tabir edilen bir kelâmın mânâ-yı aslisi, medar-ı sıdk ve kizb değildir. belki kinâi mânasıdır ki, medar-ı sıdk ve kizb olur. Eğer o kinâi mâna doğru ise; o kelâm, sadıktır. Mâna-yı asli kâzib dahi olsa sıdkını bozmaz. Eğer mâna-yı kinâi, doğru değilse, mâna-yı aslisi doğru olsa, o kelâm kâzibdir. Meselâ: Kinâi misâllerinden: (filânun tavil-ün-necad) denilir. Yâni: "Kılıcının kayışı, bendi uzundur." Şu kelâm, o adamın kametinin uzunluğuna kinayedir. Eğer o adam uzun ise, kılıncı ve kayışı ve bendi olmasa da,yine bu kelâm sâdıktır, doğrudur. Eğer o adamın boyu uzun olmazsa; çendan, uzun bir kılıncı ve uzun bir kayışı ve uzun bir bendi bulunsa, yine bu kelâm kâzibdir. Çünki, mâna-yı aslisi maksud değil. S.)

KİNAN
(C.: Eknan-Ekinne) Perde, örtü.

KİNANE
(C.: Kenâin) Okluk, sadak, ok kuburu.

KİNAS
(C.: Künüs) Geyik yatağı.

KİNAYE
Dolayısı ile dokunaklı söz. Maksadı dolayısı ile anlatan söz. Üstü örtülü dokunaklı söz. Açıktan olmayıp hakiki mânâyı başka ifâde ile dokunaklı konuşmak.

KİNCER
f. Büyük fil.

KİNCER
f. Büyük fil.

KİNDAR
f. Kin tutan. İçinde kin ve garez besliyen. Öc ve intikam almağa düşkün.

KİNDARANE
f. Kinci olarak, kindarcasına.

KİNDARE
Arkasında deve hörgücü gibi, hörgücü olan bir cins balık.

KİNDİR
Kaba eşek.

KİNE
f. Kin, garaz. Kalbde beslenen düşmanlık.

KİNECU
f. Öc almağa uğraşan, intikam almak için çalışan.

KİNEDÂR
f. Kindâr, kin güden, düşmanlık besliyen.

KİNEGÂH
f. Savaş meydanı, muharebe alanı, harp sahası.

KİNEHÂH
f. İntikam ve öc almak istiyen. Müntakim, kinci.

KİNE-İ PELENG
Kaplan kini : Kolay kolay sükunet bulmayan kin.

KİNEKEŞ
f. Düşmandan öc ve intikam alan.

KİNEMEŞHUN
f. Kinle, intikamla dolu.

KİNETİK
Fr. Hareketle alâkalı. Hareket dolayısıyla meydana gelen, hareketli.

KİNEVER
f. Kin besleyen, hased eden, kinci.

KİNF
Zenbil. * Çoban dağarcığı.

KİNFİRE
Burun ucu.

KİN-İ MUZMER
Gizli kin.

KİNN
(C.: Eknân) Perde, örtü.

KİNNAR
Bez ve keten parçası.

KİNNARAT
Bir nevi elbise. * Çalgılar, defler.

KİNNE
Erkek görmüş kadın.

KÎR
Katran, zift.

KİRA'
Kirâ. Bir eşya veya yerin, geçici bir zaman kullanılmak üzere para ile bir kimseye verilmesi. * Böyle bir şey karşılığı alınan para.

KİRAB
(Kerübe. C.) Yeri sürüp aktarmak. * Yeri süpürmek. * Suyun aktığı yerler.

KİRABE
Yeri sürüp aktarmak.

KİRAM
Benzetmeli, kinâyeli. * (Kerim. C.) Kerimler, şerefliler. * Eli açık cömert kimseler.

KİRAMEN KÂTİBÎN
İnsanların iki tarafında bulunup, sevablarını ve günahlarını yazan meleklerin adı.

KİRAR
Bir daha, tekrar. Tekerrür.

KİRAREN
Tekrar tekrar, çok sefer, tekrar suretiyle.

KİRAZ
Evmek, acele.

KİRAZ
Rahmin, kabul ettikten sonra yine dışarı döktüğü meni.

KİRBAL
(C.: Kerâbil) Hallaç yayı. * Kalbur.

KİRBAN
Dolu kap.

KİRBAS
(C.: Kerâbis) Bez. Kumaş, keten veya pamuk bez.

KİRBASÎ
Bez satıcı kimse.

KİRDAR
Bir kimse, tasarruf ettiği yerin bir zirâ veya iki zirâ toprağını almak için başkasına satmak. * Bina. * Ağaç.

KİRDİDE
(C.: Kerâdid) Bir miktar toplanmış hurma. * Sepet dibinde geri kalan hurma.

KİRDİKÂR
f. Sâni. Yapan Allah (C.C.).

KÎRFAM
f. Simsiyah, katran renginde.

KİRFÎ
Bazısı bazısının üstüne yağılmış olan yüksek bulutlar. * Yumurtanın dış kabuğu.

KİRİS
f. Yaltaklanma. * Aldatma, kandırma, hile yapma.

KİRİŞEK
f. Savaşçı, cengâver, muharib.

KİRİŞTE
f. Çerçöp.

KİRKİRE
(C.: Kerâkir) Şecaat. * Deve göğsü.

KİRM
f. Böcek kurdu.

KİRM-İ EBRİŞİM
İpekböceği.

KİRPAS
f. Padişah veya vezir konaklarındaki divanhâne.

KİRPİK
Göz kapağının kenarındaki kıllar. * Bir nevi taş. * Hayvan ve nebatların beden yapısında bâzı küçük ve ince uzantılar.

KİRPİK-İ AKIL
Mc: Akıl gözünün kirpiği. Aklın, hakikatleri anlamasına engel olan şey.(Meşhurdur ki: Îdin hilâline bakardı cemaat-i kesire. Kimse bir şey görmedi.Zevâli bir ihtiyar yemin etti ki; "Gördüm". Hâlbuki gördüğü kirpiğinin takavvüs etmiş beyaz bir kılı idi.O kıl oldu onun hilâli. O mukavves kıl nerede? Hilâl olmuş kamer nerede? Ger anladın şu remzi:Zerrattaki harekât, kirpik-i aklın olmuş birer kıl-ı zulmettar, kör etmiş maddi gözü.Teşkil-i cümle envâ fâilini göremez, düşer başına dalâl.O hareket nerede? Nazzam-ı kevn nerede? Onu ona vehm etmek muhal-ender muhal. S.)

KİRS
(C.: Ekrâs-Ekâris) Her nesnenin aslı. * Bir araya getirilmiş beytler. * Biri biri üstüne yığılmış kalmış davar tersi.

KİRŞ
İşkembe. Geviş getiren hayvanların midesi. * Karın, mide.

KİRZİM
(C.: Kerâzim) Yüksek burunlu kimse. * Büyük balta.

KİS
(C.: Ekyâs) Cepte taşınır küçük para kesesi. * Rahimde döl yatağı. * Bedendeki bâzı sıvıların toplandığı kese biçimindeki oyuklar.

KİSA
Halı, seccâde. Yünden yapılan elbise.

KİSAL
Bir yerde oturup kalan ve gideceği yere geç giden.

KİSB
(Bak: Kesb)

KİSB Ü KÂR
Kazanç, iş güç.

KİSBÎ
Kazanılmış, kesbedilmiş. Kesb ile alâkalı.

KİSE
(Kis-Kese) f. Küçük-büyük torba kab. * Para kesesi. Kumaştan çanta biçiminde torba kab. * Yoğurt kesesi. * Para. Para hesabı. Öz para. * Kestirme yol.

KİSEBÜR
f.Yankesici, hırsız.

KİSEDAR
f. Parayı toplıyan, para hesabını tutan kimse. Vekilharç.

KİSEF
(Kisf. C.) Kıt'alar, parçalar, kısımlar.

KİSFE
(C.: Kisef) Kısım, cüz, parça, bölüm.

KİSKİS
Taşın ve toprağın ufağı.

KİSR
Üstünde eti çok olmayan kemik. * Çadır eteği.

_________________
Bir Sıkıntın Olduğu Zaman Rabbine Dönüp “Benim Büyük Bir Sıkıntım Var” Deme. Sıkıntına Dönüp “Benim Büyük Bir Rabbim Var” De..!


Twitter: http://twitter.com/AkrepPortal


Cmt 08 May, 2010 18:06
Profile bak WWW
Portal Yöneticisi
Portal Yöneticisi
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Sal 22 Şub, 2005 11:33
İleti: 15293
Yaş: 38

Yaşadığınız il: Bilinmeyen
Burcunuz: Akrep Burcu: 23 Ekim-21 Kasım
Cinsiyetiniz: Erkek
İleti 

Sponsor Reklam AlanI

Sponsor Reklam AlanI

___________________________________________________
KUBALE
Mukabele. * Kapı önü.

KUBAN
(Kub. C.) f. Vurucular, dövücüler. * Vurarak, döverek mânâlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır.

KUBB
Kürk.

KUBBE
Yarım küre şeklinde yapılan bina damı.

KUBBE ALTI
Tar: Topkapı Sarayı'nda başta sadrazam olmak üzere devlet adamlarının ve vezirlerin toplanıp devlet işlerini görüştükleri yer.

KUBBE-İ ÂLİYE
Yüksek kubbe.

KUBBE-İ HADRÂ
Yeşil kubbe.

KUBBE-İ KANEK
Ağzın tavanı. Damak.

KUBBE-İ MİNA
Gökyüzü. Gök kubbesi.

KUBBE-İ ULYÂ
Sema, gökyüzü.

KUBBE-İ ZERRİN
Güneş, şems.

KUBBE-NİŞİN
f. İstanbulda Topkapı Sarayı'nda Kubbealtı denen yerde toplanan kabine üyeleri denebilecek toplantıya katılan vezirlerin herbiri.

KUBBERE
(C: Kubber-Kabbere) Turgay dedikleri küçük kuş. * Bacaksız, kısa boylu kimse.

KUBBET-ÜL İSLÂM
İslâmın kubbesi. * Belh şehrinin başka bir adı.

KUBBİTÎ
Beyaz helva satan kimse.

KUBEB
(Kubbe. C.) Kubbeler, kemerler. Tepesi yuvarlak, yarım küre şeklinde yapılan binâ damları.

KU'BERE
Bileği meydana getiren iki kemiğin küçüğü.

KUBH
Günah ve çirkin hareket. Kabahat. Suç. * Fık: Aklen ve şer'an müstehcen olup dünyada zemme, âhirette azaba ve itaba mahal olan şey.

KUBHİYYAT
(Kubh. C.) Çirkin hareketler ve işler. Günah ve çirkin şeyler.

KUBKUBA
Acele etmek.

KUBLE
Öpme.

KUBTİYYE (KIBTIYYE)
(C: Kubâti) Mısırda yapılır parlak ince keten bezi.

KUBU'
Kirpinin büzülüp başını derisine çekmesi. * Bir kimsenin başını yakasına çekmesi.

KUBUB
Kuruluk.

KUBUL
Erlerin ve kadınların önü. * Evvel, önce, ilk.

KUBUN
Gitmek.

KUBUR
(Kabr. C.) Kabirler, mezarlar, türbeler.

KUBUS
Sür'atle yürüdüğünden yere tırnağının ucundan başka yeri değmeyen at.

KUBZA (KABZA)
(C: Kubzât) Bir tutam nesne.

KUÇE
f. Dar sokak, küçük sokak. * Pazar, çarşı.

KUDAHİS
Bahâdır, kahraman, şucâ.

KUDAM
f. Hangisi? Hangileri? (mânasına sorudur)

KUDAR
Büyük yılan. * Aşçı, tabbah. Deve boğazlayıcı, deve kasabı.

KUDAS
Gümüş boncuk.

KUDAT
(Kadı. C.) Kadılar. Şeriat kanunlarıyla hâkimlik edenler.

KUDDAM
Ön taraf. İleri taraf.

KUDDAMÎ
Ön.

KUDDİSE
Mübarek, kudsi ve mukaddes olsun. anlamına gelen bir kelimedir.

KUDDİSE SIRRUHU
Sırrı ve hakikatı muazzez ve müşerref olsun meâlinde bir hürmet ifadesidir.(S- Sahabe-i Kiram Hazeratına Radıyallahu Anh denildiğine binaen, başkalara da bu mânada söylemek muvafık mıdır?Elcevap: Evet, denilir. Çünkü Resul-i Ekrem'in bir şiarı olan Aleyhissalâtü Vesselâm kelâmı gibi Radıyallahu Anh terkibi, sahabeye mahsus bir şiar değil, belki sahabe gibi Veraset-i Nübüvvet denilen Velâyet-i Kübrada bulunan ve makam-ı rızaya yetişen Eimme-i Erbaa, Şâh-ı Geylâni, İmam-ı Rabbani, İmam-ı Gazali gibi zatlara denilmeli. Fakat örf-ü ulemada Sahabeye, Radıyallahu Anh; Tâbiin ve Tebe-i Tâbiine, Rahimehullah; onlardan sonrakilere, Gaferehullah; ve Evliyaya, Kuddise Sırruhu denilir. M.)

KUDDUS
Kusur ve noksanlıklardan müberrâ olan, en mukaddes. Hiç eksiği olmayan, pâk, temiz. Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarındandır. * Mübarekliğin hadsiz derecesini ifâde eder. "En mukaddes" gibi.

KUDDUSÎ
Cenab-ı Hakk'ın Kuddus sıfatına dair ve müteallik. Kusursuz olan Cenab-ı Hakk'a ait. * Kudsi ve temiz olana ait ve ona müteallik.

KUDEGÎ
f. Çocukluk.

KUDEK
(C.: Kudegân) f. Çocuk, sabi.

KUDEK-MENİŞ
f. Çocuk tabiatlı. Çocuk mizaclı.

KUDEMA
(Kadim. C.) Kadimler. Eski büyükler. Eski adamlar. İleri gelen büyükler. Eski zamanda gelmiş olanlar.

KUDEYH
Küçük kadeh, kadehcik.

KUDMUS
Kadim nesne, eski.

KUDRET
Güç. Takat. * Her yeri kaplayan kudretullah. * Varlık. Ehliyet. Becerebilme. * Zenginlik. * Kabiliyet. * İlm-i kelâmda: Allah Teâlâ'ya mahsus ezelî ve ebedî ve bütün kâinatta tasarruf eden sıfattır.(Arkadaş bir kelime-i vâhidenin işitilmesinde; bir adam, bin adam birdir. Yaratılış hususunda da Kudret-i Ezeliyeye nisbeten bir şey, bin şey birdir. Nev ile fert arasında fark yoktur. M.N.)

KUDRET-İ İLÂHİYE
Allah'ın kudreti.(Cenab-ı Hakk'ın kudret, ilim, iradesi; şemsin ziyâsı gibi bütün mevcudata âmm ve şâmil olup, hiçbir şeyle müvazene edilemez; Arş-ı Azama taalluk ettikleri gibi, zerrelere de taalluk ederler. Cenab-ı Hak, şems ve kameri halkettiği gibi, sineğin gözünü de O halketmiştir. Cenab-ı Hak; kâinatta vaz'ettiği yüksek mizan gibi, hurdebinî hayvanların bağırsaklarında da pek ince ve lâtif bir nizam vaz'etmiştir. Semadaki ecramı birbiriyle rabteden câzibe-i umumî kanunu gibi, cevahir-i ferdi de, yani zerratı da o kanunun bir misliyle nazmetmiştir. Sanki bu zerrat âlemi, o semavî âleme küçük bir misaldir. Hülâsa, aczin müdahalesi ile, kudret mertebeleri ayrılır. Aczi mümteni' olan kudretçe; büyük, küçük birdir.Kudret-i Ezeliye, en evvel eşyanın melekût, yani içyüzüne taalluk eder. bu yüz ise, alelumum güzel ve şeffaftır. Evet, şems ve kamerin yüzleri parlak olduğu gibi, gecenin ve bulutların da iç yüzleri ziyadardır. İ.İ.)

KUDRET-İ KÜLLİYE
Cenab-ı Hakk'ın küllî ve mutlak olan kudreti.

KUDRETYÂB
f. Gücü yetebilen, yapabilen, kuvvet ve kudreti olan.

KUDS
Mübareklik. Kudsilik. Nezafet. Pâk olmak. Noksanlardan uzak olmak.

KUDSÎ
(Kuds. dan) Mukaddes, kutsal, muazzez.

KUDSİYAN
Kudsiler. * Melekler. Melâike taifesi.

KUDSİYET
Kudsilik, mukaddeslik, azizlik. * Temizlik, paklık.

KUDSÜMAN
Erkek örümcek.

KUDUM
Uzak ve uzun bir yoldan gelmek. * Ayak basmak. * İleri geçmek. İlerilik.

KUDUMİYYE
Uzak yoldan gelen bir büyük zâta, oranın halkı tarafından takdim edilen hediye. * Edb: Böyle bir vaziyetten dolayı yazılan kaside.

KUDUR
(Kıdr. C.) Çömlekler, tencereler. Yemek pişirilen kaplar.

KUDURÎ
(Hi: 362 - 428) Bağdadlıdır. Ahmed İbn-i Muhammed Bağdâdi diye de anılır. Hanefi fıkıh âlimlerindendir. Bu zatın, fıkha dâir meşhur kitabının ismi de Kudurî'dir.

KUDVE
Halkın uyup tâbi oldukları kimse.

KUF
f. Baykuş denen bir kuş cinsi.

KUFAHİR (KUFÂHİRÎ)
Büyük ve iri cüsseli kimse.

KUFAÎ
Burnu sıcaktan kavlar kızıl kimse.

KUFAN
Zahmet, meşakkat. * Kufe dedikleri beldenin adı.

KUFAR
(Kafr. C.) Issız ve susuz yerler. Çöller, sahralar.

KÛFE
f. Küfe. Dayanıklı ve kaba büyükçe sepet.

KÛFE
Kızıl kum. * Kızıl kumlu bir yerin adı ki o sebebten "Kûfe" diye isim verilmiştir.

KUFF
Yüksek yer.

KUFFAZ
Kadınların ellerine ve ayaklarına taktıkları bir süs eşyası. * Eldiven.

KUFFE
(C: Kıfâf) Pamuk sepeti. * İçine kumaş konan nesne. * Yüksek yer. * Kurumuş. * Çürük ağaç.

KUFÎ
Kûfe şehrine mensub. Bu şehirle alâkalı.

KUFL
(C.: Akfâl) Kilit, sürgü.

KÛFTE
f. Kıyılıp ezilmiş veya dövülmüş et, köfte.

KUFTEHAR
f. Köfte yiyen. * Geveze, çenesi düşük. * Şarlatan. Kendini beğenmiş. * Çapkın.

KUFUF
Kişinin korkudan tüyü ürperip kalkmak.

KUFUL
(Kufl. C.) Kilitler. * Seferden veya yolculuktan dönme.

KÛH
f. Dağ.

KUHAB
At ve deve öksürüğü.

KUHAMUN
f. Tepesi düz olan dağ.

KUHAN
f. Kambur. * Eyer, at eyeri. * Sığır veya deve hörgücü.

KUHARİYE
Yaşlı kadın. * Yaşlı hayvan.

KUHAZ
Koyunlara ârız olan bir hastalık.

KUHBEDEN
f. Dağ gibi iri vücutlu kimse. İri yarı kişi.

KUHCİĞER
f. Dağ yürekli, kahraman, bahâdır, yiğit.

KUHE
f. Dağ. * Hücum, saldırma. * Dağ tepesi gibi kubbeli ve sivri olan şey. * Deve hörgücü. * At eyeri.

KUHH
Halis, saf, katıksız.

KUHÎ
f. Dağa mensub. * Dağla alâkalı. * Dağlı.

KUHİSTAN
f. Dağlık bölge, dağlık yer.

KUHKEN
f. Dağ kazan, dağ deviren.

KUHKUB
f. Dağ vurucu. Dağı yerinden oynatan. * Kuvvetli at veya katır. * Kale veya sur döven top.

KUHL
Göz ilâcı. * Göze çekilen sürme.

KUHLÎ
Sürme gibi siyah olan.

KUHME
Düşünmeden bir işe girişme. * Şiddet. * Kıtlık senesi. * Zor iş.

KUHNÜMUN
f. Heybetli, azametli. Dağ gibi görünen.

KUHPARE
f. Kuvvetli at. * Dağ parçası.

KUHPAYE
f. Dağlık arazi.

KUHPÜŞT
f. Kanbur.

KUHSAR
f. Dağ tepesi. * Dağlık yer.

KÛH-U KAF
Efsânelerde geçen Kafdağı.

KÛH-U TUR
Tur dağı, Sina dağı.

KUHUT
Kıtlıktan sıkıntı ve eziyet çekme.

KUKNAS
Hindistan'da olan bir cins beyaz kuş.

KU'KU'
Alaca renkli, uzun gagalı bir büyük kuş.

KUL
De, söyle, bildir (meâlinde emirdir)("Kul" kelimesi Kur'anın çok yerlerinde mezkûr veya mukadderdir. "Kul" emri risalet ve nübüvvete işarettir. İ.İ.)Türkçede "Kul", emir dinleyen hizmetkâr, Allah'ın mahlûku, Allah'a itaat ve ibadet eden veya köle mânasındadır.

KULA'
Ağız ağrısı.

KUL'A(T)
(C: Kulu') Ödünç mal. Yurt edinmeye müsait olmayan yer.

KULAA
Suyu emip yarılmış ve yerden koparılmış balçık. * Büyük taş.

KULAB
f. Büyük dalga. * Göl, büyük havuz.

KULAB
Bir çeşit deve hastalığı.

KULAFE
Kılıf, kın, kabuk. Zarf.

KULAKIL
İhlâs ve Muavvezeteyn sureleri.

KULAL
Az, kalil.

KULAME
Tırnak kesintisi. Kesinti.

KULAMETEYN
İki tırnak kesintisi. Parantez. ( )

KULB
Bilezik. * Bir yılan cinsi.

KULE
(C: Kulul-Kılâl) Çocukların oynadıkları bir oyun.

KULEL
(Kulle. C.) Kuleler. * Dağ tepeleri.

KULEL-İ SEB'A
İstanbul'daki yedi tepe.

KULFE
Zeker ucundaki sünnet edilecek deri.

KULİS FAALİYETİ
Toplantı yapılan yerlerde, toplantı haricinde çeşitli grupların yaptığı gizli çalışma.

KULKALAN
Bir nevi ot.

KULKUL
Şen, çevik, atik. * Bir şeyin deprenmesiyle çıkan ses. * Büyük, derin deniz. * Hızlı giden at.

KULKULANİ
Üveyik kuşuna benzer bir kuş.

KULLAB
(C.: Kalalib) Çengel, kanca. Ucu eğri nesne.

KULLAM
Çöğene benzer bir otun adı.

KULLE
(C.: Kulel) Doruk, dağ tepesi, zirve. * Kule. * Bazı harp gemilerinin güvertelerinde bulunan ve makine ile hareket eden ağır top.

KULMUH
Bir ot.

KULUB
(Kalb. C.) Kalbler, gönüller.

KULUCE
Ekin ekmek için yeri ıslah etmek.

KULUNÇ
Tıb: Şiddetli bağırsak ağrısı. Omuzlarda ve vücutta bir ağrı.

KULZÜM
Deniz, bahr. * Kızıldeniz.

KUM (KUMİ)
(Kavm. den) Kalk (mânasına emir).

KUMAME
(C: Kumâm) Cemaat, topluluk. * Süprüntü.

KUMANYA
ing. Bir gemi içinde bulunan kimselerin beslenmeleri için gemiye doldurulan erzak. Gemi zahiresi. * Eskiden piyade kayığının arka kısmındaki dolapçık. * Gemi kileri. Geminin erzak koymağa mahsus yeri.

KUMAR
Para vs. karşılığında oynanılan oyun. Meşru bir ihtiyacın karşılanması için bir çalışma sonucu olmadan piyango ve şans oyunları gibi haram yollarla kazanç elde etmektir. Dinimizde böyle oyunların her türlüsü haramdır. Bir müslüman kendi menfaatini isteyip zararını istemediği gibi; diğer bir müslümanın da çıkarını gözetip kötülüğünü isteyemez. Halbuki kumara katılan herkes, karşı tarafın zarariyle kendi çıkarlarını düşünmektedir.Eğer böyle bir menfaat ve zarar oyunda konulmamışsa ve dince yasaklanan maksadlar da yoksa, yine de her insan için en kıymetli mal olan zamanını boş yere harcamak olur ki bu da zarardır.Maksatsız, fikirsiz ve dünyaya ne için geldiğini bilmeyen basit bir insan böyle yollara düşer ve gittikçe perişan olur. Halbuki insan, sonsuz ve yüksek gâye sahibi, yüksek şahsiyetli ve nizamlı bir hayat yaşamalıdır. (Bak: Meysir)

KUMARBAZ
Kumar oynayan. Kumarcı.

KUMAR-HANE
f. Devamlı olarak kumar oynanan yer.

KUME
Bir yere toplanmış olan şeyler. * Yüksek, yüce yer.

KUMİSTAN
f. Kumluk çöl veya arâzi.

KUMKUMA
(C: Kamâkım) İçine mürekkep, zemzem gibi şeyler konulan yuvarlak testi. * Bakır şişe, bakır ibrik.

KUMME
Arslanın, ağzı ile aldığı şey.

KUMMEHAN
Za'ferân. * Şarap köpüğü.

KUMMELE
(C: Kummel) Kene cinsinden bir böcek.

KUMPANYA
Fr. şirket. * Mc: Cemaat, zümre.

KUMRÎ
(C: Kamâri) Kumru. Dişisine "kumriye", erkeğine "sakhar" derler.

KUMUDD
Sağlamak, sert, katı. * Uzun, tavil.

KUMUS
Suya batıp kaybolmak.

KUMZE
Toplanmış hurma.

KÛN
Kuyruk sokumu bölgesi. Arka, mak'ad, kıç.

KUNABE
Toplu yapraklar (Buğdayın başı onun içinde olur.)

KUNAH
Çomak.

KUNAİS
(C: Kanâıs) Büyük cüsseli, iri vücutlu kişi.

KUNAN
Koltuk kokusu. * Gömlek yeni.

KUNBUA
(C: Kanâbi) Kestikten sonra yine içinde kalan nesne (Ot kökü gibi)

KUNBUL(E)
(C.: Kanâbil) Kalın vücudlu kimse. Sinirli ve hiddetli olan. * 30 ilâ 40 yaş arasındaki kimse. * At. * Bomba.

KUNBURA
(C: Kanâbir) Çökük kuşu.

KUNBUZA
(C: Kunbuzât) Kısa boylu kadın. (Müz: Kunbuz)

KUNDAK
Küçük çocukları sıkı bağlamaya yarıyan bezler takımı. * Yangın çıkarmak için bir yere sokulan, tutuşturulmuş yağlı bez çıkısı.

KUNDAK SOKMAK
Mc: Ara bozacak bir söz söylemek veya böyle bir harekette bulunmak. * Yangın çıkarmak.

KUNEFHAR
Büyük cüsseli, iri vücutlu.

KUNFUZ(E)
(C: Kanâfiz) Kirpi. * Fare. * Devenin, kulakları ardında terleyen ve teri akan yerleri. * Otları dolaşık yer.

KUNN
Gömlek yeni.

KUNNE(T)
(C.: Kanan-Kunen-Kınan) Dağ başı.

KUNNEB
Kendir. Kenevir.

KUNNEBİT
(C.: Kannâbit) Lahana cinsinden bir bitki.

KUNTA
Karalık.

KUNU'
Kanaat etme, kâfi bulma. * Suâl ve tezellül.

KUNUT
Yatsı veya sabah namazlarında ayakta okunan duâ. İbadet. Duâ. Taat. Şükür eylemek. * Namazda dünya kelâmından imsak eylemek, yani kendini tutup konuşmamak.(Kunut, birşeye o suretle devam ve mülâzemet edip durmaktır ki, taat, huşu, sükut, kıyam mânalarını tazammun eder ve lisanımızda, divan durmak tâbir edilir. Bunun için kunut taattir, kunut tul-i kıyamdır, kunut sükuttur, kunut huşu ve hafd-ı cenah ve sükun-ı etraftır diye çeşitli nokta-i nazardan târif edilmiştir. Bir hadis-i şerifte "Efdal-üs salâti tul-ül kunut" buyurulmuştur ki, kıyam demektir. Binaenaleyh namazda kıyam ve kıraeti, duayı veya huşu ve sükutu uzatmağa da kunut denilir. E.T.)

KUNUT
Ümidsizlik. Ye'se kapılma.

KUNV
(C: Kınân-Kınyân-Aknâ) Üzerinde hurması olan hurma salkımının çöpü.

KUNYAN (KINYÂN)
Kişinin nefsi için saklayıp elden çıkarmadığı mal.

KUNYE (KINYE)
Kişinin nefsi için saklayıp elden çıkarmadığı mal.

KUNZUA
(C: Kanâzı') Çakıl taşı. * Tıraş edilmiş başın üstünde bırakılan bir tutam saç.

KÛPAL
f. Gürz. Demir topuz.

KÛR
(C.: Kûrân) f. Kör, âmâ.

KURA
(Karye. C.) Karyeler, köyler, kasabalar.

KUR'A
Talih denemek maksadı ile çekilen kapalı pusla veya fal açma.

KURA'
İbâdet eden.

KURAA
Kalem kesintisi. Kalem yongası.

KURAB
(Kurbet. C.) Yakınlar, akrabalar.

KÛRABE
f. Kubbeli mezar, türbe.

KURAD
(C: Kırdân-Ekride) Kene adı verilen böcek.

KURAKIR
Güzel sesli kimse.

KUR'AN
Allah (C.C.) tarafından Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâma Cebrâil Aleyhisselâm vâsıtası ile (yâni vahiyle) gönderilen ve beşeriyetin bütün saadet düsturlarını hâvi en mukaddes ve en son kitâb-ı semâvidir. Din ve dünyanın nizâmını en iyi şekilde bildirir, kâinatın neden ve niçin yaratıldığını ve hikmetlerini beyan eder. Başıboşluk ve serserilikten kurtarıp ibâdet ve taata, emniyet ve nizâma ve saadete sevkeder ve insanın ebedi selametine vesile olur. * Lugat mânasına göre Kur'ân: Tilâvet, okumak, cem' ve zammolunmuş, okunmuş mânâlarına gelir. Fürkan, Zikir, Hüdâ, Hitab, Kitab, Mushaf, Nur, Necm, Hüdâ, Mev'iza, Aziz, Besâir, Bürhan...gibi elli beş kadar isimle de anılır. (Bak: Kelâmullah)

KÛRÂN
(Kur. C.) f. Körler. âmâlar.

KÛRÂNE
f. Körcesine.

KUR'AN-I HAKÎM
Hakim olan Kur'an-ı Kerim. Hakim: Hikmetli, hikmet sâhibi, yahut çok hâkim ve muhkem mânalarına gelir.

KUR'AN-I MU'CİZ-ÜL BEYAN
Beyan ve ifadesi mu'cize olan Kur'an.(Kur'an: Şu kitâb-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi.. ve âyât-ı tekviniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin tercüman-ı ebedisi.. ve şu âlem-i gayb ve şehadet kitabının müfessiri... ve zeminde ve gökde gizli Esmâ-i İlâhiyenin mânevi hazinelerinin keşşâfı.. ve sutur-u hâdisatın altında muzmer hakaikın miftahı.. ve âlem-i şehâdette âlem-i gaybın lisanı... S.)(-Kur'an-ı Kerim-, bütün mebâhis-i esasiyeyi ve mühimmeyi öyle bir tarzda beyan eder ki, o beyan, bütün kâinatı bir saray gibi idare eden ve dünyâyı ve âhireti iki oda gibi açıp kapayan; ve zemin bir bahçe; ve semâ, misbahlariyle süslendirilmiş bir dam gibi tasarruf eden; ve mâzi ve müstakbel, bir gece ve gündüz gibi nazarına karşı hazır iki sahife hükmünde temaşa eden; ve ezel ve ebed, dün ve bugün gibi silsile-i şuunatın iki tarafı birleşmiş, ittisal peyda etmiş bir surette, bir zaman-ı hâzır gibi onlara bakan bir Zât-ı Zülcelâle yakışır bir tarz-ı beyandır.Nasıl bir usta, bina ettiği ve idare ettiği iki haneden bahseder, proğramını ve işlerinin liste ve fihristesini yapar; Kur'an dahi, şu kâinatı yapan ve idâre eden ve işlerinin listesini ve fihristesini tabir câiz ise, proğramını yazan, gösteren bir Zâtın beyanına yakışır bir tarzdadır. Hiç bir cihetle eser-i tasannu ve tekellüf görünmüyor. Hiç bir şâibe-i taklid veyâ başkasının hesâbına ve onun yerinde kendini farzedip konuşmuş gibi bir hud'anın emaresi olmadığı gibi, bütün ciddiyetiyle, bütün safvetiyle, bütün hulusiyle sâfi, berrak, parlak beyânı, nasıl gündüzün ziyâsı, "Güneşten geldim" der. Kur'ân dahi," Ben Hâlık-ı Âlem'in beyanıyım ve kelâmıyım" der. Evet şu dünyâyı antika san'atlarla süslendiren ve lezzetli nimetlerle dolduran ve san'atperverâne ve nimetperverane şu derece san'atının acibeleriyle şu derece kıymettar nimetlerini dünyanın yüzüne serpen, sıravâri tanzim eden ve zeminin yüzünde seren, güzelce dizen bir Sâni', bir Mün'imden başka şu velvele-i takdir ve istihsanla ve zemzeme-i hamd ve şükranla dünyâyı dolduran ve zemini bir zikirhâne, bir mescid, bir temaşagâh-ı san'at-ı İlâhiyeye çeviren Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan kime yakışır ve kimin kelâmı olabilir? Ondan başka kim ona sâhib çıkabilir? Ondan başka kimin sözü olabilir? Dünyayı ışıklandıran ziya, güneşten başka hangi şeye yakışır? Tılsım-ı kâinatı keşfedip âlemi ışıklandıran beyan-ı Kur'an, Şems-i Ezelî'den başka kimin nuru olabilir? Kimin haddine düşmüş ki ona nazire getirsin? Onun taklidini yapsın?Elhak, bu dünyayı san'atlarıyla zinetlendiren bir san'atkârın, san'atını istihsan eden insanla konuşmaması muhaldır. Mâdem ki, yapar ve bilir, elbette konuşur. Mâdem konuşur, elbette konuşmasına yakışan Kur'andır. Bir çiçeğin tanziminden lâkayd kalmayan bir Mâlik-ül Mülk, bütün mülkünü velveleye veren bir kelâma karşı nasıl lâkayd kalır? Hiç başkasına mal edip hiçe indirir mi? S.)(Kur'an-ı Hakim yirmi üç sene mütemadiyen damarlara dokunduracak ve inadı tahrik edecek bir tarzda meydan okudu ve der idi ki: "Şu Kur'anın Muhammed-ül Emin gibi bir ümmiden nazirini yapınız ve gösteriniz. Haydi bunu yapamıyorsunuz, o zât ümmi olmasın, gayet âlim ve kâtip olsun. Haydi bunu da getiremiyorsunuz; bir tek zât olmasın, bütün âlimleriniz, beliğleriniz toplansın, birbirine yardım etsin, hattâ güvendiğiniz âliheleriniz size yardım etsin. Haydi bununla da yapamıyacaksınız, eskiden yazılmış beliğ eserlerden de istifade edip, hattâ gelecekleri de yardıma çağırıp, Kur'anın nazirini gösteriniz, yapınız. Haydi bunu da yapamıyorsunuz; Kur'anın mecmuuna olmasın da, yalnız on Suresinin nazirini getiriniz. Haydi on Suresine mukabil hakiki doğru olarak bir nazire getiremiyorsunuz; haydi hikâyelerden asılsız kıssalardan terkib ediniz. Yalnız nazmına ve belâgatına nazire olsun getiriniz. Haydi bunu da yapamıyorsunuz, bir tek suresinin nazirini getiriniz. Haydi Sure uzun olmasın, kısa bir Sure olsun, nazirini getiriniz. Yoksa, din, can, mal, iyalleriniz; dünyada da âhirette de tehlikeye düşecektir..." M.)(Amerikalı Filozof Karlayl (Carlyle) şöyle diyor: Kur'anı bir kerre dikkatle okursanız, O'nun hususiyetlerini izhara başladığını görürsünüz. Kur'anın güzelliği diğer bütün edebî eserlerin güzelliklerinden kabil-i temyizdir. Kur'anın başlıca hususiyyetlerinden biri, (O'nun asliyyetidir. Benim fikir ve kanaatıma göre Kur'an serâpa samimiyet ve hakkaniyetle doludur. Hz. Muhammed'in (A.S.M.) cihana tebliğ ettiği dâvet, hak ve hakikattır. İ.İ.)

KURARE
Çömlek içindeki yemek piştikten sonra yanmasın diye içine konulan su.

KURAT
Fitil ucundan yanmış yer.

KURÂ-YI MÜTECÂVİRE
Komşu köyler.

KURAZ (KARİZA)
Isırgan otu.

KURAZE
Altun ve gümüş kırıntısı. * Kumaş parçaları.

KURB
Yakınlık. Yakında oluş. Yakın olmak. Yakınlık kazanmak. (Zamanda, mekânda, nisbette, hatvede ve kuvvette kullanılır.) * Tıb: Böğür. Karnın yumuşaklığına kadar olan yer.

KURBAN
Allah'ın rızasını kazanmağa sebep olan şey. * Etleri, fakirlere parasız olarak dağıtılmak niyetiyle farz, vâcib veya sünnet olarak kesilen koyun, keçi, deve, sığır.. gibi hayvan. * Bir maksad uğrunda feda olma. * Beylerin ve meliklerin yakınlarından olan kimse.

KURBET
Yakınlık. * Fık: Allah'a manevî yakınlığa sebeb olan amel-i sâlih.

KURB-İ DERECE
Ölen bir kimseye yakınlık derecesi.

KURB-İ HÜDÂ
Allah'a manevî yakınlık.

KURB-İ MESÂFE
Yer, mekân yakınlığı.

KURBİYYET
Yakınlık kazanmak. Yakınlık. Bir şeye kendi gayretiyle yakınlaşmak. (Bak: Akrebiyyet)(Sahabelerin kurbiyet-i İlâhiyye noktasındaki makamlarına velâyet ayağıyla yetişilmez. Çünki: Cenâb-ı Hak bize akrebdir ve herşeyden daha ziyade yakındır. Biz ise, ondan nihayetsiz uzağız. O'nun kurbiyetini kazanmak iki surette olur.Birisi: Akrebiyetin inkişafiyledir ki, nübüvvetteki kurbiyet ona bakar ve nübüvvet veraseti ve sohbeti cihetiyle sahabeler o sırra mazhardırlar.İkinci Suret: Bu'diyetimiz noktasında kat-ı meratib edip bir derece kurbiyete müşerref olmaktır ki, ekser seyr-i sülûk-u velâyet ona göre ve seyr-i enfüsî ve seyr-i âfâkî bu suretle cereyan ediyor. İşte, birinci suret sırf vehbîdir, kesbî değil, incizabdır, cezb-i Rahmânidir ve mahbubiyettir. Yol kısadır, fakat çok metin ve çok yüksektir ve çok hâlistir ve gölgesizdir. Diğeri kesbîdir, uzundur, gölgelidir. Acaib hârikaları çok ise de, kıymetçe, kurbiyyetçe evvelkisine yetişemez. Meselâ: Nasıl ki dünkü güne bugün yetişmek için iki yol var. Birincisi: Zamanın cereyanına tâbi olmıyarak, bir kuvvet-i kudsiye ile, fevkaz-zaman çıkıp, dünü bugün gibi hazır görmektir. İkincisi: Bir sene kat'-ı mesafe edip, dönüp dolaşıp, düne gelmektir; fakat, yine dünü elde tutamıyor; onu bırakıp gidiyor. Öyle de, zâhirden hakikata geçmek iki suretledir. Biri: Doğrudan doğruya hakikatın incizabına kapılıp, tarikat berzahına girmeden, hakikatı, ayn-ı zâhir içinde bulmaktır. İkincisi: Çok merâtibden seyr-i süluk suretiyle geçmektir. Ehl-i velâyet, çendan fena-i nefse muvaffak olurlar, nefs-i emmareyi öldürürler. Yine sahabeye yetişemiyorlar. Çünki, sahabelerin nefisleri tezkiye ve tathir edildiğinden; nefsin mahiyetindeki cihazat-ı kesire ile, ubudiyetin envâına ve şükür ve hamdin aksamına daha ziyade mazhardırlar. Fena-i nefisten sonra, ubudiyet-i evliya besatet peyda eder. S.)

KÛR-BOĞAZ
f. Obur, körboğaz.

KURBUK
Mevzi ismi. * Yardım. * Dükkân.

KURDAH
Maymun.

KÛRDİL
f. Câhil. Gönlü kör.

KURDUH
Maymun. * Küçük karınca.

KÛRE
f. Demirci ocağı. Kuyumcu ocağı. * Küre.

KURENA
Bir padişâhın yakınında bulunan ve onun sohbetine iştirak edenler. Yakınlar. Arkadaşlar.

KURENG
f. Al at.

KUREVÎ
(Kurâ. dan) Köylü. Köye âit, köye dâir.

KUREYŞ
Kökü Hz. İbrahim'e (A.S.) dayanan, Peygamberimiz Hz. Muhammed'in de (A.S.M.) mensub olduğu Arab kabilesi.

KUREYŞ SURESİ
Kur'an-ı Kerim'in 106. Suresidir. Liilâfi Suresi de denir. Mekkîdir.

KUREYŞÎ
Kureyş kabilesinden olan. Kureyş'e mensub.

KUREYZA
Medine-i Münevvere yakınında Yahudi taifesinden bir kavim.

KURFUSA (KARFESA)
Mak'adı üstüne oturup dizlerini karnına yapıştırıp iki kolunu baldırları üstüne kavuşturmak.

KURHA
(C: Kuruh) Silâh yarası. * Çıban.

KURHANE
(C: Kurhân) Bir cins mantar.

KÛRÎ
f. Körlük, âmâlık.

KURKUBE
Et, lahm.

KURKUL
Çekirge.

KURKUR
Büyük gemi.

KURKUS
Geniş, bol, vâsi.

KURMAY
Ordunun muharebeye hazırlanmasında ve savaş sırasındaki sevk ve idaresi için hususi tarzda yetiştirilmiş subay. * Mc: Becerikli.

KURME
İşaret için devenin burnundan bir miktar deri kesip tam ayrılmadan yine burnu üstüne yapıştırmak.

KURMUD
Dağ keçisinin erkeği.

KURMUS
(C: Karâmıs) Avcıların dağda olan kulübesi veya soğuktan sakındıkları küçük çukur yer.

KURNAS
Dağın burnu.

KURNE
Sivri veya tümsek şey. * Hamam kurnası. Kurna.

KURNEVE
Boya otu.

KURNUK
Yumuşak bedenli delikanlı.

KURR
Karar. * Soğukluk.

KURRA
(Kari'. C.) Okuyucular. Kur'ân-ı Kerimi usul ve tecvidine göre okuyanlar. Dindar ve sâlih kimse.

KURRASA
(C: Kırâs) Papatya çiçeği.

KURRE
Parlaklık. Tâzelik. Gözün parlak ve nurlu olması. * Ağlamaktan sonraki serinlik. * Dilşâd olmak. * Bir atımlık şey. * Kurbağa.

KURRET-ÜL A'YUN
Gözlerin nuru. * Çok sevilen ve göz aydınlığına sebeb olanlar.

KURS (KURSA)
Kelepçe. * Çevrik nesne. * Yuvarlak. Tekerlek şeklinde olan.

KURS-U ŞEMS
Güneş yuvarlağı.

KURŞUM (KIRŞÂM)
Büyük kene.

KURT(A)
(C.: Kırta-Kırat) Küpe.

KURTAN
At'ın arkasına vurdukları keçe.

KURTAT
Eyer altına konan bir nesne. * Boyun.

KURTUBÎ
Kılıç. Halid bin Velid'in kılıcı.

KURTUM
(C: Karâtım) Usfur otunun tohumu.

KURTUM
Mestin burnu.

KURUH
(Kurha. C.) Yaralar.

KURULTAY
(Bak: Meclis)

KURUM
(Karm. C.) Değerli insanlar. Kıymetli ve değeri büyük kişiler.

KURUN
(Karn. C.) Asırlar. Devirler. Çağlar.

KURUNE
Nefis.

KURUN-U ÂHİRE
Son asırlar. İstanbul'un Fatih Sultan Mehmed tarafından zaptedildiğinden sonraki zaman. Hicri 857, Mi. 1453 yılından sonraki devir.

KURUN-U SÂLİFE
Geçmiş asırlar.

KURUN-U ULÂ
Eski Roma Devleti'nin ikiye ayrılması zamanına kadar olan eski devir. İlk çağ.

KURUN-U VUSTÂ
Eski Roma Devleti'nin ikiye ayrılmasından, İstanbul'un Müslümanlar tarafından zabtedildiği tarihe kadar olan zamandır. Orta asırlar.

KURUR
Gözün parlak olması.

KURUT
Küpeler. Kadınların kulaklarına taktıkları mücevherler.

KURUT
Kuruluk.

KURUZ
(Karz. C.) Borçlar. Ödünç olarak verilen paralar.

KURZUB
Fakir kimse.

KURZUM
Kavafların ve kunduracıların üzerinde gön ve sahtiyan kesip düzelttikleri yuvarlak tahtalar.

KURZÜL
Kadınların başına örttükleri nesne. * Kayıt. * Kötü kimse. * At ismi. * Bel, sulb.

KÛS
f. Kös. Eskiden muharebelerde deve veya araba üstünde taşınarak çalınan büyük davul.

KUSA
Zayıflık. * Nâhiye.

KUSAKIS
Çok acı olan sarmısak.

KUSALE
Buğday ve arpa kesmiği.

KUSAME
Kassamlara verilen taksim ücreti.

KUSARA
İsteğin ve arzunun son derecesi.

KUSARE
Hususi hücre. * Gemilerde güvertelerin en üstündeki yarım güverte.

KUSAS
Saçın önünde ve ardında nihayeti.

KUSASA
Tırnak kırpıntısı. * Az miktar, az şey.

KUSB
(C: Aksâb) Göden bağırsak denilen büyük bağırsak.

KUSBE
(C: Kuseb) Göden bağırsak.

KUSE
f. Köse.

KUSEC
f. Köse.

KUSEYBE
Bronşcuk.

KUSEYRA
İyeği kemiklerinin altındaki kemik.

KUSFEND
f. Koyun.

KÛS-İ GAZA
Savaş davulu. Muharebe kös'ü.

KUSKUS (KUSKUSA)
(C: Kusâs) Kaba, kısa boylu erkek.

KUSLUB
Kuvvetli, dayanıklı, sağlam.

KUSRE
Yakın, karib.

KUSS İBN-İ SAİDE
İslâmiyetten önce Arabistan'da yaşamış İyâd Kabilesinin ileri gelenlerinden, mühim hakikatlı bir şâirdir. Cârud gibi hakperesttir. Henüz Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm genç iken Suk-ı Ukaz panayırındaki hitabeti ile meşhurdur. Hitabesinde bir Hak Peygamber geleceğini ve onun en güzel bir din üzere olacağını müjdelemiştir. (K. En. Sh. 61)

KUSSA
Alın saçı.

KUSSABE
(C: Kısâb) Kamış boğumu. * Düdük.

KUSSAS
Bir demir madeninin adı.

KUST
Topalak dedikleri ot.

KUSTAR (KISTÂR)
Kesedar. Sarraf. * Tüccar, tâcir. * Mizan, ölçü. * Bir şehre veya bir beldeye vâli olan kimse.

KUSTAS
Büyük terazi.

KUSU
Uzaklık, ırak olmaklık. * Son olmaklık.

KUS'UL
Yaramaz, leim, lânet edilen kimse. * Kurt eniği.

KUSUR
Noksanlık. Eksiklik. Noksan ve âcizlik. İhmal. Tedbirsizlik. * Cem' olmalar. * Pahalanmak. *Eksilmek. * Şiddetli olan şeyin yavaşlayıp sâkin olması. * Bereketlenmek. * İmtina', âciz olmak. * Bir hesabın üstü. Artan kısım. * (Kasr. C.) Kasırlar. Saraylar. Köşkler.(Şeytanın mühim bir desisesi : İnsana kusurunu itiraf ettirmemektir. Tâ ki, istiğfar ve istiâze yolunu kapasın. Hem nefs-i insaniyenin enaniyetini tahrik edip, tâ ki, nefis kendini avukat gibi müdafaa etsin; âdeta taksiratdan takdis etsin. Evet şeytanı dinliyen bir nefis, kusurunu görmek istemez; görse de, yüz te'vil ile te'vil ettirir. $ sırriyle, nefsine nazar-ı rıza ile baktığı için ayıbını görmez. Ayıbını görmediği için itiraf etmez, istiğfar etmez, istiaze etmez; şeytana maskara olur. Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm gibi bir Peygamber-i Alişan , $ dediği halde, nasıl nefse itimad edilebilir. Nefsini ittiham eden, kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder. İstiğfar eden, istiaze eder. İstiaze eden, şeytanın şerrinden kurtulur. Kusurunu görmemek, o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Ve kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar; itiraf etse, afva müstahak olur. L.)

KUSURE
Acizlik, güçsüzlük.

KUSUR-İ CİNAN
Cennet'teki köşkler.

KUSUT
Haktan sapmakla cevr ve zulmetmek. * Birşeyi kısımlara ayırmak, tefrik etmek.

KUSVA
Son derecede bulunan. * Son, nihayet. * Son sınır. Erişilecek olan en son nokta.

KUŞ'AM
(C: Kaşâım) Yaşlı ihtiyar, koca kimse. * Belâ. * Arslan. * Sırtlan. * Örümcek. * Karınca yuvası.

KUŞAM (KUŞÂME)
Sofrada artan yemekler.

KUŞ'AMAN
Büyük erkek akbaba.

KUŞ'AR
Hıyar.

KUŞA'RİRE
Titreme. * Tavuk derisi gibi ürperip kabarmış deri.

KUŞE
Köşe.

KUŞE-İ FERAG
İnsanın, herşeyden feragat edip çekildiği köşe.

KUŞE-İ NİSYAN
Unutma köşesi, nisyan köşesi.

KUŞİŞ
f. Çalışma, çabalama, gayret sarfetme, uğraşma.

KUŞUR
(Kışr. C.) Kabuklar, kışırlar.

KUŞUR-İ EŞCAR
Ağaç kabukları.

KUŞUTA
Burnun çökük ve yassı olması.

KUT
Yaşatacak gıda, rızık. * Kuvvetlendirmek.

KUT'A
Bir hurma cinsi.

KUTA'
(C: Kutâ-Kutevât) Atın arkalaşacak yeri. * Bağırtlak kuşu.

KUTA' (KUTU')
Düş yormak, rüya tâbir etme. * Su kesilmek.* Başka yere gitmek.

KUTAA
Bir şeyin kesintisi ve kırıntısı.

KUTAFE
Toplarken düşüp dökülen üzüm ve yemiş döküntüsü.

KÛTAH
(Kuteh) Kısa, boysuz.

KÛTAH-ÂSTİN
f. Aslında kötü olduğu hâlde iyi gibi görünen kimse.

KÛTAH-BÎN
f. Neticeyi göremiyen, basiretsiz, kısa görüşlü.

KÛTAHTER
f. Pek kısa, çok ufak.

KÛTAH-TERİN
f. En çok kısa.

KUTAR
Kebap kokusu. Ot kokusu.

KUTB
(Kutub) Dünyanın şimâl veya cenub uçları. (Güney ve kuzey taraflarının son kısımları.) * Elektrik cereyânını meydana getiren veya mıknatısın uçlarından her biri. * Dini bir meslek veya grubun başı. Bir çok müslümanların kendisine bağlandıkları azim ve büyük evliyaullahtan zamanın en büyük mürşidi.

KUTBE
Nişan okunun temreni. * Erkek ismi. * Nişanlara atılan ufak ok.

KUTBEYN
İki kutub. Şimal ve cenub kutbu. Kuzey ve güney kutubları.

KUTBÎ
(Kutbiye) Dünya kutuplarına ait. Onlarla alâkalı.

KUTBİYE
Deve ve koyun sütünün birbirine karışması.

KUTBİYET
(Bak: Kutb-ul aktab)

KUTB-U CENUBÎ
Güney kutbu.

KUTB-U DEVRAN
Halife ve bu sıfatı alan Osmanlı padişahı.

KUTB-U RİSALET
Risaletin başı. * Hz. Muhammed (A.S.M.)

KUTB-U ŞİMALÎ
Kuzey kutbu.

KUTB-UD DİN
Dinin kutbu.

KUTB-UL AKTAB
Kutubların başı. Hilafet-i mâneviye-i Muhammediye (A.S.M.). Velâyet-i mâneviye makamlarının en yükseği, nübüvvet-i Muhammediyeye (A.S.M.) veraset makamı olup, bu makama ancak Cenâb-ı Hakkın bir atiyyesi olarak nâil olunur. Bu makamda bulunan zât, Hakikat-ı Muhammediyenin (A.S.M.) mazharı ve Esmâ-i İlâhiyenin câmi'idir. Her asırda bir tane bulunan bu zatların sonuncusu mezkur sıfatların en ekmeline mazhardır. Bu makam hakkında Gavs ve Kutbiyyet-i Kübrâ tâbirleri de kullanılır.

KUTB-UL ÂRİFÎN
Ariflerin en ileri geleni, en büyüğü. Maddi, mânevi ve İlâhi ilim sahiblerinin başı. Ariflerin kutbu. (Bak: Aktâb)

KUTB-UZ ZAMAN
Zamanın en ileri gelen ve en büyük ârif ve mürşidi. (Bak: Aktâb)

KÛTEH
(Kutâh) f. Kısa, boysuz.

KÛTEHBÂL
f. Kısa boylu.

KÛTEHBÎN
f. Kısa görüşlü. İleriyi göremez.

KÛTEHDEST
f. Kısa elli. Elli kısa olan. * Mc: Hasis, cimri, tamahkâr, keremsiz.

KÛTEHENDİŞ
f. Sonunu ve istikbali düşünmeyen. Kısa görüşlü.

KUTELA'
(Katil. C.) Öldürülmüş kimseler, maktuller.

KUT-I LÂ-YEMUT
Ölmeyecek kadar olan rızık, yiyecek.

KUT-I MESİH
Hurma. * Şarap.

KÛTÎ
Kısa boylu adam.

KUTİLE
(Katil. den) Katledildi, kahroldu veya kahrolası meâlindedir.

KUTME
Bozluk ve kızıllık olan renk. (O renkte olana "aktem" derler.) (Müe: Katmâ)

KUTN
(C: Aktân) Pamuk.

KUTNE
Geviş getiren hayvanların midelerinin bir bölümü. Şirden.

KUTNİYE
Aşure tatlısı.

KUTR (KUTUR)
Taraf. Canib. * Nahiye. Mahal. Arzın veya semânın bir ciheti. * Çap. * Bölük. Bölge. * Geo: Dairenin merkezinden geçip onu iki müsavi kısma bölen doğru parçası, çap.

KUTRE
Avcılar kümesi.

KUTRENÎ
Kutur itibariyle, çap olarak.

KUTR-U DÂİRE
Geo: Dairenin kutru. Çap.

KUTRUB
Bir kuş.

KUTRUTÎ
Kısa boylu küçük adam.

KUTTA'
(Katı'. C.) Kesiciler, kat' ediciler, kesenler.

KUTTA-İ TARİK
Yol kesenler, eşkiyalar, haydutlar.

KUTTAL
(Katil. C.) Katiller, öldürücüler, öldürenler. Katledenler.

KUTTAN
(Katın. C.) Yerliler, oturanlar, sâkinler.

KUTU'
Sudan veya bir yoldan geçme. * (Kuşlar) göç etme. * (Kat'. C.) Kesintiler.

KUTU'
Zelil olmak. Hakarete uğramak.

KUTUB
(Kutb. C.) Kutublar.

KUTUR
Pintiliğinden dolayı ailesini sıkıntı içinde bırakan adam.

KÛTVAL
f. Kale muhafızı. Dizdar. * Belediye reisi. Şehir ağası.

KUUD
Cülus. Oturmak. * Namazın oturarak kılınan kısmı. Secdede iken kalkıp oturmak.

KUULE
Ayağının arkasıyla yerden toprak saçmak.

KUUR
(Ka'r. C.) Dipler, derinlikler. Nihâyetler.

KUVA'
Erkek tavşan.

KUVÂ
(Kuvvet. C.) Güçler. Kuvvetler. * Hisler. Hasseler. Takatler. * Şeriatın birer hükmü.

KUVÂ-İ DİNİYE
Dinî kuvvetler.

KUVÂ-İ HAMSE
Beş duygu.

KUVAM
Koyunun ayaklarını tutan bir hastalık.

KUVARE
Yuvarlak parça (ki gömlek yakasından veya kavun, karpuz başından keserler.)

KUVÂ-YI MİLLİYE
Milli kuvvetler. Bir milletin sahib olduğu kuvvetleri. * İstiklâl harbinde Anadoluda kurulan hükümet ve bu hükümetin askeri kuvvetleri.

KUVÂ-YI SELÂSE
Üç kuvvet. (Kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye ve kuvve-i akliye.)

KUVÂ-YI UMUMİYE
Umumi kuvvetler.

KUVB
Yavru.

KUVVAD
Kumandanlar, seraskerler, komutanlar.

KUVVE
Kuvvet. Güç. * Salâhiyyet. İktidar. * Fikir. Niyet. * Hasse. His. Duygu. Meleke. * Kabiliyyet. (Za'fiyyetin zıddı)

KUVVE-İ AN-İL-MERKEZİYE
Merkezkaç kuvvet. Cisimlerin kendi mihveri üzerine hareketi zamanında merkezinde hâsıl olan kuvvete denilir. Merkezde dönen bir tekerleğin etrafında yapışık veyahut üstünde taşıdığı cisimlerin etrafa yayılıp dağılmasıyla bu kuvvetin mevcudiyyeti anlaşılır.

KUVVE-İ AZM
f. Azim kuvveti. Emele muvaffak olmak için gösterilen azim, cehd kuvveti.

KUVVE-İ BÂSIRA
f. Görme duygusu, görme kuvveti.

KUVVE-İ CÂZİBE
Kendine çekici kuvvet. Dünyanın câzibe, yani çekme kuvveti.

KUVVE-İ DÂFİA
Zararlı şeyleri men'etme ve onlardan korunma hissi. İtme kuvveti.

KUVVE-İ GALİBE
Üstün ve ezici kuvvet.

KUVVE-İ HÂFIZA
f. Zihinde hıfzetme, belleme kuvveti.

KUVVE-İ HAMSE-İ BÂTINA
İçteki beş his, beş duygu. (Bak: Havâs)

KUVVE-İ İLE-L MERKEZİYE
Muhitten (etraftan) merkeze doğru gelen çekme kuvveti. (Kuvve-i anil-merkeziyenin zıddıdır.)

KUVVE-İ İSTİNAD
Dayanma ve istinad etme kuvveti.

KUVVE-İ KUDSİYE
Evliyâ kuvveti. Cenab-ı Hakk'ın yardımına mazhar olan kuvvet. Hakaik-ı imâniye ve Kur'aniyeyi gayet ince ve derin bir firaset ve dirayetle anlayabilme kuvveti.

KUVVE-İ LÂMİSE
Dokunma ve hissetme duygusu. Sertliği ve yumuşaklığı anlama duygusu.

KUVVE-İ MUHASSALA
Muhtelif kuvvetlerin ağırlık merkezi.

KUVVE-İ MUSAVVİRE
Cenâb-ı Hakkın izni ve kanunu ile maddiyatın şekil ve suretini alma kabiliyeti (Bak: Madde-i musavvire)

KUVVE-İ MUTASARRIFA
Mütehayyile vasıtasıyla zihinde hazırlanan şeyleri tertib kuvveti.

KUVVE-İ MÜDRİKE
İdrak kuvveti. Beş duygunun, hissin zihinde duyulması, anlaşılması.

KUVVE-İ MÜMEYYİZE
İnsanın iç âleminde hissedilenleri birbirinden ayırdetme kudreti. * Hayır ve şerri anlayıp ayıran bir duygu ve kuvvet.

KUVVE-İ MÜTEHAYYİLE
Hissolunan şeyin gıyabında resim ve tasvir kuvveti. Hayâl kuvveti.

KUVVE-İ MÜVELLİDE
Tevlid edici kuvve, meydana getirci kuvvet.

KUVVE-İ NÂTIKA
Konuşma, güzel ifade etmek kudreti.

KUVVE-İ SEBUİYE
İnsanda başkalarına hücum ve zararları defetmek kuvvesi.

KUVVE-İ SEBUİYE-İ GADABİYE
Zararlı şeyleri def'e sevkeden his ve kuvvet.

KUVVE-İ ŞÂMME
Koku alma, koklama duygusu. Burun.

KUVVE-İ ŞEHEVİYE
Cinsi istek kudreti. Yemek, içmek, konuşmak, uyumak gibi kabiliyetler.

KUVVE-İ TEŞRİİYE
Kanun vaz'etme kuvveti. şeriata uyan düsturlar yapma kuvveti. * Büyük Millet Meclisi.

KUVVE-İ VÂHİME
Vehim ve hayâl duygusu. Kuruntu hâssesi.

KUVVE-İ ZAHRİYE
Yardımcı ve imdatçı kuvvet.

KUVVE-İ ZÂİKA
Dildeki tad alma duygusu. (Bak: Dil)(Ağızdaki kuvve-i zâika bir kapıcıdır; mide, cesedin idâresi noktasında bir efendi ve bir hâkimdir. O saraya veyahut o şehre gelen ve sarayın hâkimine verilen hediyenin yüz derece kıymeti varsa, kapıcıya bahşiş nev'inden ancak beş derecesi muvafık olur.. fazla olamaz. Tâ ki; kapıcı gururlanıp, baştan çıkıp, vazifeyi unutup, fazla bahşiş veren ihtilâlcileri saray dahiline sokmasın. İşte bu sırra binâen, şimdi iki lokma farzediyoruz. Bir lokma, peynir ve yumurta gibi mugaddi maddeden kırk para; diğer lokma, en âlâ baklavadan on kuruş olsa.. bu iki lokma ağıza girmeden, beden itibariyle farkları yoktur, müsâvidirler; boğazdan geçtikten sonra, cesed beslemesinde yine müsâvidirler. Belki, bazan kırk paralık peynir, daha iyi besler. Yalnız, ağızdaki kuvve-i zâikayı okşamak noktasında yarım dakika bir fark var. Yarım dakika hatırı için kırk paradan on kuruşa çıkmak, ne kadar mânâsız ve zararlı bir israf olduğu kıyas edilsin. Şimdi, saray hâkimine gelen hediye kırk para olmakla beraber, kapıcıya dokuz defa fazla bahşiş vermek, kapıcıyı baştan çıkarır, "hâkim benim" der. Kim fazla bahşiş ve lezzet verse; onu içeriye sokacak. İhtilâl verecek, yangın çıkaracak, "Aman doktor gelsin, hararetimi teskin etsin, ateşimi söndürsün." dedirmeye mecbur edecek. İşte, iktisad ve kanaat, hikmet-i İlâhiyyeye tevfik-ı harekettir. Kuvve-i zâikayı kapıcı hükmünde tutup, ona göre bahşiş verir. İsraf ise; o hikmete zıt hareket ettiği için çabuk tokat yer, mideyi karıştırır, iştiha-yı hakikiyi kaybeder. Tenevvü-ü et'imeden gelen sun'i bir iştiha-yı kâzibe ile yedirir, hazımsızlığa sebebiyet verir, hasta eder. L.)

KUVVE-İ ZÂKİRE
Hafıza. Ezberleme kuvveti. Ezber edici kuvvet.

KUVVET
Sükunette bulunan cisimleri harekete, hareket ettikleri sükunete getirmeğe muktedir olan sebeb. (Kuvvet, te'sir ettiği cisimlerin hâricindedir.)

KUVVET-İ DEVLET
Devletin kuvveti.

KUVVET-ÜZ ZAHR
Arka veren kuvvet. Yardımcı, imdadcı kuvvet. Geriden gelen yardımcı. * İcabında arkadan yardımcı olacak asker kuvveti. İmdâda hazır asker.

KUY
f. Karye, mahalle, sokak. * Yol. Semt.

KUYA
Çok kusmak.

KUYDAŞ
f. Aynı köyden olanlar. Köyleri aynı olan kimseler.

KUYUD
(Kayd. C.) Kayıtlar. Resmi muâmelelerin veya her hangi bir şeyin kayıtları, deftere geçirilmeleri, yazılmaları.

KUYUDAT
Kayıtlar.

KUYUDAT-I ATİKA
Eski kayıtlar.

KUYUD-U İHTİRAZİYYE
Korunmak için ilerisine âid tedbir kayıtları. Bazı hakları kullanabilme şartı.

KUZ
f. Kambur.

KUZ
Bardak, kadeh. * Tas, çanak.

KUZA'
Ağız ağrısı.

KUZA'
Hırka parçası.

KUZAH
Mevzi ismi. * şeytan ismi. (Bak: Kuzeh)

KUZAKIZ
Yırtıcı ve paralayıcı yavuz arslan.

KUZA'MEL
Büyük şişman deve.

KUZA'MELE
Kötü huylu, kısa boylu kadın. * Şey.

KUZAT
Şeriat nâmına hükmeden hâkimler. Kadılar. (Bak: Kudât)

KUZAZAT
Ok yeleği kırpıntısı. * Altın parçaları.

KUZE
f. Su testisi.

KUZE-GER
f. Çömlekçi, bardakçı.

KUZEH
Renk renk çizgiler. * Bulutları idâreye me'mur bir melek ismi.

KUZEHİYE
Gözün renkli olan tabakası. İris.

KUZFE
(C.: Kuzuf-Kuzefât) Yüksek yer.

KUZHA
(C: Kuzeh) Yol, tarik.

KUZU'
Evmek, acele.

KUZZ
Yeleksiz oklar.

KUZZE
(C: Kuzze) Ok yeleği. * Pire, bürgus.

KÜAYT
(C: Ki'tân) Bülbül.

KÜBAB
Bir yere toplanmış kum.

KÜBAD
Tıb: Karaciğer iltihabı.

KÜBAS
Başı büyük olan erkek.

KÜBBE
(C: Kübb) At sürüsü. * İplik yumağı.

KÜBBENE
Bahil kişi.

KÜBERA
(Kebir. C.) Büyükler. Ulular.

KÜBERA-YI ÜMMET
Ümmetin uluları, büyükleri.

KÜBKÜBE
İnsan topluluğu. * At sürüsü.

KÜBR
Yakınlık.

KÜBRA
(Ekber'in müennesi) Büyük, daha büyük, en büyük. * Man: İkinci kaziye (İkinci önerme). Yâni, hadd-i ekberin bulunduğu cümle (Bak: Hadd-i ekber).

KÜBUD
(Kebed. C.) Karaciğerler.

KÜCA
f. Nereye? Nasıl?

KÜDA
Mekke-i Mükerreme'de Bâb-ı Umre'nin yolu.

KÜDADE
Çömlek dibinde kalan yemek.

KÜDAME
Her nesnenin bakiyyesi.

KÜDAS
Hayvan aksırığı.

KÜDS
Dövülmemiş harman.

KÜDU'
Soğuğun bitkilere zarar vermesi.KÜDUR : (Keder. C.) Kederler, hüzünler, üzüntüler, sıkıntılar, ıztırablar.

KÜDÛ
Yerin otu geç bitmek.

KÜDURET
(Keder. den) Bulanıklık. * Koyuluk, kesiflik. * Kaygı. Tasa. Kederlilik.

KÜDÜRR
Azâsı çok şişmiş olan yiğit.

KÜDYE
Kazılması güç olan sert yer.

KÜF
Yetiştiği satıhta kimyevî değişikliklere sebep olan küçük boylu mantarlara verilen umumi ad. * Maddelerin oksitlenme neticesinde dış tarafını kaplayan tabaka. Pas.

KÜFAE
Davarın bir yıllık dölü, sütü, yoğurdu, yünü ve yapağısı.

KÜFALE
Zammetmek, artırmak. * Boynuna almak.

KÜFAT
(Küfv. C.) Eşitler. * Denkler, müsaviler.

KÜFE
f. Taze dallardan veya kamıştan örülmüş, derin ve çeşitli boyda kaba sepet.

KÜFFAR
(Kâfir. C.) Gâvurlar. Hak din olan İslâmiyeti inkâr edenler. Kâfirler.

KÜFFE
(C: Küfât) Kaftan nigendesi, kaftan zencifi.

KÜFİYYUN
Eski arabça âlimlerinin ayrıldığı iki büyük şubeden biri olup diğerine Basriyyun denirdi. (O.L.)

KÜFNE
Ağaç, şecer.

KÜFR
Örtmek mânâsınadır. Kalbe âit bir sıfattır. Hak dini inkâr edip, hakkı inkâr edene ve gizleyene "kâfir" denilir. Kâfirliğin sıfatı küfürdür. * Allaha inanmamak. Hakkı görmemek. İmansızlık. * Allaha (C.C.) yakışmıyan sıfatlar uydurmak. Müslümanlığa uymayan şeylere inanmak. * Nankörlük, dinsizlik, günah, kaba ve ayıp söz. (Bak: Kebâir - Kâfir)

KÜFR Ü DALAL
Kafirlik ve sapıklık. Dinsizlik.

KÜFRAN
Nankörlük etmek. Allah'ın ihsan ve inayetine mukabil teşekkür etmeyip fiilen veya kavlen inkâr etmek.

KÜFRAN-I Nİ'MET
Cenâb-ı Hakkın ihsan ettiği ni'metleri bilmemek ve hürmetsizlikte bulunmak. (Bak: Tahdis-i ni'met)(Bazan tevâzu, küfrân-ı ni'meti istilzâm ediyor; belki küfrân-ı ni'met olur. Bazan da tahdis-i ni'met iftihar olur. İkisi de zarardır. Bunun çare-i yegânesi ki, ne küfrân-ı ni'met çıksın ne de iftihar olsun. Meziyyet ve kemalâtları ikrâr edip, fakat temellük etmiyerek, Mün'im-i Hakikinin eser-i in'âmı olarak göstermektir. M.)

KÜFR-İ CUHUDÎ
Kalb ve dil ile ikrar etmemektir. (şeytan gibi)

KÜFR-İ İNADÎ
İnadî dinsizlik, inadî küfür. Hakikat isbat edildiği halde yine imana gelmemek. Bilip de kabul etmez olmak.

KÜFR-İ İNKÂRÎ
Aslâ Cenab-ı Hakk'ı tanımayıp, İslâmiyet hakikatlarını ikrar ve tasdik etmemektir. (Evet küfr, mevcudatın kıymetini ıskat ve mânasızlıkla ittiham ettiğinden; bütün kâinata karşı bir tahkir ve mevcudat âyinelerinde cilve-i esmayı inkâr olduğundan; bütün esmâ-i İlâhiyeye karşı bir tezyif ve mevcudatın vahdaniyete olan şehadetlerini reddettiğinden; bütün mahlukata karşı bir tekzib olduğundan; istidad-ı insâniyi öyle ifsad eder ki: Salâh ve hayrı kabule liyakati kalmaz. Hem, bir zulm-ü azimdir ki: Umum mahlukatın ve bütün esmâ-i İlâhiyenin hukukuna bir tecavüzdür. İşte şu hukukun muhafazası ve nefs-i kâfir hayra kabiliyetsizliği; küfrün adem-i afvını iktiza eder. S.)(Deniliyor : Deve kuşuna demişler : "Kanatların var, uç!" O da kanatlarını kısıp, "Ben deveyim" demiş, uçmamış. Fakat avcının tuzağına düşmüş. Avcı beni görmesin diye başını kuma sokmuş. Halbuki koca gövdesini dışarıda bırakmış, avcıya hedef etmiş. Sonra ona demişler; "Mâdem deveyim diyorsun, yük götür!" O zaman kanatlarını açıvermiş. "Ben kuşum" demiş, yükün zahmetinden kurtulmuş... Fakat hâmisiz ve yemsiz olarak avcıların hücumuna hedef olmuş. Aynen onun gibi; kâfir, Kur'anın semâvi ilânatına karşı küfr-ü mutlakı bırakıp meşkuk bir küfre inmiş. Ona denilse: "Madem mevt ve zevali, bir idam-ı ebedi biliyorsun; kendini asacak olan darağacı göz önünde... Ona her vakit bakan, nasıl yaşar? Nasıl lezzet alır?" O adam, Kur'anın umumi vech-i rahmet ve şümullü nurundan aldığı bir hisse ile der: "Mevt idam değil, ihtimal beka var." Veyahud, deve kuşu gibi başını gaflet kumuna sokar, tâ ki ecel onu görmesin ve kabir ona bakmasın ve zeval-i eşya ona ok atmasın!.Elhasıl : O meşkuk küfür vasıtasiyle deve kuşu gibi mevt ve zevali, idam mânâsında gördüğü vakit, Kur'an ve semâvi kitabların iman-ı bil'âhiret'e dair kat'i ihbaratı ona bir ihtimal verir. O kâfir, o ihtimale yapışır, o dehşetli elemi üzerine almaz. O vakit ona denilse: "Mâdem bâki bir âleme gidilecek; o âlemde güzel yaşamak için tekâlif-i diniyye meşakkatini çekmek gerektir!" O adam şekk-i küfri cihetiyle der: "Belki yoktur; yok için neden çalışayım." Yâni: Vaktâ ki o hükm-ü Kur'anın verdiği ihtimal-i beka cihetiyle idam-ı ebedi âlâmından kurtulur ve meşkuk küfrün verdiği ihtimâl-i adem cihetiyle tekâlif-i diniyye meşakkati ona müteveccih olur; ona karşı küfür ihtimaline yapışır, o zahmetten kurtulur. Demek bu nokta-i nazarda, mü'minden ziyade bu hayatta lezzet alır, zannediyor. Çünki; tekâlif-i diniyyenin zahmetinden ihtimâl-i küfri ile kurtuluyor ve âlâm-ı ebediyeden, ihtimâl-i imanî cihetiyle kendi üzerine almaz. Halbuki bu mağlâta-i şeytaniyenin hükmü, gayet sathi ve faidesiz ve muvakkattır. L.)

KÜFR-İ MEŞKUK
Küfürde ve itikatsızlıkta şüpheli olma.

KÜFR-İ MUTLAK
Hiç bir imâni hükmü olmamak, dine âit hiç bir hakikatı, Allah'ın varlığına âit hiç bir delili kabul etmemek. İhsan ve inayet-i İlâhiyyeye karşı şükür etmiyerek fiilen ve kavlen inkâr etmek. ("Neuzü billâh" dine söğmek gibi) Küfr-ü icabettiren bazı çirkin sözlere de "küfür" denilmiştir.(Bir müslüman bir hakikat-ı imaniyeyi inkâr etse, küfr-ü mutlaka düşer. Çünkü başka dinlerin icmallerine mukabil İslâmiyette tam izahat verilmiş. Rükünler birbiriyle zincirlenmiş. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmı tanımayan, tasdik etmeyen bir müslüman, Allahı da (sıfatıyla) daha tanımaz ve âhireti bilmez. Bir müslümanın imanı o kadar kuvvetli ve sarsılmaz hadsiz hüccetlere dayanıyor ki, inkârda hiçbir özür kalmıyor. Adeta akıl, kabulde mecbur oluyor. S.)

KÜFR-İ NİFAKÎ
Dil ile imanı ikrar edip kalb ile itikad etmemektir.

KÜFRİYYAT
Küfre sebep olan işler ve sözler.

KÜFUF
(Keff. C.) Avuçlar, el ayaları.

KÜFÜRBAZ
f. Küfür sözü söyleyen. Ahlâksız. Küfrü âdet edinmiş olan.

KÜFÜV (KÜFV)
şerik. Nazir, akran, denk, eş, benzer, misil. Hemtâ. (Bak: Kefâet)

KÜFYE
Ancak geçinebilecek kadar olan yiyecek.

KÜH
(Bak: Kûh)

KÜHBE
Kırmızılığa yakın olan beyaz renk.

KÜHEN
f. Eski, zamanı geçmiş. Demode olmuş. Yıpranmış.

KÜHENPİR
f. Yaşı ilerlemiş. Çok yaşlı, ihtiyar.

KÜHENSÂL
f. Yaşlanmış, ihtiyarlamış, kocamış. Eskimiş.

KÜHEYLAN
Cins arab atı. (Gözü sürmelidir.)

KÜHHAN
(Kâhin. C.) Kâhinler, falcılar.

KÜHİSTAN
f. Dağlık yer, dağı çok olan mevki.

KÜHKÜM
Oturak yeri kemiği.

KÜHL
Sürme. Göz için sürme boyası.

KÜHLE
Sığırdili denilen ot.

KÜH-SAR
f. Dağ tepesi. Dağlık.

KÜHUF
(Kehf. C.) Mağaralar.

KÜHUL
(Kehl. C.) Orta yaşlı kişiler. Olgun kimseler.

KÜHULET
Orta yaşlılık. (35-40 yaş arası) Olgunluk çağı. Bazılarına göre: Yirmibir ile altmış yaşa kadar olan insanın hayat devresi. Veya otuz ile elli arası.

KÜHURE
Yüzünü pörtürmek.

KÜLA
Kuş kanadının sonunda olan dört telek.

KÜL'A
Devenin arkasında olur bir hastalık. * Koyun sürüsü.

KÜLAE
Tehir etmek, sonraya bırakmak.

KÜLAH
Takke. Kalpak. Baş örtüsü. * Kazıkların toprağa girmesini kolaylaştırmak için uçlarına geçirilen huni şeklindeki demir gömlek.

KÜLALE
f. Çiçek demeti. * Kıvrım kıvrım olan saç. Kıvırcık saç. Bukle.

KÜLAM
Kaba, muhkem ve sağlam yer.

KÜLBE
f. Kulübe.

KÜLBE(T)
Sıkıntı, zorluk, ıztırab. Şiddet. * İki sahtiyan arasına konup dikilen kırmızı kayış.

KÜLÇE
Eritilip tasfiye olunmamış veya topraktan çıkartıldığı gibi bulunan maden. * Büyük parça şeklinde dökülmüş maden.

KÜLEF
(Külfet. C.) Külfetler, zahmetler, sıkıntılar, zorluklar. * Merâsimler.

KÜLENG
f. Turna kuşu.

KÜLFET
Zahmet. Sıkıntı. Yorgunluk. Zahmetli iş. Adetten ve lüzumundan çok yorularak çalışmakla iş yapmak. * Merâsim.

KÜLHAN
f. Hamam ocağı. Hamamda su ısıtmak için ateş yakılan yer.

KÜLHANİ
f. Serseri, çapkın, âvâre.

KÜLİÇE
f. Külçe.

KÜLİÇE-İ NÜHAS
Bakır külçesi.

KÜLKÜL (KÜLKÂL)
Kısa boylu bodur adam.

KÜLL
Hep, tüm, bütün. Çok. Cüz'lerden meydana gelen.Bütün cüzlerin şumul ve istiğrak üzere ifadeleri. (L.R.)

KÜLLAB
(C.: Kelâlib) Çengel, kanca. Ucu eğri demir.

KÜLLE
f. Topuk. * Kâhkül.

KÜLLE YEVM
Her gün.

KÜLLÎ
Külle mensub. Cüz'iyat ve ferdlerden meydana gelmiş olan. Umumi, bütün. * Çok, ziyade, fazla. * Man: İnsan dediğimiz zaman küll'ü ve küllîyi ifade etmiş oluyoruz. İnsanın eli, ayağı, kolu, gözü dersek cüz' ve cüz'îyi ifade etmiş oluruz. Dünya denilirse küll; dünyanın karaları, kıt'aları veyahut denizleri dediğimiz zaman küll'ün eczasını ifade etmiş oluyoruz. Küll, cüz'lerden meydana geliyor.

KÜLL-İ A'ZAM
En büyük bütün. En büyük küll.

KÜLLİYAT
(Külliyet. C.) Bütün. Hepsi. Hepsi birden. * Bir müellifin bütün eserleri.

KÜLLİYE
(Külliyet) Bütünlük, umumilik, genellik. * Bolluk, çokluk, ziyadelik. * Tar: Osmanlı İmparatorluğu zamanında Arap vilâyetlerinde bazı medreselere, üniversite karşılığı verilen ad.

KÜLLİYEN
Kâmilen, tamamen. Cüz'î olmamak üzere. Büsbütün. Tamamıyla, toptan, kâffesi.

KÜLLÜ AMM
Her sene, bütün sene.

KÜLLÜ DAİN
Bütün hastalıklar. Bütün dertler.

KÜLS
Kireç.

KÜLSE
(C.: Ekles) Kireç renginde olmak.

KÜLSUM
Yuvarlak yüzlü. * Yanağı ve yüzü etli olan.KÜLTÜR : Fr. Her türlü fikir, san'at ve âdet varlıklarının hepsi. * Bir kimsenin umumi bilgi seviyesi. * Terbiye. * Ziraat. * Tıb: Tecrübe veya ilâç yapmak için mikrop besleme ve çoğaltma.

KÜLUH
Katı yüzlülük.

KÜLÜNG
f. Taşçı kazması.

KÜLVE
(C: Külu-Külliyât) Dağarcık altına çepeçevre diktikleri deri. * Tirşe dedikleri kayış.

KÜM'
Ev, beyt.

KÜMAHE
f. Nazarlık.

KÜMAN
f. (Bak: Gümân)

KÜMAŞE
Sürat, hız.

KÜMAT
(Kemi. C.) Yiğitler, kahramanlar, savaşçılar.

KÜMDET
Renk değiştirme.

KÜMEYT
Koyu doru at. * Kırmızı şarap.

KÜMM
(C: Ekmâm-Ekmime) Gömlek yeni.

KÜMME
Kavuk.

KÜMMEL
(Kâmil. C.) Kâmiller. Olgunlar. İlmen, dinen ve mânen kâmil olan büyük zatlar. Büyük mâneviyat ve fazilet sahibi insanlar.

KÜMMELÎN
(Kâmil ve kümmel. C.) Kâmiller.

KÜMMÎ
Konik. Koni biçiminde olan.

KÜMSERAT
(C.: Kümsereyât) Armut.

KÜMTE
Kızıllık, kırmızılık, humret.

KÜMTER
(C: Kemâtir) Kısa boylu kaba adam. * Yabani eşek. Vahşi hımar.

KÜMUN
Pusulanıp gizlenmek. * Tıb: Gözde "gümne" denilen bir dumanlı hastalık görünmesi.

KÜMZE
Bir yere toplanmış hurma.

KÜN
Ol mânasında emirdir. Allah (C.C.) bir şeye Kün dese; o şey olur.

KÜN FEYEKÛN
(Bak: Emr-i kün)

KÜNA
f. Arâzi. Tarla. Etrafı çevrilerek ekilen yer.

KÜNAM
f. Kuş yuvası. * Hayvan ini. * İnsanın rahat edip dinleneceği yer.

KÜNAN
f. "Ederek, yaparak, eden, yapan" manâlarına gelerek kelimelere eklenir. Meselâ: (Hande-künân: Gülerek)

KÜNASAT
(Künâse. C.) Künâseler, süprüntüler.

KÜNASE
Süprüntü, zibil, çöp.

KÜNAT
(Kâni. C.) Kinâyeciler. Kinâye söyliyenler.

KÜNBED
f. Kubbe.

KÜNBÜL
Sağlam, dayanıklı, sert, katı.

KÜNC
(Günc) f. Köşe. Bucak. Bodrum.

KÜNC-İ KANAAT
Kanaat köşesi.

KÜNC-İ MİHEN
Mihnet, sıkıntı ve ıztırab köşesi.

KÜNCÜD
f. Susam.

KÜND
Biçimsiz, yakışıksız, kısa. * Kesmez, kör. * Yiğit, cesaretli, cesur. * Anlayışsız. Fehim ve idraki kısa.

KÜNDE
f. Suçlu bir kimsenin ayaklarına geçirilen tomruk. * Kalın ve yüksek ağaç.

KÜNDEKÂR
f. Sedefçi. Kıymetli ağaçları işleyen. Marangoz.

KÜNDGÛŞ
f. Sağır, işitmez.

KÜNDÜR
(C: Kenadir) "Günlük" denilen nesne. * Şişman ve kısa boylu kimse. * Vahşi hımar, yabani eşek. * Büyük çuval.

KÜNDÜS
Saksağan kuşu.

KÜNENDE
f. "Edici, yapıcı" mânâlarına gelerek kelimelere eklenir.

KÜNGÂN
f. Toprak ve çimento gibi şeylerle yapılan su borusu, su yolu.

KÜNGÜRE
f. Kubbenin en yüksek yeri, tepesi.

KÜNH
Bir şeyin aslı, cevheri, mikdarı. Dip. Kök. Özü, nihâyeti, vechi. * Vakit, zaman.

KÜNİŞ(T)
f. Mecusi tapınağı. * Yahudi havrası.

KÜNNAŞE
(C.: Künnâşât) Kök.

KÜNNE
Ev kapısı üstüne yapılan sundurma.

KÜNNES
(Kânis. C.) Yuvasında ve yatağında olan geyikler. * Gündüzün gizlenen, gece görünen seyyar yıldızlar. (Bak: Hunnes künnes)

KÜNTAN
Kısa boylu.

KÜNU'
Yakın olmak.

KÜNUD
Nankörlük. Nimeti inkâr etmeklik.

KÜNUN
Birşeyi gizleme, saklı tutma.

KÜNUN
f. şimdi. El'an.

KÜNUZ
(Kenz. C.) Hazineler. Defineler.

KÜNUZÂT
Kenzler. Hazineler.

KÜNÜBDÜR
Kaba nesne.

KÜNYE
Bir kimsenin nereden ve kimden olduğunu bildiren ve hüviyeti yazılı olan kâğıt.

KÜPEŞTE
Geminin kenarlarındaki tahta siper. * Parmaklığın üzerindeki düz ve kalın tahta.

KÜRA'
(C: Ekru-Ekâri) İnsanda boyundan aşağısı; hayvanda topuktan aşağısı. * Koyun ve sığır baldırı.

KÜRABE
Ağaç dibine düşen hurmaları toplamak.

KÜRAIYY
Paça satan.

KÜRAN
f. Al renkli at.

KÜRAT
(Küre. C.) Küreler. Yuvarlak olan nesneler.

KÜRAZ
Ağzı dar bardak.

KÜRBAK
Dükkân.

KÜRBE
f. Dükkân.

KÜRBET
(Kerb. den) Sıkıntı. Tasa. Keder. * Belâ. Musibet.

KÜRBET-İ GURBET
Gurbetten dolayı olan keder.

KÜRDABE
Büyük su içinde olan çürüntü.

KÜRDE
(C: Kürüd) Sürülmüş tarla.

KÜRDEVS
(C: Kerâdis) Kemik başı. * At sürüsü.

KÜRDİSTAN
Kürdlerin oturdukları bölge. * İran'ın Ardelân eyaletinin eski adı.

KÜRE
(Kürre yanlıştır) Yuvarlak cisim. * Şeklin sathındaki bütün noktalar merkeze aynı uzaklıktadır. Dünya da yuvarlak olduğundan "Küre-i arz" denilmiştir. "Küre-i zemin" de denir.

KÜRE
f. Toprak ocak. Mâdenci ocağı.

KÜRE-İ ARZ
Dünya. (Yuvarlak olduğundan dolayı bu isim verilmiştir.)(Küre-i arz, küçüklüğüyle beraber semâvata karşı gelebilir. Çünki nasılki "Dâimi bir çeşme, varidatsız büyük bir gölden daha büyük" denilebilir. Hem, bir ölçek ile bir şey ölçerek başka yere nakledilen ve onun elinden geçmiş ve ona girmiş çıkmış bir mahsulâtla, zâhiren binler def'a ölçekten büyük ve dağ gibi bir cisimle o ölçek muvâzeneye çıkabilir. Aynen öyle de: Küre-i arz, Cenâb-ı Hak onu san'atına bir meşher ve icadına bir mahşer ve hikmetine medar ve kudretine mazhar ve rahmetine mezher ve Cennetine mezraa ve hadsiz kâinata ve mahlukat âlemlerine ölçek ve mâzi denizlerine ve gayb âlemine akacak bir çeşme hükmünde icad etmiş. Her sene kat kat ve katmerli yüzbin tarzda, masnuattan dokunmuş gömleklerini değiştirdiği ve çok def'a dolup mâziye boşaltarak gayb âlemine döktüğü bütün o müteceddid âlemleri ve arzın müteaddit gömleklerini nazara al; yani bütün mazisini hazır farzet; sonra yeknesak ve bir derece basit semavata karşı muvazene et. Göreceksin ki: Arz, ziyade gelmezse, noksan da kalmaz. İşte $ sırrını anla. S.)

KÜRE-İ AYN
Tıb: Göz yuvarlağı.

KÜRE-İ HÂK
Yeryüzü. * Zemin yüzü.

KÜRE-İ HAVA
Dünyayı kaplayan hava tabakası. Atmosfer.

KÜRE-İ KAMER
Ay.

KÜRE-İ ZEMİN
Dünya, küre-i arz.

KÜREK CEZASI
Tanzimattan önce ve yelkencilik devrinde işledikleri ağır cürümden dolayı harp gemilerinden kürek çekmek üzere gemi hizmetine verilen kimseler. Bu gibiler, gemilerde kürek çektikleri için bu tâbir meydana gelmiştir.

KÜREMA
(Kerim. C.) Kerimler.

KÜREND
(Küreng) f. Al at.

KÜREVÎ
Yuvarlak. Küre şeklinde.

KÜREVİYAT
(Küreviyet. C.) Küre gibi oluşlar. Küreler. Yuvarlaklıklar.

KÜREVİYET
Yuvarlaklık. Küre gibi oluş.

KÜREYC
Dükkân.

KÜREYVAT
Kandaki küçük yuvarlak cisimler. Küçük küreler.

KÜREYVAT-I BEYZA
Kandaki beyaz renkte ve çok küçük kürecikler. Kan ve lenf gibi vücud mâyilerinde bulunan çekirdekli ve yuvarlak hücreler. Kırmızı küreciklere nisbetle azdırlar. Vazifeleri hastalık gibi düşmanlara karşı asker gibi müdafaadır. Ne zaman müdafaaya girseler Mevlevi gibi iki hareket-i devriye ile sür'atlı bir vaziyet-i acibe alırlar.

KÜREYVAT-I HAMRA
Kırmızı kan kürecikleri. Kana kırmızı rengini veren, çekirdeksiz, yuvarlak, küçük hücrecikler olup kanın her mm.küpünde beş milyon kadar bulunurlar, beden hücrelerine erzak dağıtırlar ve bir kanun-u İlâhî ile hücrelere erzak yetiştirirler. (Tüccar ve erzak memurları gibi)

KÜREYVE
(C.: Küreyvât) Küçük yuvarlak.

KÜRH
Sıkıntı, meşakkat, zahmet.

KÜRİZ
f. Hizmetkâr, hâdim, hademe.

KÜRİZÎ
f. Beli bükük ve sefil ihtiyar.

KÜRK
Kızıl, kırmızı, ahmer.

KÜRKÎ
(C: Kürâki) Turna kuşu.

KÜRMİH
f. Çivi, mıh.

KÜRNÜB
Kelem dedikleri lahana.

KÜRR
(C: Ekrâr) Yediyüz bin kırksekiz dirhem. * Ölçek.

KÜRRAS
Pırasa.

KÜRRASE
(C: Kerâris) Elyazma kitapların sekiz sahifeden meydana gelen forması.

KÜRRE
Deve ve koyun terslerinin parçası.

KÜRRE
(Bak: Küre)

KÜRRE
f. Hayvan yavrusu. Sıpa. Tay.

KÜRREC
Top.

KÜRRE-İ HAR
Eşek yavrusu. Sıpa.

KÜRREZ
İki yaşına girmiş doğan kuşu. * Kötü ve hâzık kimse.

KÜRSİ
Oturulacak yüksekçe yer. Câmilerde vâizin, medreselerde müderrisin oturduğu yer. * Taht, serir. Erike. Koltuk. * Kaide. * Merkez. * Vazife. * Saltanat, kudret ve mülk. * Başkent, hükümet merkezi. * Mânevi makam. * Arş'ın altına bir semâ tabakası. (Bak: Arş)

KÜRSİ-NİŞİN
f. Tahtta oturan hükümdar, pâdişah. * Vâli. * Câmide vaaz eden.

KÜRSU'
Bilek kemiğinin ucunun serçe parmak tarafında olan yumruca kısmı.

KÜRSÜB
Kesbetmek, kazanmak, çalışmak. * Sert ve sağlam ağaç.

KÜRSÜF
(C: Kerâsif) Pamuk.

KÜRTAJ
Dölyatağı (rahim) veya kemik apsesi boşlukları içinde bulunan yabancı cisim veya hasta organları özel bir âletle çıkarıp almak işlemi. Rahmin temizlenmesi ameliyesi.

KÜRUB
(Kerb. C.) Kederler, tasalar, kaygılar, gamlar.

KÜRUM
(Kerm. C.) Üzüm kütükleri. Bağ kütükleri.

KÜRUR
Bir şeyin tekrarlanması. * Geri çekmek. * Menetmek, engel olmak.

KÜRUR-U A'VAM
Senelerin birbirini takib etmesi. Yılların ard arda geçmesi.

KÜRUŞ
(Keriş. C.) İşkembeler.

KÜRUZ
Dühul etmek, girmek, dâhil olmak. * Bir kimseye ilticâ etmek, sığınmak.

KÜRÜK
f. Deve yavrusu.

KÜRZ
(C: Karaze) Çan. * Dağarcık, torba.

KÜS'
Tâbi olmak, ittiba etmek, uymak.

KÜSAHA
Süprüntü.

KÜSBE
Bir parça süt ve hurma. * Taamdan veya başka şeyden az iken çoğalıp toplanan nesne.

KÜSBE
Yağı veya suyu çıkartılmış her çeşit nebâti artıklar. Yağ posası.

KÜSBÜRE
Kanbel otu.

KÜSEYRA
Bir dikenli ağacın zamkı.

KÜSEYRE
Hurma koruğu.

KÜSFÜRE
Kanbel otunun tohumu.

KÜSİSTE
(Güsiste) f. Gevşek, uyuşuk, tembel. * Kopuk, kopmuş.

KÜSR
Çok mal.

KÜSSAB
Küçük ok.

KÜSSAR(E)
Kırılan şeyin parçaları.

KÜSSE
Kaba sakal.

KÜSTERDE
f. Döşenmiş, yayılmış.

KÜSTİC
(C.: Kesticât) Mecusiler kuşağı.

KÜSUD
Kesad.

KÜSUD
Çekilme, vaz geçme. Ric'at. Gayeye varmadan geri dönme.

KÜSUD
Az nesne.

KÜSUF
Güneş tutulması. Ay'ın, dünya ile güneş arasına gelerek dünya üzerinde gölge yapması. * Mc: Birisinin felâketli hâlinde çok teessür göstermesi hâli.(Güneşin ve ayın tutulmaları, küsuf ve husuf namazları denilen iki ibâdet-i mahsusanın vakitleridir. Yâni gece ve gündüzün nurani âyetlerinin nikaplanmasıyla bir azamet-i İlâhiyeyi ilâna medar olduğundan, Cenâb-ı Hak ibâdını o vakitte bir nevi ibâdete davet eder. Yoksa o namaz, (Açılması ve ne kadar devam etmesi, müneccim hesabiyle muayyen olan) ay ve güneşin husuf ve küsuflarının inkişafları için değildir. Aynı onun gibi, yağmursuzluk dahi, yağmur namazının vaktidir. Ve beliyyelerin istilâsı ve muzır şeylerin tasallutu, bazı duaların evkat-ı mahsusalarıdır ki; insan o vakitlerde aczini anlar, dua ile, niyaz ile Kadir-i Mutlakın dergâhına iltica eder... Eğer dua, çok edildiği halde, beliyyeler def olunmazsa; denilmiyecek ki: "Dua kabul olmadı." Belki denilecek ki: "Duanın vakti, kaza olmadı." Eğer Cenâb-ı Hak, fazl ve keremiyle belâyı ref etse; nurun alâ nur.. o vakit dua vakti biter, kazâ olur. Demek dua, bir sırr-ı ubudiyettir. S.)

KÜSUF-U CÜZ'Î
Güneşin bir kısmının tutulması.

KÜSUF-U KÜLLÎ
Güneşin tamamının tutulması.

KÜSUL
Tembel, uyuşuk, gevşek.

KÜSUR
(Kesir. C.) Artan parçalar, geri kalan adetler. Artık.

KÜSURÂT
(Küsur. C.) Artan kısımlar, küsurlar, artıklar.

KÜSV
Bir yere yığılmış ve toplanmış nesne. * Az, kalil.

KÜSVE
Az, kalil.

KÜŞ
f. "Öldüren, öldürücü" mânalarına gelerek tamlama yapmada kullanılır. Meselâ: Düşman-küş: Düşman öldüren.

KÜŞA
f. "Açan, açıcı" mânâlarına gelerek tamlama yapımında kullanılır. Meselâ: Dil-küşâ : Gönül açan, gönül açıcı, ferahlık veren.

KÜŞAD
(Küşât) f. Açış. İlk açılış merasimi. * Açma, fethetme. * Yeni yapılan resmi bir yapının ilk defa olarak açılması.

KÜŞADE
(Küşude) Açık. Açılmış. Ferahlı.

KÜŞADETMEK
Açmak. Açış merâsimi.

KÜŞAYİŞ
f. Açıklık. Ferahlık.

KÜŞENDE
f. Öldüren, katil, öldürücü.

KÜŞİŞ
f. Öldürme, öldürüş. Katletme.

KÜŞLE
Hind vilâyetinde yetişen zehirli bir ot kökü.

KÜŞTAR
f. Kesilmiş veya kurban edilmiş koyun. * Et.

KÜŞTE
(C.: Küştegân) f. Öldürülmüş, maktul.

KÜŞTEGÂN
(Küşte. C.) Öldürülmüşler, öldürülmüş olanlar.

KÜŞTEGÂN-I ZİNDE
Şehitler. Şehid olmuş kimseler.

KÜŞTEN
f. Öldürmek.

KÜŞTERE
f. Uzun dülger rendesi.

KÜŞTÎ
f. Pehlivanlık, güreşme.

KÜŞTÎGİR
f. Pehlivan, güreşçi.

KÜŞTÎGİRÎ
f. Pehlivanlık.

KÜŞUD
Memesi küçük davar.

KÜTA'
(C.: Küt'ân) Tilki eniği. * Kötü adam. * Tamamlanmak, toplanmak.

KÜTALE
Ağırlık, sıklet.

KÜTAR
Kereviz.

KÜTBE
Dikiş.

KÜTEH
(Kutah) f. Kısa.

KÜTFANE
(C.: Kütfân-Ketâyif) Çekirgenin evvel kanatlanıp uçanı.

KÜTLE
(Kitle) Bir cismi terkib ve teşkil eden kısımların bütün hey'etine denir. Toplu şey. Deste. Yığın. Külçe.

KÜTT
Malı kazanıp yığan kimse.

KÜTTAB
(Kâtib. C.) Kâtipler. * Mektep, okul. * Başı yuvarlak küçük ok. (Oğlancıklar onunla ok atmayı öğrenirler.)

KÜTÜB
(Kitâb. C.) Kitablar.

KÜTÜBHANE
Kitapların bulunduğu salon veya bina. * Belli bir kaideye göre tasnif edilmiş kitaplardan meydana gelen bütün. * Kitap koymağa yarayan bölmeli dolap.

KÜTÜBHANE-İ UMUMİYE
Umumi kütübhâne.

KÜTÜB-Ü MENSUHA-İ SEMAVİYYE
İslâma ve bütün beşeriyyete gönderilen Kur'an-ı Kerim'den evvel eski peygamberlere gelen -Tevrat, İncil, Zebur- namlarındaki şimdi hükmü kalkmış olan mukaddes kitablar.

KÜTÜB-Ü MUKADDESE
Mukaddes kitablar.

KÜTÜB-Ü MÜNZELE
Vahiy ile Cenâb-ı Hak tarafından indirilmiş, ihsan edilmiş mukaddes kitaplar.(... Kur'anı nâzil eden Zât-ı Zülcelâl, Mu'cizat-ı Ahmediye (A.S.M.) ile, Kur'an vahiy olduğunu gösterir; isbat eder. Ve nâzil olan Kur'ân dahi üstündeki i'caz ile gösterir ki; Arştan geliyor. Ve münzel-i aleyh olan Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) bidayet-i vahiydeki telaşı ve nüzul-i vahy vaktindeki vaziyet-i bihuşu ve herkesten ziyade Kur'ana karşı ihlâs ve hürmeti gösteriyor ki; vahiy olup ezelden geliyor, O'na misafir oluyor. M.)

KÜTÜB-Ü SÂLİFE
Geçmişteki eski mukaddes kitaplar.

KÜTÜB-Ü SEMÂVİYYE
Mukaddes kitaplar. Tevrat, Zebur, İncil ve Kur'an.

KÜTÜB-Ü SİTTE-İ HADİSİYYE
Hadise dair altı Kitab. Bu eserler en çok tetkik edilmiş, en sahih, en doğru ve mu'teber hadis kitablarıdır.1- Sahih-i Buhâri. Müellifi: Hâfız Ebu Abdullah Muhammed İbn-i Câfii-i Buharî'dir. Sahih hadisleri tesbit için İslâm ilim merkezlerini dolaşmış, hadis âlimlerinden istifade etmiştir. Cumhurun telâkkisine göre Kur'an-ı Kerim'den sonra en sahih kitab ve ilim menbaıdır. Hicri 256'da vefat etmiş olup bu mezkur kitabında 7395 adet hadis nakletmiştir.2- Sahih-i Müslim. Müellifi: İmam-ı Müslim bin El-Haccac. (Hi: 204-261) Kitab-üs-sahihini yüzbin hadisten seçmiş ve onbeş senede vücuda getirmiştir. Mezkûr eserinde 2775 hadis nakletmiştir.3- İbn-u Mâce (Sünen-i İbn-i Mâce). Müellifi: Ebu Abdullah Muhammed Yezidi Kazvinî'dir. Vefatı: Hicri 273 senesidir.4- Ebu Dâvud (Sünen-i Ebu Dâvud 4800 hadisi muhtevidir) Müellifi : Ebu Davud Süleyman Es-Sicistânî'dir. Hicri 275'e kadar yaşamıştır. Câmi-üs-Sünen isimli kitabı meşhurdur. 500 bin hadis hıfzetmiştir. İslâm hukukçuları arasında çok mühim yeri vardır.5- Tirmizî: (Sünen-i Tirmizî). Müellifi: Hâfız Ebu

_________________
Bir Sıkıntın Olduğu Zaman Rabbine Dönüp “Benim Büyük Bir Sıkıntım Var” Deme. Sıkıntına Dönüp “Benim Büyük Bir Rabbim Var” De..!


Twitter: http://twitter.com/AkrepPortal


Cmt 08 May, 2010 18:06
Profile bak WWW
Önceki iletileri göster:  Sıralama  
Konuya cevap yaz   [ 6 ileti ] 

İlgili Konular
 Konu   Yazar   Cevap   Gösterim   Son ileti 
Bu konuda okunmamış yeni ileti yok. A Harfi ile başlayan bulmaca kelimelerinin anlamları

[ Sayfaya gitSayfaya git: 1, 2 ]

AkrepKral

20

14249

Çar 31 Mar, 2010 00:19

AkrepKral Son iletiyi göster

Bu konuda okunmamış yeni ileti yok. B Harfi ile başlayan bulmaca kelimelerinin anlamları

[ Sayfaya gitSayfaya git: 1, 2 ]

AkrepKral

29

19366

Cmt 03 Nis, 2010 23:42

AkrepKral Son iletiyi göster

Bu konuda okunmamış yeni ileti yok. E Harfi ile başlayan bulmaca sözcüklerinin anlamları

AkrepKral

14

9587

Pzr 04 Nis, 2010 21:51

AkrepKral Son iletiyi göster

Bu konuda okunmamış yeni ileti yok. F Harfi ile başlayan bulmaca sözcüklerinin anlamları

AkrepKral

2

3297

Pzr 04 Nis, 2010 22:21

AkrepKral Son iletiyi göster

Bu konuda okunmamış yeni ileti yok. H Harfi ile başlayan bulmaca sözcüklerinin anlamları

AkrepKral

9

7494

Pzr 04 Nis, 2010 22:39

AkrepKral Son iletiyi göster

Bu konuda okunmamış yeni ileti yok. J Harfi ile başlayan bulmaca sözcüklerinin anlamları

AkrepKral

1

3064

Pzr 04 Nis, 2010 22:54

AkrepKral Son iletiyi göster

 


Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyenler: Kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumda konulara cevap yazamazsınız
Bu forumda kendi iletilerinizi değiştiremezsiniz
Bu forumda kendi iletilerinizi silemezsiniz
Bu forumda dosya ekleyemezsiniz

Arama:
Git:  


Guvenli Arama Acik


 


| | | | | |
web siteleri
Review www.akreportal.net on alexa.com

İçerik sağlayacı paylaşım sitelerinden biri olan Akreportal.net Adresimizde 5651 Sayılı Kanun’un 8. Maddesine ve T.C.K’nın 125. Maddesine göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur. Akreportal.net hakkında yapılacak tüm hukuksal Şikayetler İletişim sayfamız aracılığı ile veya adresinden iletişime geçilmesi halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 2 (iki) Hafta içerisinde tarafımızdan gereken işlemler yapılacaktır.

News News Site map Site map SitemapIndex SitemapIndex RSS Feed RSS Feed Channel list Channel list
Powered by phpBB 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group.
Designed by ST Software for PTF.
phpBB3 Türkçe: phpBB Türkiye
phpBB SEO