Cevapsız iletiler | Aktif konular Sistem saati: Cmt 20 Arl, 2014 09:30



Konuya cevap yaz  [ 6 ileti ] 
M Harfi İle Başlayan Osmanlıca Kelimelerin Anlamları 
Yazar Mesaj
Portal Yöneticisi
Portal Yöneticisi
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Sal 22 Şub, 2005 11:33
İleti: 15315
Yaş: 38

Yaşadığınız il: Bilinmeyen
Burcunuz: Akrep Burcu: 23 Ekim-21 Kasım
Cinsiyetiniz: Erkek

Sponsor Reklam AlanI

Sponsor Reklam AlanI

___________________________________________________
MA'
Yer yüzüne yayılıp döşenmek.


f. Biz mânasınadır. (Bak: Şahıs zamiri) * Mim ile elif harfinden ibâret "Mâ". Arabçada muhtelif isimleri vardır. Ve çeşitli mânalara gelir. Cansız şeylere işaret eder. "Şu nesne, o şey ki..." mânâlarına gelerek kelimelerle birleşir. Meselâ: (Mâ-ba'd: Sondaki, alttaki.)

MÂ'
Su. Ab.

MAA
(Beraber) mânasında bir kelime olup, iki türlü kullanılır:1- İzafetle (tamlama hâlinde):a) Zarf olarak: (Celestü maa zeydin: Zeyd ile beraber oturdum)b) Sıla (cümlecik) olarak: (Musaddıkan lima maaküm: Sizdekini tasdik ederek)c) Haber olarak: (Vehüve maahüm: O, onlarla beraberdir.)2- İzafetsiz: Bu takdirde tenvinlenir ve hâl olarak bulunur: (Caû maan: Beraber geldiler.)

MAAB
Ayıp, eksiklik. * Ayıp şey, utanılacak nesne, ayıp yeri.

MAABİD
(Meâbid) (Mabed. C.) İbadet edilen yerler. Mâbetler. * (Abd. C.) Hizmetçiler. Kullar.

MAABÎD
(Ma'bud. C.) Ma'budlar.

MAABİD-İ İSLÂMİYE
İslâm mâbetleri. Mescid ve câmiler.

MAABİR
(Ma'ber. C.) Köprüler, geçitler, kemerler.

MAACİL
(Ma'cel. C.) Yollar,

MAACÎN
(Ma'cun. C.) Macunlar. Hamur kıvamındaki yoğurulmuş şeyler.

MAAD
(Meâd) (Avdet. den) Âhiret. Dönülüp gidilecek yer. * Dönüş. * Ahiret işleri. Uhrevi işler.

MAADA
Başka. Fazla. Bundan gayrı. (Bak: Adâ) (İstisnâ kelimesidir)

MAADİN
(Maden. C.) Madenler.

MAAFİR
Hemedan'da bir kabilenin adı.

MAA-HAZA
Bununla beraber. Bununla birlikte.

MAAHİD
(Ma'hed. C.) Buluşma yerleri. Anlaşma yapılan ve sözleşilen yerler.

MAAHU
Onunla beraber. Onunla.

MAAK
Meslek, mezheb. * Sığınacak yer.

MAAKAT
Derinlik.

MAAKID
(Ma'kad. C.) Ma'kadlar, akdedilecek yerler. Toplantı yerleri. * Düğümler. Düğüm yerleri veya noktaları.

MAAKIL
(Ma'kıl, Ma'kale ve Ma'kule. C.) Sığınacak yerler. * Kan pahaları.

MAAKIM
(Ma'kım. C.) Eklemler, eklemeler.

MAAKKA
Çocuğun, anababaya isyan etmesi. Veledin valideyne itaatsizliği.

MAAL
Yükseklik. İlerilik. Şereflilik.

MAALCEMAA
(Maa-l-cemâe) Cemaatle beraber, cemaatle birlikte.

MAALEM
İz. Eser. Nişân. * Dinî mes'ele.

MAAL-ESEF
Yazık ki. Maalesef.

MAAL-FARIK
Yanlış olarak. Farklı olarak. Farklı olmakla beraber.

MAAL-FARZ
Farzedilerek. Doğruluğu kabul edilmekle. Kabul edilmiş sayılmakla.

MAAL-GAYR
Başkası ile birlikte. Gayrısı ile.

MAALÎ
şerefler. Yükseklikler. * Yüksek fikirler. * şerefli vazifeler.

MAALİF
(Ma'lef. C.) Ot, saman gibi yem konan yerler. Samanlıklar.

MAAL-İFTİHAR
İftiharla. Sevinerek. Kemal-i şevk ile.

MAALİM
(Ma'lem. C.) Dinî inançlara, itikadlara dair mes'eleler. * İzler. Nişanlar. Eserler.

MAALİYAT
İnsan aklının yetişemediği veya zor yetiştiği yüksek fikir ve derin bilgiler.

MAAL-KERAHE
Kerih, çirkin, kötü olmakla beraber. Kerahetle beraber. Mekruh olarak.

MAAL-KİFAYE
Kâfi olmakla, yetmekle beraber.

MAAL-MEMNUNİYYE
Memnun olmak suretiyle. İsteyerek. Gönül rızası ile. Memnuniyetle.

MAAMİ'
(Ma'maa. C.) Ateş çatırtıları.

MAAN
Menzil, mekân.

MAAN
Birlikte. Beraber.

MAANÎ
(Mâna. C.) Mânalar. * Belâgatın üç şubesinden biri. Lafzın muktezâ-yı hâl ve makama uygunluğuna mahsus bir ilim adı. (Bak: Belâgat)

MAANÎ-İ KUDSİYYE
Kudsi mânâlar.

MAANÎ-İ MEDLULE
Anlaşılan mânâlar.

MAANÎ-İ MUKADDESE
Mukaddes mânâlar.

MAANÎ-İ MÜTEZAHİME
Bir kelimenin çok mânaya gelip birbiri ile yarışma hâli.

MAANÎ-İ SÂNEVİ
İkinci derecedeki mânâlar. İşarî, mecazî, remzî mânâlar gibi.

MAANÎ-İ ÛLÂ
Evvelki mânâlar, vesileler.

MAAR
Ar ve hayâya sebep olacak şeyler.

MAARIZ (MEÂRİZ)
(Muarraz. C.) Bir sözü söyleyip başka bir şey murad etme ve cem' olmak, toplamak itibariyle ma'razlar, ta'rizler, adem-i tasrihler, sarahatsizlikler.

MAARÎ
İnsanın daima çıplak kalan organ veya azası.

MAARÎC
(Mi'rac. C.) Merdivenler.

MAARİF
Tahsil ile elde edilen ilim, malûmat, bilgi. * Meharet. Üstadlık. Hüner. * Marifetler. Mâruflar. Kültürler. * Çehrenin manzarada zâhir olan yerleri. * Bir memleketin okullarını ve tahsil ihtiyacını idâre ve te'mine çalışan bakanlık.

MAARİF-İ MÜTENEVVİA
Çeşit çeşit bilgiler.

MAARİF-İ UMUMİYE NEZARETİ
Maarif vekâleti. Milli Eğitim Bakanlığı.

MAARİF-MEND
(C.: Maarifmendân) f. Bilgili, bilgi sahibi. Kültürlü.

MAARİF-MENDÂN
(Maarifmend. C.) Bilgi sahibi kimseler, bilgililer.

MAARİF-PERVER
f. Maarifin yayılıp intişar etmesine çalışan. Maârife ait şeyleri muhafaza eden.

MAARİK
(Ma'rek ve Ma'reke. C.) Savaş meydanları, muharebe alanları. Harp sahaları.

MAARÎZ
(Mi'raz. C.) Kapalı mânâlar. * Edb: Birden fazla mânası olan bir kelimenin, en uzak mânasını kasdetmeler.

MAARÎZ-ÜL KELÂM
Kelâmda irad olunan kapalı mânâlar. Bir sözün asıl mânâsından başka mânâyı istemeler.

MAAS
Ayağın siniri çekilip büzülmek. * Ayağın eğri olması.

MAASIR
(Ma'sara. C.) Üzüm, susam gibi şeylerin sıkıldığı yerler.

MAASÎ
(Ma'siyyet. C.) Günahlar. * İsyanlar.

MAAŞ
Geçinilecek şey. Yaşayış. Aylık para.

MAAŞAT
(Maâş. C.) Maaşlar. Memur, emekli, dul, yetim vs. gibi kimselere verilen aylıklar.

MAAŞEN
Yaşayış bakımından.

MAAŞİR
(Ma'şer. C.) (Bak: Ma'şer - İlticâ - Melce').

MAATIF
(Ma'tıf ve Mı'taf. C.) Gözlenilecek veya bakılacak yerler.

MAATÎR
(Mı'târ. C.) Devamlı güzel koku sürünenler.

MAA-T-TEESSÜF
Yazık ki. Esefle. Teessüfle beraber.

MAAVİL
(Mi'vel. C.) Taş, kaya parçalamakta kullanılan sivri kazmalar.

MAAVİN
(Maunet. C.) Yardımlar, muâvenetler. * Yol yiyecekleri. Azıklar.

MAAYİB
Ayıplar. Lekeler. Kusurlar.

MAAYİR
Ayıplanmış.

MAAYİŞ
(Maişet. C.) Geçinmek için gerekli şeyler.

MAAZ
Sığınacak yer. Penah.

MAAZ
Şiddetle gadap etmek, çok fazlasıyla hiddetlenmek. * Bir nesne güç gelmek, zor gelmek.

MAAZALİK
Şu var ki. Bununla berâber.

MAAZALLAH
Allaha sığındık. Allah korusun.

MAAZIM
(Mu'zam. C.) Bir şeyde en büyük kısımlar.

MAAZİR
(Bak: Meâzir)

MAAZİYADETİN
Fazlasıyla, ziyadesiyle, çok miktarda, bol bol.

MA-BA'D
Sonra. Gelecekteki.

MA-BA'DETTABİA
(Mâba'de-t tabia) Metafizik. Beş duygu ile bilinmeyen varlıklar hakkında fikrî araştırma yapan felsefe kolu. Bu felsefe ile alâkalı olan.

MABA'Dİ
(Mâbadi) Sonrası. Bundan sonrası.

MABAKİ
Geri kalan, kalan, artan.

MA'BED
(Mâbet) (İsm-i mekân) İbadet edilen yer. (Mescid, câmi gibi)

MA'BED-İ FERSUDE
f. Eskimiş, yıpranmış mâbed.

MA-BEKA
Arta kalan, bâkiye, geri kalan.

MA'BER
(C.: Maâbir) (Ubur. dan) Geçit, kemer, köprü. * Geçilecek yer.

MABEYN
Ara. Aradaki şey. İki şeyin arası. * Haremle selâmlık arasındaki oda. * Padişah yakınlarının bulunduğu oda.

MABGUZ
(Bugz. dan) Nefret ve buğzedilmiş. Sevilmemiş.

MA-BİHİ-L-HAYAT
Yaşamaya sebep olan, hayata vesile olan.

MA-BİHİ-L-İFTİHAR
Kendi ile ve onunla iftihar edilecek şey.

MA-BİHİ-L-İMTİYAZ
Kendisi ile imtiyaz kazanılan şey.

MA-BİHİ-L-İSTİHKAK
Hak etme sebebi.

MA-BİHİ-L-İ'TİMAD
İtimada vesile ve sebep olan şey.

MABSARA
Bedihî ve zâhir olan hususlar. Açık ve meydanda olan hususlar.

MABTAHA
(C: Mebâtıh) Kavun karpuz ekecek yer.

MA'BUD
(Mâbud) Kendine ibadet edilen Allah (C.C.)

MA'BUDE
Şirk, evham ve putperestlikten doğan kadın heykeli ve emsali put.

MA'BUDİYYET
Mâbud oluş. Kendine ibâdet edilmeğe lâyık olan, ki bu sıfat ancak Allah'a mahsustur. Uluhiyyet.(İşte şu vaziyette bir insana hakiki ma'bud olacak; yalnız, her şeyin dizgini elinde, her şeyin hazinesi yanında, her şeyin yanında nâzır, her mekânda hâzır, mekândan münezzeh, aczden müberra, kusurdan mukaddes, nakstan muallâ bir Kadir-i Zülcelâl, bir Rahim-i Zülcemâl, bir Hakîm-i Zülkemâl olabilir. Çünkü, nihayetsiz hâcat-ı insaniyyeyi ifa edecek ancak nihayetsiz bir kudret ve muhit bir ilim sâhibi olabilir. Öyle ise mabudiyete lâyık yalnız Odur. S.) (Bak: Taabbüd)

MA'BUD-U Bİ-L HAK
Hak olan ma'bud. Hakkıyla ibadete lâyık olan Allah (C.C.)

MA'BUD-U HAKİKÎ
Hakiki ma'bud olan Cenab-ı Hak (C.C.)

MAC
Tuzlu su.

MA'C
Süratle gitmek, hızlı gitmek. * Yürürken dolaşmak.

MACC
Ağzından sular akan yaşlı deve.

MA'CEL
(C.: Maâcil) Yol. Menzile ulaştıran yol.

MA'CEME
Sabırlı, tahammüllü kimse.

MACERA
Olup geçen şey. Baştan geçen hadise.

MACERAPEREST
f. Maceracı. Macera meraklısı.

MA'CES
Yay kabzası.

MA'CEZ
Çalışmaktan ve maişetten âciz oldukları yer.

MACİD
Çok âli. Şerif. Yüce. Kerim. * Hoş. Nâzik meşreb.

MACİN
(C: Micân) Her dileğini yapan kimse. * Hile yolunu öğreten.

MACUN
Hamur kıvamındaki ilâç. * Hamur gibi yoğurulmuş şey.

MACUŞUN
Gemi, sefine. * Boyanmış elbise.

MAÇ
f. Öpüş.

MAÇİN
Çin'e tâbi, Doğu Türkistan tarafındaki çöllerde ve Târim nehrinin güneybatısındaki dağlarda oturan Türk milletinden bir kavimdir ve simaca Moğol ile Aryâ cinslerinden mürekkeb oldukları anlaşılıyor. İçlerinde sarı saçlı ve mavi gözlü adamlar dahi bulunuyorsa da lisan bakımından Doğu Türkistan'ın ahalisinden farkları yoktur. Çağatay dili konuşurlar. Kendileri çok tembel; ve zevk ve eğlenceye çok düşkündürler. Ziraat vs. işleri kadınları tarafından yapılır. Tamamı müslüman ve sünnîdirler.

MAD
Yumuşak taze ot.

MA'D
Taze hurma. * Taze ot. * Yumuşak. * Yoğunluk, gılzat. * Gitmek. * Çekmek.

MADAHİK
(Madhek. C.) Güldürücü ve komik kimseler. Soytarılar.

MADAK
Sıkıntı, darlık.

MADALLE
Yolun kaybolduğu yer.

MADALYA
İtl. Büyük işlerde muvaffak olanlara veya büyük fedakârlık ve kahramanlık gösterenlere hediye ve hatıra olarak verilen ve çok defa yuvarlak biçimde, göğüse takılacak şekilde olan kıymetli madeni parça.

MÂ-DÂM
Çünkü. Mâdem. Böylece olunca. Dâim ve bâki oldukça.

MÂ-DÂM-EL MELEVAN
Gece gündüzün devamı müddetince.

MADARİB
(Madrab. C.) Darbedilecek, dövülecek yerler.

MADCA'
Yatılan yer. * Kabir. Mezar.

MADDE
Zahir duygularla hissedilen, ruhâni olmayıp, ağırlığı olan, cismâni bulunan. * Asıl, esas, cevher, mâye. * Bend, fıkra, kısım. * İlm-i Kelâmda: His âzâmız üzerine bir takım muayyen ihtisâsât husule getiren veya getirebilen, her şey. * Tıb: Çıbanın içinde hasıl olan yara.

MADDE-İ ACİNİYE
Hamur gibi yoğurulmuş cisim.

MADDE-İ MUSAVVİRE
Tıb: Kanın küreciklerinden başka gıda maddesinden olup, azot ve sair maddeleri içine alan sulu cisim. Canlı hücrelerin vücudunu teşkil eden ve içinde çoğunun çekirdek bulunan albüminli madde. Protoplazma.

MADDE-İ ULYÂ
Kıymetli cevher maddesi, yüksek madde. Çok kıymetli şey.

MADDETEN
Cismen. Madde ve cisim olarak. * İş olarak, iş ile. * Gözle görülür ve elle tutulur şekilde.

MADDÎ
(Maddiye) Cismâni. Madde ile alâkalı olan. Maddeye ait. * Paraca ve malca. * Paraya ve mala fazlaca ehemmiyet veren. * Dokunma, koklama, görme, işitme, tatma ile hissedilip duyulan şeyler.

MADDİYAT
(Maddiyet. C.) Maddi ve cismâni şeyler. Gözle görülüp elle tutulur cinsten şeyler.

MADDİYET
(C.: Maddiyât) Gözle görülüp elle tutulan şey. Cismâni.

MADDİYUNLUK
Maddiyunların mesleği. Maddecilik. Hiçbir müsbet delile dayanmıyan ve sadece maddeye istinad eden ve ruhâniyatı ve mâneviyatı inkâr edenlerin bâtıl akideleri.(Maddiyunluk, mânevi tâundur ki, beşere müthiş sıtmayı tutturdu; gazab-ı İlâhiye çarptırdı. Telkin ve tenkid kabiliyeti tevessü' ettikçe o tâun da tevessü' eder. M.)(Her şeyi maddede arayanların akılları gözlerindedir, göz ise, mâneviyatta kördür. M.)

MADDİYYUN
(Maddiyun) Maddeciler. Her şeyin esası madde olduğunu iddia edip, ruhaniyatı inkâr eden dinsizler. Her şeyi madde ile ölçenler. Masnuât-ı İlâhiye olan mahlukatı ve zerrelerin muntazam hareketini, tesadüf eseri gibi kabul ve tevehhüm edip dinsizliğe yol açmağa çalışanlar.(Maddiyyun denilen bir kısım ehl-i dalâlet, zerrattaki tahavvülât-ı muntazama içinde Hallâkiyet-i İlâhiyyenin ve kudret-i Rabbâniyenin bir cilve-i âzamını hissettiklerinden ve o cilvenin nereden geldiğini bilemediklerinden ve o kudret-i Samedâniyenin cilvesinden gelen umumi kuvvetin nereden idare edildiğini anlıyamadıklarından, madde ve kuvveti ezeli tevehhüm ederek, zerrelere ve hareketlerine âsâr-ı İlâhiyyeyi isnad etmeye başlamışlar. Fesübhanallah! İnsanlarda bu derece hadsiz cehalet olabilir mi ki, mekândan münezzeh olmakla beraber herbir yerde herbir şeyin icadında herşeyi görecek, bilecek, idare edecek bir tarzda bulunur bir vaziyetle yaptığı fiilleri ve eserleri; câmid, kör, şuursuz, iradesiz, mizansız ve tesadüf fırtınaları içinden çalkanan zerrâta ve harekâtına vermek, ne kadar câhilâne ve hurafetkârâne bir fikir olduğunu, zerre kadar aklı bulunanların bilmesi gerektir. Evet bu herifler vahdet-i mutlakadan vazgeçtikleri için, hadsiz ve nihayetsiz bir kesret-i mutlakaya düşmüşler; yâni; bir tek İlâhı kabul etmedikleri için, nihayetsiz İlâhları kabul etmeye mecbur oluyorlar. Yâni; bir tek Zât-ı Akdesin hassası ve lâzım-ı zâtisi olan Ezeliyeti ve Hâlikıyeti, bozulmuş akıllarına sığıştıramadıklarından; o hadsiz, nihayetsiz câmid zerrelerin ezeliyetlerini, belki Uluhiyetlerini kabul etmeye mesleklerince mecbur oluyorlar... L.)

MADE
f. Dişi. Erkeğin zıddı.

MA'DELE(T)
(Ma'dilet) Adalet eylemek. Hak ile hükmeylemek. * Adalet yeri.

MA'DELE-İ ULYÂ
Büyük adalet yeri, yüksek adaletle herkesin muhakemesi görülen yer. Huzur-u İlâhiyedeki adâlet.

MA'DELETGÜSTER
f. İnsaflı, adaletli, vicdanlı ve doğru kimse.

MA'DELETKÂR
f. Âdil, adaletli.

MA'DELETPERVER
f. Doğru, insaflı, adaletli ve vicdanlı kimse.

MA'DEN
Maden. * Bir haslet veya hususiyetin kaynağı. * Herşeyin aslî mekânı, menbâ ve me'hazı olan yer. * Toprak, taş, kum gibi maddelerle karışık demir vesairelerin vaziyetlerine de maden denir.

MA'DENÎ
Madenden yapılmış. * Madenle alâkalı.

MA'DENİYAT
Madenî oluşlar. Madenler. Madenden çıkan şeyler. Maden ilmi.

MÂDER
f. Ana. Çocuğu doğuran. Ümm.

MÂDERANE
f. Annece. Anaya yakışır surette.

MÂDERENDER
f. Üvey ana.

MÂDERÎ
f. Analık. Annelik.

MÂDERZÂD
f. Anadan doğma. Anadan doğduğu gibi.

MADG
Çiğneme. Ağızda çiğneyiş.

MADGARE
Mukabil iki tarafın şiddetli hücumları ile meydanda gelen savaş.

MADHEK
Maskara. Gülünecek şey. Soytarı. Komik.

MADİH
(Medh. den) Öven, medheden.

MADİH
Keskin.

MA'DİL
Sapılacak yer. Ma'dul.

MA'DİN
(C: Meâdin) Hak Teâlâ'nın yerde halk ettiği. * İkamet ettikleri mevzi.

MADİYAN
f. Dişi at. Kısrak.

MADREB (MADRIB)
(C.: Madarib) Darb edilecek, vurulacak yer. * Kakma, çakma yeri.

MADREBE
Kılıncın ağzı.

MADRUB
Vurulmuş. Döğülmüş. Çarpılmış. Darbolunmuş. * Damgalanmış. * Mat: Darbedilen (çarpılan) sayı.

MADRUBEYN
Mat: Birbirine çarpılan iki sayıdan herbiri.

MADRUS
Örülerek yapılmış. Örülmüş şey.

MA'DUD
Hesabedilen. Sayılan. Addedilen. * Muayyen. Belli.

MA'DUDAT
Yumurta gibi sayı ile satılıp alınan şeyler.

MA'DUM
Mevcut olmayan. Yok olan. Yok.

MA'DUMAT
Yok olanlar. Yokluklar.

MA'DUMAT-I HÂRİCİYYE
İlm-i İlâhide olup, maddi vücudu olmayan şeyler.

MA'DUMAT-I MÜMKİNE
Var olacağı ilm-i İlâhîde mâlum olup, henüz mevcud olmayan hâdisat.

MA'DUMİYET
Yokluk, ma'dumluk, yok olma.

MA'DUM-ÜL CİSİM
Cismi olmayan.

MA-DUN
Aşağı. Alt. Alt derece.

MA-FAT
Kaybolan. Fevt olan. Elden çıkan şey. Kaybedilen.

MA-FEVK
Üstünü. Üstün olanı. * Bir şeyin üstü, üst tarafı. Baş.

MA-Fİ-HA
İçindekiler. O şeyin içinde olanlar.

MA-Fİ-L BAL
Gönülde olan maksad ve meram. (Mâ-fi-z zamir de denilir.)

MA-Fİ-L YED
Fık: Bir terekenin taksimi yapılmadan varislerden biri veya birkaçı ölürse, bunların terekelerinden varislerine düşen kendi mikdarları.

MA-Fİ-L-BAB
Kapı içinde. Bir kitabın içindeki bölümde (babda) olan şey.

MA-Fİ-Z ZAMİR
Kalbde ve gönülde olan.

MAFSAL
Tıb: Vücuddaki kemiklerin ekli olan oynak yerleri. Eklem.

MAFSAL-I MÜTEHARRİK
Tıb: Oynar eklem.

MAFTUR
(Fıtrat. dan) Yaradılışta olan. Fıtratta bulunan. * Yaradılmış.

MA'FUC
Dübürüne vurulmuş.

MA'FUN
Bozulmuş ve çürümüş şey. * Kokmuş et.

MA'FÜVV
Suçu afvedilmiş. Bağışlanmış. * İstisnâ edilmiş, müstesnâ kılınmış, ayrı tutulmuş.

MAGABBE
Akıbet, son, netice.

MAGABIT
İmrenilme. Gıpta edilme.

MAGABİN
(Magben. C.) Kasıklar, uyluk kemikleri.

MAGAFİR
Çirkin kokulu bir zamk.

MAGAFİR
(Miğfer. C.) Çelik başlıklar, miğferler.

MAGAK
f. Çukur.

MAGAKÇE
f. Küçük çukur. Çukurcuk.

MAGALE
şer, kötü.

MAGALIB
Üstün gelen, galebe eden.

MAGALIK
(Mağlak. C.) Kilitler, sürmeler.

MAGAMİZ
(Magmaz. C.) Karanlık yerler. Karanlık ve çukur yerler.

MAGAMİZ
Ayıplı, ayıplanmış.

MAGANİ
(Magni. C.) Evler, hâneler, menziller.

MAGANİM
(Magnem. C.) Ganimetler. Düşmandan ele geçirilen mallar.

MAGARAT
(Magare. C.) Mağaralar.

MAGARE
(C.: Magarât) Mağara.

MAGARİB
(Magrib. C.) Batılar, magribler, garplar. * Akşamlar.

MAGARİM
(Magrem. C.) Diyetler. * Ödenecek borçlar.

MAGARİS
(Magris. C.) Fidanlıklar, fidan bahçeleri.

MAGAS
(C: Emgâs) Kıymetli iyi deve.

MAGASİL
(Magsel ve Magsil. C.) Gusülhâneler, yıkanılacak yerler.

MAGAVİR
(Mugâvir. C.) Kıtal eden, harbeden, çarpışan.

MAGAZİ
Muharebeye âit hikâyeler. Gazâ hikâyeleri. * Savaşlar, muharebeler, gazalar.

MAGAZİN
Çeşitli mevzulardan bahseden resimli mecmua.

MAGBAT
(C.: Magabit) Gıpta edilecek ve imrenilecek yer.

MAGBEN
(C.: Magabin) Uyluk kemiği. Kasık.

MAGBUN
(Gabn. dan) Alışverişte aldanmış olan. * Şaşkın. Şaşırmış.

MAGBUNİYET
Şaşkınlık.

MAGBUT
(C.: Magabit) İmrenilmiş, gıpta edilmiş.

MAGD
Kurutan otu. * Yerüç otu.

MAGDUB
Hiddet ve gadaba uğramış. Doğru ve hak dini tanıyamamış ve rahmetten mahrum kalmış. Lütf-u İlâhîden mahrum olmuş. * Fık: Gasbolan mal.

MAGDUBEN
(Gadab. dan) Öfke ve hiddet ile. Gadap ile.

MAGDUBUN MİNH
Fık: Malı gasbolan kimse.

MAGDUR
(Mağdur) Gadre, haksızlığa uğramış ve gadir görmüş.

MAGDURE
Mağdur kadın. Haksızlığa uğramış ve gadir görmüş kadın veya kız.

MAGDURİYYET
Mağdurluk. Gadre uğramış kimsenin hali.

MAGFELE
Dudak altında biten kılların çevresi.

MAGFİRET
(Mağfiret) Cenab-ı Hakk'ın kullarının günahlarını örtmesi, affetmesi, rahmeti ile lütfu.

MAGFİRET-İ İLÂHİYE
Allah'ın mağfireti, affetmesi.

MAGFUR
(Mağfur) Rahmetlik olmuş. Günahlarının afvı için kendine dua edilmiş olan. Allah'ın, kendisini affı için dua edilen ölmüş kimse.

MAGİB
Kaybolma.

MAGİN
Mazaryon otu.

MAGİZ
İçinde ağaç bitmiş olan su birikintisi.

MAGL
Yürek ağrısı, kalp ağrısı.

MAGLAK
Kilitlenecek yer.

MAGLATA
Mugalata. Boş ve mânasız söz. Zihin yanıltmak için söylenen saçma sapan söz.

MAGLATA-İ ŞEYTANİYE
İnsanları aldatmak ve yoldan çıkarmak için söylenen karıştırıcı sözler. Şeytanın insan kalbine vesvese vermesi.

MAGLATA-İ VEHMİYYE
Vehmin, insanı yanıltmak için yanlışı doğru göstermesi.

MAGLE
Yılda iki kez doğuran koyun ve keçi.

MAGLUB
(Mağlub) Yenilmiş. Kendisine galib gelinmiş. Yenilen kimse.

MAGLUBANE
f. Mağlub olana yakışır surette. Yenilmiş bir kimseye uygun şekilde.

MAGLUBİYYET
Yenilme. Bir kuvvetlinin idaresi altında bulunuş.

MAGLUK
Kapalı. Kilitli.

MAGLUL
Susuz kalmış. Su sıkıntısında bulunan. * Eli bağlı. Zincirle bağlanmış kimse. * Hapsedilmiş olan.

MAGLUL-ÜL YED
Eli bağlı.

MAGMA
yun. Jeo: Yanardağlardan çıkan hamur kıvamındaki yoğun madde.

MAGMAG
Boğaz düdüğü. * Yemeği yağlı yapmak.

MAGMAGA
Karışmak, ihtilat.

MAGMAS
(C: Megâmıs) Çok fazla çukur olan yer.

MAGMUM
Gamlı. Kederli. Tasalı. Sıkıntılı. * Bulutlu. Kapalı.

MAGMUMÂNE
Kederlice. Gamlı olarak. * Mübhem olarak.

MAGMUMİYET
Kederli, gamlı olma. * Hava bulutlu ve kapalı olma.

MAGMUR
Şöhretsiz. Adı sanı silinmiş olan. * Harap. Yıkık.

MAGMURİYET
Mağmurluk, viranlık, haraplık. * Adı sanı kaybolmuş.

MAGMUZ
Kabâhatli, suçlu.

MAGN
(C: Megân) Menzil.

MAGNA
Durmak.

MAGNATIS
Mıknatıs.

MAGNEM
(C.: Maganim) Ganimet. Harpte düşmandan ele geçirilen mal.

MAGNETİK
yun. (Manyetik) Mıknatıs gibi çekici kuvveti olan.

MAGRE
(C: Migrât) Aşı dedikleri kırmızı balçık.

MAGREFE
Geniş yer.

MAGREM
Bir şeye çok düşkün, haris kimse. Tutkun. Aşık. * Borçlu. * Zarar, ziyan. * Cürüm, cinayet.

MAGRES
Fidan bahçesi. Fidanlık.

MAGRİB
(Mağrib) Batı taraf. Garb. Güneşin battığı cihet. Akşam vakti. Afrikanın şimâl tarafı. Türkiye'ye nisbetle garbda bulunan Fas, Tunus, Cezayir ve İspanya tarafı.

MAGRUK
Gark olmuş. Suda batmış olan.

MAGRUKÎN
(Mağruk. C.) Suda Boğulanlar.

MAGRUR
(Mağrur) Gururlu. Boş bir şeye güvenen. Fâni ve faydasız şeylere güvenip kendini aldatan. Mütekebbir. Kibirli kimse. Müteazzım.

MAGRURANE
f. Gururlanarak. Kendini beğenircesine. Kibirlenerek. Güvenilmesi boş olan şeye güvenip kendini aldatırcasına. (Sen ey mağrur nefsim! Üzüm ağacına benzersin, fahirlenme; salkımları o ağaç kendi takmamış, başkası onları ona takmış. S.)

MAGRUREN
Gururlanarak. Güvenerek, itimad ederek. * Aldanarak.

MAGRURİYET
Gururluluk, kibirlilik. * Bir şeye itimad edip, güvenip aldanma. * Kibirlenme, gurulanma, övünme, tefahhur, tekebbür.

MAGRUS(E)
(Gars. dan) Toprağa dikilmiş.

MAGRUZ
Taze. Bayatlamamış ve bozulmamış.

MAGS
Bağırsak ağrısı.

MAGSEL
(C.: Magasil) (Gasl. den) Gusülhâne. Ölü yıkanan yer.

MAGSUB(E)
(Gasb. dan) Zorla ve cebren alınmış. Gasbolunmuş.

MAGSUL
Gaslolmuş. Yıkanmış. Gusletmiş.

MAGŞİ
(Gaşy. den) Baygın. Gaşyolmuş. Kendinden geçmiş.

MAGŞİYANE
f. Bayılmış gibi, baygıncasına.

MAGŞİYY
Aklı gitmiş hayran kimse.

MAGŞİYYEN
Bayılmış olarak, baygın bir halde.

MAGŞİYYÜN ALEYH
Bayılmış, baygın.

MAGŞUŞ
Katışık. Karışık. Saf olmayan.

MAGŞUŞE
Gümüş ve bakır karışığı akçe.

MAGŞUŞİYYET
Halis ve saf olmayış. Karışıklık.

MAGT
Çekmek.

MAGTUS
Su, gaz veya hava gibi şeylerin içine batırılmış.

MAGTUŞ
Karanlık yer.

MAGUSE
Medet gelmek, yardım gelmek.

MAGV
Kedi miyavlaması.

MAGZ
Beyin. * Öz. İç. Lüb. İlik. * Dimağ.

MAGZA
Maksad, gaye, meram, istek, arzu. * (C.: Magazi) Harb hikâyeleri. Muharebe ve gazaya ait hikayeler. * Savaş, muharebe, gaza, harb.

MAGZAB
Gazap edecek yer.

MAGZEBE
Hiddetlenme, öfkelenme, kızma. * Hiddet ve gazabı icâb ettiren şey.

MAGZUB
(Bak: Magdub)

MAH
(Meh) f. Senenin onikide birisi. Yirmisekiz, yirmidokuz, otuz veya otuzbir günlük zaman. * Gökteki ay. Kamer.

MAH
Mahveden. * Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) bazı kitablarda geçen bir ismidir. Nübüvvet ve risaletinin nuru, küfür karanlıklarını mahvettiğinden bu isim verilmiştir.

MAH BE MAH
Aydan aya.

MAHABİB
(Mahbub. C.) Sevilen ve muhabbet edilenler. Mahbublar.

MAHABİR
(Mahber. C.) Mürekkep hokkaları.

MAHABİS
(Mahbes. C.) Ceza evleri, zindanlar. Hapishaneler.

MAHABİS
(Mahbus. C.) Hapsedilmişler, mahbuslar. Bir yere kapatılmış olanlar.

MAHABİZ
(Mahbeze. C.) Ekmekçi fırınları.

MAHACCE
Geniş yol.

MAHACİR
(Mahcer. C.) Göz çukurları.

MAHADİM
(Mahdum. C.) Mahdumlar, oğullar.

MAHAFET
Korku. Korkmak.

MAHAFETULLAH
Allah korkusu.

MAHAFFE
Mahfe. Deve veya katır üzerine konan ve içinde iki kişi oturabilecek yeri olan kapalı mahmil.

MAHAFİL
(Mahfil. C.) Mahfiller. * Toplantı yerleri. Oturulup görüşülecek yerler. * Büyük câmilerde eskiden hükümdarlara veya müezzinlere ayrılmış ve etrafı parmaklıklarla çevrilmiş olan yerler.

MAHAFİR
(Mihfer. C.) Beller, kazmalar.

MAHAK
Her arabî ayın son üç gecesi.

MAHAKİM
Mahkemeler.

MAHAKİM-İ ADLİYE
Adliye mahkemeleri.

MAHAKİM-İ ASKERİYE
Askerî mahkemeler.

MAHAKİM-İ ŞER'İYE
şer'î mahkemeler. şeriat mahkemeleri.

MAHAKK
Mehenk. Ayar taşı.

MA-HALA
(Bir istisnâ edatıdır) Mâadâ mânasına gelir, kendinden sonraki kelimeyi nasb eder. $ (Allah'tan başka herşey fânidir) cümlesinde olduğu gibi.

MA-HALAKALLAH
Allah'ın (C.C.) yarattığı ve halkettiği her şey. * Kalabalık, izdiham.

MAHALE
Çare, tedbir. * Hile.

MAHALİB
(Mahleb. C.) Yırtıcı hayvanların tırnakları, çengelli pençeleri.

MAHALL
Yer. Mekân. Cây.

MAHÂLL
(Mahall. C.) Yerler. Mekânlar.

MAHALLE
(C.: Mahallât) Şehir ve kasabaların bölündüğü parçalardan herbiri.

MAHALLETAN
Çömlek ve değirmen.

MAHALLÎ
Bir yere mahsus. Yerli.

MAHALL-İ SADAKA
Sadaka olarak verilen mal veya parayı şer'an almağa ehil olan kimse.

MAHALL-İ TEVARÜD
Vâsıl olunan yer. * Birisine yetişilen mahal.

MAHAMİD
(Mahmedet. C.) İyi ve güzel huylar. İyi hasletler. * Şükürler, senâlar, medihler. Şükür edilmeğe değer davranışlar.

MAHAMİL
Deve üzerine konan oturulacak sepetler. Mahmiller. * Kılınç bağ askıları. * İhtimâller.

MAHANE
f. Aylık maaş.

MAHARET
(Bak: Mehâret)

MAHARİB
(Mihrâb. C.) Mihrâblar.

MAHARİC
Çıkacak yerler. Huruc edecek yerler.

MAHARİC-İ HURUF
Gr: Ağızda harflerin çıktığı yerler.

MAHARİM
(Mahrem. C.) Mahrem olanlar. Haram olan şeyler.

MAHARİT
(Mahrut. C.) Mahruti şekilller. Koniler.

MAHAS
Udul etmek, dönmek.

MÂHASAL
Hâsıl olan, meydana gelen. * Netice, sonuç.

MÂHASAL-I ÖMR
Evlât. Çocuk. * Hayat boyunca çalışılarak vücuda getirilen eser veya elde edilen şey.

MAHASİN
(Mehâsin) İyilikler. İyi ahlâklar. * İnsanın vücudunda hüsün ve cemal yerleri. * Güzel tavırlar. * İnsanın yüzüne güzellik veren bıyık ve sakal.(İşte şu kâinat hadsiz mehasin-i maddiyesiyle bir ma'nevî ve ilmî mehasinin tereşşuhâtıdır. Ve o ilmî ve ma'nevî mehasin ve kemalât, elbette hadsiz bir sermedî hüsn ü cemalin ve kemalin cilveleridir. S.)

MAHASİN-İ AHLÂK
Ahlâk ve huy güzelliği.

MAHAŞŞE
Kıç, dübür, makad.

MAHATİM
(Mahtum. C.) Bağlanmış ve kilitlenmiş şeyler. * Mühürlenmiş şeyler.

MAHATT
Konak, menzil. Yolculuk esnâsında inilip durulacak yer.

MAHATTA
İstasyon.

MAHAVİF
(Mahuf. C.) Tehlikeli ve korkulu yerler.

MAHAVİR
(Mihver. C.) Mihverler, eksenler.

MAHAYİL
Alâmet, işaret. * (Mahile. C.) Hayâl eserleri.

MAHAZ
Su akacak yer. * Tıb: Doğum ağrısı. Doğum esnalarında gelen sancı.

MÂHÂZÂ
Bu nedir? * Bu değil.

MÂHÂZÂ KELÂM-ÜL-BEŞER
Bu, insan sözü, beşer kelâmı değildir.

MÂHAZAR
Daha evvelden hazır olan. Hazır olarak ne varsa.

MAHAZIR
(Mahzar. C.) Mahzarlar, mürâcaatlar. Umumi istidatlar.

MAHAZİ
Rezalet ve kepazelik sebebi olan kötü huylar.

MAHAZİL
(Mahzul. C.) Rezil ve kepaze olmuş kimseler.

MAHAZİN
(Mahzen. C.) Mahzenler, sığınaklar, bodrumlar.

MAHAZİR
(Mahzur. C.) Korkulacak ve sakınılacak şeyler. Maniler, engeller.

MAHAZZ
Kat'edecek, kesecek yer.

MAHBA
(C: Mehâbi) Elbise saklayacak mevzi. Kiler.

MAHBEL
Hayvanın gebelik zamanı.

MAHBER
(Mahbere) Mürekkep hokkası. Divit.

MAHBES
Hapishane. Hapsedilen yer. Cezaevi.

MAHBEZ
(C.: Mahâbiz) Ekmekçi dükkânı. Ekmekçi fırını.

MAHBUB
Muhabbet edilen. Sevilen.

MAHBUBAT
Sevilenler. Sevgililer.

MAHBUBE
(Hubb. dan) Sevilmiş veya sevilen kadın. Muhabbet edilen kadın veya kız. * Vaktiyle çok kıymetli ve pahalı olan lâle cinsinden bir çiçek.

MAHBUBETÜN Lİ-ZÂTİHÂ
Zâtı için sevilen. Kendi zâtında sevgili olan.

MAHBUBİYYET
Sevilen olmak. Mahbub olmaklık. Sevilecek hâlde bulunuş. (Cenab-ı Hakk'ın kullarını her çeşit nimetler ile besleyip yetiştirmesi ve ihtiyaçlarına cevap vermesi; onları sevdiğini ve mahbubiyyetini gösteriyor.)

MAHBUB-U HÜDÂ
Allah'ın sevgilisi. Hz. Muhammed Mustafa (A.S.M.)

MAHBUB-U LİGAYRİHÎ
Faydalarından veya başkası sebebi ile sevilen. Dolayısı ile sevilen.

MAHBUK
Katı, şiddetli, şedid.

MAHBUN
Kıtlık için saklanan şey. * Edb: İkinci harfi düşürülmüş vezin.

MAHBUS
Hapsedilmiş olan.

MAHBUSHANE
f. Cezaevi, hapishâne, zindan.

MAHBUSÎN
(Mahbus. C.) Hapsolunmuş kimseler. Bir yere kapatılmış olanlar.

MAHBUSİYET
Hapislik, mahbusluk. Hapis kalınan müddet.

MAHC
Soymak. * Yontmak.

MAHC
Cima etmek. * Kovayı azıcık çekip yine dolsun diye suya vurmak.

MAHCAH
Lâyık olacak mevzi.

MAHCER
Ev, hane. Hususi yer. * Göz çukuru.

MAHCİR
(C: Mehâcir) Göz çukuru. * Gözün çevre yanı. Yüzde perde varken gözden ve etrafından görünen yerler. * Bahçe.

MAHCUB
Utanan. Utangaç. * Perdeli, örtülü. Kapalı. * A'ma. * Yaşmak veya perde ile mestur olan.

MAHCUBÂNE
f. Utanarak, utanmış bir hâlde. Sıkılganlıkla.

MAHCUBE
Namuslu ve utangaç kadın veya kız. Sıkılgan kadın. * Kapı ardına konulan ağaç.

MAHCUBİYET
Utangaçlık, sıkılganlık, mahcubluk.

MAHCUC
Kasdolunmuş olan. * Çok gidilip gelinen. * Delil ve bürhanla isbat edilmiş olan. * Mekke-i Mükerreme'nin bir adı. * Kendi yerine hacca gidilmiş olan.

MAHCUCUN ANH
(Bak: İhcac)

MAHCUR
(Hacr. den) Huk: Hacir altına alınmış, malını kullanmaktan men' edilmiş, hacredilmiş.

MAHCUZ
(Hacz. den) Huk: Hacz edilmiş. Mahkeme kararıyla rehin altına alınmış.

MAHÇE
f. Minare, kubbe, sancak gibi şeylerin başına konulan hilâl.

MAHÇEHRE
f. Ay yüzlü. (Aslı: Mâhçihre'dir.)

MAHDEM
Baldırın köstek takacak yeri.

MAHDU'
Hileye aldanmış olan. Kandırılmış kimse. * Boyun damarı kesilmiş kişi.

MAHDUD
Tesviye edilmiş. Silinmiş, düzgün. * Meyvesi çok olup da dalları eğilmiş.

MAHDUD
Dikeni kesilmiş ağaç.

MAHDUD
Sınırlanmış, çevrilmiş. Az sayılı. Hududlanmış.

MAHDUDİYET
Sınırlılık. Darlık.

MAHDUM
Oğul. Evlâd. * Kendisine hizmet olunan. Efendi.

MAHDUMİYET
Mahdumluk, oğulluk, evlâtlık. * Efendilik.

MAHDURE
Örtülü ve kapalı kadın veya kız.

MAHDUŞ
Vesveselendirilmiş, kuşkulandırılmış. * Tırmalanmış.

MAHE
f. Matkap, burgu.

MA'HED
(C.: Maâhid) Sözleşilen ve antlaşma yapılan yer. Buluşma yeri.

MAHFAS
Yuva.

MAHFAZA
(Hıfz. dan) Küçük kutu, kap. Zarf.

MAHFED
(C: Mehâfid) İkamet yeri. Oturulan yer. * Bir renk cinsi.

MAHFEL
(C: Mehâfil) Dernek yeri.

MAHFÎ
Gizli, saklı.

MAHFİL
(C.: Mahâfil) Toplanılacak yer. Toplantı ve görüşme yeri. * Büyük câmilerde eskiden pâdişahlara veya müezzinlere ayrılmış olan etrâfı parmaklıklarla çevrilmiş yüksekçe yer.

MAHFİYYEN
Gizlice. Gizli ve saklı olarak.

MAHFUF
Zarar gelmesin diye etrafı çevrili, kuşatılmış.

MAHFUK
Hafakanlı, ikide bir yüreği oynıyan.

MAHFUR
Kazılmış toprak. Hafriyat olunmuş.

MAHFUZ
(Hıfz. dan) Hıfzolunmuş, saklanılmış. * Ezberlenmiş. Hafızaya alınmış. * Korunup gözetilmiş. * Gizlenmiş, saklanmış.

MAHFUZ
Alçalmış veya alçatılmış.

MAHFUZ LİMAN
Bütün rüzgarlara kapalı olan ve her türlü hâllerde emniyet ile barınmağa müsâit bulunan limanlar.

MAHFUZAT
(Mahfuz. C.) Mahfuz olunmuş, gizlenilmiş şeyler. * Hıfzedilip ezberlenmiş şeyler.

MAHFUZEN
Polis veya jandarma gibi resmi bir muhafaza altında olarak.

MAHH
Yumurtanın akı.

MAHICİYY
Palan vurdukları at.

MAHIK
(Mahk. dan) Yok eden. Silen. Ortadan kaldıran.

MAHIZ
(C: Muhaz) Ağrısı tutmuş hâmile kadın.

MAHİ
f. Balık. Semek.

MAHİ
(Mahv. den) Yok eden, mahveden, perişan eden.

MAH-İ TÂBÂN
(Meh-i tâbân) Parlayan ay. Parlak ay.

MAHİC
Sâfi, saf, katıksız.

MAHİDAN
f. Balık havuzu.

MAHİFÜRUŞ
f. Balık satan. Balıkçı.

MAHİGİR
f. Balık tutan. Balık yakalayan. Balık avlayan.

MAHİHAR
f. Balık yiyen. Balık avlayan, balıkçıl.

MAHİ-İ EMRAZ
Hastalıkları yok eden.

MAHİLE
(C.: Mahâyil) Düşünmeğe sebebiyet veren işaret, alâmet.

MAHİN
(C.: Mihne-Mihan) Hizmetkâr.

MAHİR
Becerikli, hünerli, san'atkâr.

MAHİRANE
f. Ustaca, ustalıkla, maharetle.

MAHÎS
Kaçacak yer. Kaçamak. * Kurtulmak.

MAHİYAN
(Mâh. C.) Aylar. * (Mâhî. C.) Balıklar, semekler.

MAHİYANE
f. Ay hesabıyla verilen ücret. Aylık.

MAHİYAT
Mahiyetler. Esaslar. Hakikatlar. İç yüzleri.

MA-HİYE
O şey ki.

MAHİYET
Bir şeyin içyüzü, aslı, esası. Bir şeyin neden ibâret olduğu, künhü, esası, hakikatı. (Mâhiyet, hakikatten daha umumidir. Hakikat, mevcudatta, mahiyet ise, hem mevcudat hem ma'dumatta müstameldir.) (L.N.)(İnsanın kıymetini tayin eden, mahiyetidir. Mahiyetin değeri ise, himmeti nisbetindedir. Himmet ise, hedef ittihaz ettiği maksadın derece-i ehemmiyetine bakar. İ.İ.)

MAHİYET-İ CÂMİA
Çok vasıfları içinde toplayan mahiyet. (Bak: Himmet)

MAHİYYE
Aylık.

MAHÎZ
Hayız hali zamanı. (Bak: Hayız)

MAHÎZA
(C: Mehâyız) Hayız bezi.

MAHK
Gidermek. * İptal etmek, saymamak. * Eksik, noksan.

MAHK
İnat etmek. * Birbirini tutup çekmek.

MAHKEDE
İkamet mevzii, oturulan yer.

MAHKEME
(Hüküm. den) Dâvaların görülüp hükme, karara bağlandığı yer. İcra-yı adalet için çalışan resmî daire.

MAHKEME-İ EVKAF
İkinci meşrutiyetin ilânından sonra evkaf müfettişliği dairesine verilen ad.

MAHKEME-İ KÜBRA
Öldükten sonra, âhiretteki ve Allah (C.C.) huzurundaki mahkeme. Bütün insanların muhakemesinin huzur-u İlâhiyede yapılacağı yer.

MAHKEME-İ NİZAMİYE
Adliye mahkemeleri. Temyiz mahkemeleri ile hukuk ve ceza mahkemeleri.

MAHKEME-İ ŞER'İYYE
şeriat mahkemesi. şeriat hükümlerine göre dâvalara bakan mahkeme.

MAHKEME-İ TEMYİZ
Adliye mahkemelerince verilen karar ve hükümlerin son inceleme ve tahkik mercii olan yüksek mahkeme.

MAHKEME-İ UZMA
Büyük mahkeme. Mahkeme-i Kübra.

MAHKÎ
Hikâye olunmuş. Anlatılmış. Rivayet olunmuş olan.

MAHKİYYUN ANH
Kendisinden bahsedilen, kendisinden anlatılan.

MAHKUD
Hased edilen, hased olunan.

MAHKUK
Hakkedilmiş. Sert bir şey üzerine sert kalemle kazılarak yazılmış.

MAHKÛM
Aleyhinde hüküm verilmiş olan. Dâvayı kaybedip cezalanan. * Birisinin hükmü altında bulunan. * Zorunda ve mecburiyetinde olma. Katlanma.

MAHKÛMUN-ALEYH
Kendi aleyhinde hüküm verilmiş olan.

MAHKÛMUN-BİH
Kendisi hakkında hüküm verilmiş olan.

MAHKÛMUN-LEH
Dâvayı kazanmış olan. Lehine hükmolunan.

MAHKUN
Suçsuz, masum.

MAHKUN-UD-DEM
Fık: Katli lâzım olmayan kimse.

MAHKUR
(Bak: Muhakkar)

MAHL
Kıtlık, kaht.

MAHLAS
Nâm. Lâkab. Bazı muharrirlerde olduğu gibi, isme ilâve edilen başka bir isim. * Halâs olacak, kurtulacak yer.

MAHLASNAME
şiir söylemeye yeni başlayan bir şâire, usta şâir tarafından mahlas verildiğine dair yazılan manzume.

MAHLEB
Bal. * Süt sağacak kap. * Bir cins ot.

MAHLEB
(C: Mahâlib) Kedi, arslan gibi hayvanların pençesi.

MAHLECE
(C: Mehâlic) Hallaçların yün ve pamuk attıkları yer.

MAHLEFE
Söğütlük.

MAHLU
Hal' edilmiş. Tahtından indirilmiş padişah. * Reddedilmiş olan.

MAHLUB
Sağılmış hayvan.

MAHLUC
(Pamuk gibi) Atılmış, hallaçlanmış.

MAHLUCE
Rey ve fikri doğru olmak.

MAHLUF
Yemin etme, and içme, kasem etme.

MAHLUF-ÜN ALEYH
Hakkında yemin edilen husus.

MAHLUK
Traş olmuş.

MAHLUK
Yaratılmış. Yoktan var edilmiş olan.

MAHLUKA
Başkasının olup da benimsenen manzum parça.

MAHLUKAT
(Mahluk. C.) Yaratılmışlar. Mahluklar. Allah'ın yarattığı şeyler.(Şu mahlukat, İzn-i İlâhi ile, zaman nehrinde mütemadiyen akıyor. Alem-i gaybdan gönderiliyor, âlem-i şehadette vücud-u zâhiri giydiriliyor. Sonra âlem-i gayba muntazaman yağıyor. İniyor. M.)

MAHLUL
Çözülmüş, dağılmış. Hallolmuş, erimiş. * Murisi ölen sahipsiz mal. Mirasçısı bulunmayıp hükümete kalan miras.

MAHLUL
Delinmiş. * Öbür tarafına işlenmiş olan şey.

MAHLULAT
Mirasçısı olmadığı için evkâfa veya hükümete kalan miraslar.

MAHLULİYET
Mahlul olma hali, mahlulluk.

MAHLUL-U MUFASSAL
Tapu usulüne ait bir tâbir olup, köyler ve mezarlar tımarıydı. Berat ile verilirdi.

MAHLUL-U SIRF
Fık: Hakk-ı intikal ve hakk-ı tapu sahibi bırakmaksızın mutasarrıfının vefatiyle mahlul kalan arazi.

MAHLUT
(Halt. dan) Karıştırılmış. Katılmış. Karışık.

MAHLUTA
Bulgurla karışık mercimek çorbası.

MAHMASA
Azlık. * Açlıktan zayıf düşme.

MAHMEL
Üzerine yük konulan şey.

MAHMİ
Korunan, himaye gören. Hıfzolan.

MAHMİDET
(C.: Mahâmid) Övme, senâ etme, medhetme.

MAHMİDETSÂZ
f. Senâ ve medheden.

MAHMİL
Harameyne hacı kafilesi ile birlikte gönderilen hediyeler. * Deve üzerine konulan sepet. Mahfe. Sürre. * Bir ibareye hamledilen mâna ihtimâllerinden her birisi.

MAHMİL-İ ŞERİF
Mekke ve Medine'ye, sürre namiyle gönderilen hediye ve paraların yüklendiği vasıta.

MAHMİYE
(Himâye. den) Bir şeyi koruma, muhafaza ve himâye etme. * (Muhâfazalı) büyük şehir.

MAHMUD
Medh olmaya müstehak, medhe lâyık. Öğülmüş, medh ü senâ olunmuş. * Peygamberimizin isimlerindendir. * Tar: Ebrehe'nin Kâbeyi yıkmak için getirdiği filin adı.

MAHMUDİYE
Sultan 2. Mahmud adına yapılan ve kalyon büyüklüğünde olan eski bir harp gemisi. * Sultan 1. Mahmud zamanında basılan 23 ayar altın. * Sultan 2. Mahmud zamanında basılan ve yirmibeş gümüş kuruş değerinde olan ince altın sikke.

MAHMUD-U BİL-ITLAK
Her cihetle ve bütün hallerde medhe ve hamde elyak olan Cenab-ı Hak.(Hiç mümkün müdür ki: Bir baharı halk edemiyen ve bütün meyveleri icad edemiyen ve yeryüzünde sikkeleri bir olan bütün elmaları inşa edemeyen; onların bir misal-i musaggarı olan bir elmayı halk edip o elmayı ni'met olarak birisine yedirsin, şükrünü kazansın, Mahmud-u Bilıtlak'a hamd noktasında iştirak etsin. Hâşâ! M.)

MAHMUD-ÜL HİSÂL
İyi ahlâk sahibi.

MAHMUD-ÜŞ ŞİYEM
Medhedilecek huylara sâhib olan. Beğenilen ve takdir edilen hasletler kendinde bulunan.

MAHMUL
Yüklenilmiş. Hamlolunmuş. Bir şey arkasına yüklenmiş olan. Üzerine alınmış. * Gr: Bir cümlede fâile yükletilen işi, oluşu veya hâli gösteren fiil. * Man: Müsned, haber. "İnsan nâtık" cümlesinde "İnsan" mevzu, "nâtık" mahmuldur.

MAHMULE
Yük. Hamule.

MAHMULEN
Mahmul olarak, yüklü olarak.

MAHMUM
Hummaya, sıtmaya tutulmuş. Sıtmalı olan. Ateşli olan. Mecnun. Saçma sapan konuşan.

MAHMUMANE
f. Sayıklarcasına, sayıklıyarak. * Ateşler içinde, ateşli olarak.

MAHMUR
(Hamr. dan) Sarhoşluğun verdiği sersemlik. * Uyku basmış ağırlaşmış göz. Baygın göz.

MAHMURANE
f. Baygın bir şekilde. Mahmurcasına.

MAHMUZ
Oksitlenmiş, hamızlanmış.

MAHMUZ
(Mihmaz. dan) Binilen hayvanın sür'atini arttırmak maksadıyla dürtme için potin yahut çizmenin ökçesine takılan demirden yapılmış âlet. * Kovanların çerçevelerine peteği tesbit etmek için kullanılan mâden tekerlekçik. * Bir yapıyı veya duvarı, dıştan beslemek için kullanılan destek, payanda. * Bir köprünün ayaklarının uç kısmında çıkıntı yapan taş kütlesi. * Düşman gemisinin bordasına girmek ve onu batırmak için bazı eski harp gemilerinin ön tarafında bulunan, ileriye doğru uzanmış takviyeli kısım.

MAHN
Kuyudan su çıkarmak. * İmtihan etmek. * Bahşiş vermek. * Vurmak.

MAHN
Cima etmek. * Ağlamak. * Kuyudan su çekmek. * Uzun boylu adam.

MAHNAK
Boğazın boğacak yeri.

MAHNİYE
(C: Mehâni) Derenin dar ve kısık yeri.

MAHNUK
Boğulmuş. Boğazı sıkılmış. Boğuk.

MAHNUKAN
Boğazı sıkılarak, boğulmuş olarak.

MAHNUN
Sar'alı. Cin taifesi dokunmuş hasta. Mecnun.

MAHPARE
f. Pek güzel kimse. * Ay parçası.

MAHPERVER
f. Mehtaplı.

MAHPEYKER
(Bak: Mehpeyker)

MAHR (MUHUR)
(C: Mevâhır) Yarmak. * Yükseltmek. * Rüzgârın çıkardığı gürültü.

MAHRA
Değerli ve itibarlı insan. * Uygun, münâsib ve elverişli şey.

MAHRAB
(C: Mehârib) Cenk edecek, dövüşülecek yer.

MAHREC
Çıkacak yer. * Ses ve harflerin ağızdan çıktıkları yer. * Mat: Bayağı kesirde çizginin altındaki sayı. (Payda) * Hususi bir meslek için adam yetiştirmeğe mahsus mekteb ve dâire. (Meselâ: Mekteb-i fünun-u harbiye zâbit mahrecidir.) * Tarik-i ilmiyede büyük bir pâyeye vesile-i irtika addolunan bir rütbe. * Mevleviyet. * Dahilde çıkarılan mahsulât ve emtianın sarfı için hariç memlekette bulunan mahal.

MAHREF
Bostan. Hurmalık. * Yemiş sepeti.

MAHREFE
Yol.

MAHREK
(Mahrak) Yakılacak yer. Bir şeyin yandığı yer.

MAHREK
Koz: Bir gezegenin bir devrede üzerinden gittiği farzedilen dâirevi hat, hareket yeri. Mermi yolu.

MAHREK-İ SENEVÎ
Bir seyyarenin, bağlı olduğu kürenin etrafında dönmesiyle hâsıl olan farazî daire.

MAHREM
Gizli. * Dince ve şer'an müsaade olunmayan. * Birisinin hususi hâllerine ait gizli sır. * Nikâh düşmeyen, evlenilmesi haram olan yakın akraba. (Baba, dede, anne, nine, erkek ve kızkardeş, amca, dayı, hala ve teyzeler arasında bir neseb yakınlığı, bir ebedî mahremiyet vardır. Bunlar arasında nikâh asla caiz değildir.) * Çok samimi ve içli-dışlı olan kimse.

MAHREM
İki dağ arasındaki yol.

MAHREMAN
(Mahrem. C.) Sırlar. Gizli şeyler. Esrar. * Sırdaşlar.

MAHREMANE
f. Gizli ve saklı olarak. Mahrem bir tarzda.

MAHREM-İ ESRAR
Gizli sırlara vakıf olan çok yakın kimse. Gizli sır söyleyen kimse.

MAHREMİYYET
Gizlilik. Mahrem olma hali.

MAHRU
(C.: Mâhruyân) f. Ay yüzlü. Yüzü ay gibi parlak olan. Güzel.

MAHRUB
Mahrum edilmiş. Elinden varı yoğu alınmış. Bomboş bırakılmış.

MAHRUB
Harabedilmiş, dağıtılmış.

MAHRUF
Toplanılmış devşirilmiş meyve.

MAHRUK
Yanan. Yanmış.

MAHRUKAT
Yakılacak madde. Yanan şeyler.

MAHRUKAT-I MÂYİA
Akaryakıt.

MAHRUK-UL FUAD
Yüreği yanık.

MAHRUM
Maddi veya manevi nimetlerden uzak kalmak. * Malı bereket bulmaz olan bedbaht. Felâhtan nasibsiz olan. * İffetinden dolayı zengin zannedildiğinden sadakadan mahrum olan.

MAHRUMANE
Mahrumcasına. Bahtsız ve nasipsizcesine.

MAHRUMİYYET
Elde edemeyiş. Yokluk. Mahrumluk. İstediğini elde edememe.

MAHRUR
Hararetli. Ateşli. İçi hararetli olan.

MAHRURÂNE
f. Ateşli ateşli. Hararetli bir surette.

MAHRUS
Himâye edilen. Korunan. Gözetilen.

MAHRUS
Hırsla istenilmiş.

MAHRUSA
Büyük şehir.

MAHRUT
Kasnı denilen zamkın ağacı.

MAHRUT
Geo: Tabanı daire olup, yan kenarları bir noktada birleşen geometrik şekil, koni.

MAHRUTÎ
Mahrut şeklinde olan. Altı daire ve üstü sivrilerek bir noktada birleşen, huni şeklinde olan. Konik.

MAHRUTİYYET
Mahrutilik, konik olma hâli.

MAHRUYAN
f. Güzeller, ay yüzlüler. * Mc: Veliler. Allah'a itaatten ayrılmayan manevî güzellik sâhibi kimseler.

MAHRUZ
Kepâze, rezil, rüsvay, aşağılık, âdi. İtibarsız.

MAHS
Hâlis olmak, saf ve katışıksız olmak.

MAHS
Hayaları çıkarılmış. İğdiş edilmiş.

MAHSAD
Ekini biçilmiş yer.

MAHSEBE
şüphe etme, şüphelenme, sanma.

MAHSER
Huy, tabiat.

MAHSUB
Sayılmış. Hesaplanmış. Hesabına kaydedilmiş. * Bir zata mensub kabul edilen.

MAHSUB
Kızamık çıkarmış kişi.

MAHSUBÂT
(Mahsub. C.) Hesab edilmiş olanlar. Hesaba dahil edilmişler.

MAHSUBEN
Hesaplanarak. Hesaplı olarak. Hesabına kaydedilerek.

MAHSUBİYET
Mahsubluk, mensubluk.

MAHSUD
Biçilmiş ekin. * Ekini biçilmiş tarla.

MAHSUD
Kendine hased edilen. Kıskanılan kimse.

MAHSUF
Husufa uğramış. Gölgelenmiş. Perdelenmiş.

MAHSUL
Husul bulan. Hâsıl olan. * Elde edilen şeyler. * Toprak ve hayvanlardan elde edilen şey.

MAHSULÂT
(Mahsul. C.) Mahsuller. Hâsılat. Tarladan, bahçeden veya hayvanlardan elde edilen gıda maddeleri.

MAHSULÂT-I ARZİYE
Toprak mahsulleri.

MAHSULÂT-I SINÂİYE
Endüstri mahsulleri.

MAHSULDAR
f. Verimli, bereketli. Mahsul veren.

MAHSUN
İstihkâmlı. Kuvvetlendirilmiş. Sarp, sağlam ve metin kılınmış.

MAHSUR
Fersiz göz. Yorulmuş, uzun uzadıya bakmaktan donuklaşmış ve göremez olmuş göz.

MAHSUR
Etrafı çevrilmiş. Muhasara altına alınmış. Hasrolunmuş. Hududlanmış. Kuşatılmış.

MAHSUS
Duyulmuş. Hissedilmiş. Derk olunmuş. Duyulan. * Aşikâr, belli, zâhir, meydanda.

MAHSUS
Ayrılmış, tâyin edilmiş. * Herkese âit olmayıp bazılara âit olmuş olan. Yalnız birine âid olan. Hususileşmiş. Müstakil. * Bile bile, istiyerek. * Yalandan, şakadan, lâtife olarak.

MAHSUSA
Mahsus, hususi.

MAHSUSAT
Gözle görülen, hisle anlaşılan şeyler. (Ma'kulât'ın zıddı)

MAHSUSEN
Ayrıca, bile bile, mahsus olarak.

MAHSUSİYET
Mahsusluk. Hususi olma hâli.

MAHŞ
Yakmak.

MAHŞER
Toplanma yeri. Kıyametten sonra insanların tekrar dirilip toplanmaları ve toplandıkları yer. Haşir meydanı. * Çok kalabalık.

MAHŞER-İ ACÂİB
Herkesi hayrete sevkeden toplanma. Veya toplanma yeri. * Hayret edilecek harika şeylerin bulunduğu yer.

MAHŞUB
Kesilmeye elverişli olmadan kesilen ağaç.

MAHŞUD
Toplanmış. Yığılmış.

MAHŞUR
Toplanmış.

MAHŞUŞ
Kuru ot.

MAHŞUŞ
(Haşşe. den) İçine girilmiş. * Buğzedilmiş. * Gizlice bir şey verilmiş. * Karalanmış.

MAHŞÜV
Fazla. * İçi doldurulmuş.

MAHT
Çıkarmak. * Çekmek.

MAHT
şiddetli.

MAHTAB
(C: Mehâtıb) Odun yığacak yer, odunluk.

MAHTAB
(Bak: Mehtâb)

MAHTAM
(C: Mehâtım) Burun.

MAHTELEF-EL MELEVAN
Gece ve gündüzün ihtilâfı ve değişmesi müddetince.

MAHTİD
Kişinin durduğu mekân.

MAHTUBE
Evlenmek için istenilen kadın.

MAHTUM
Mühürlenmiş. Damgalanmış. * Kilitlenmiş. * Bağlanmış.

MAHTUMANE
f. Bir kitabı hatmettikten sonra verilen ziyafet.

MAHTUN
Sünnet olunmuş. Hitan edilmiş.

MAHTUR
(Hatar. dan) Hatara, tehlikeye yakın. * Düşünme. Fikir ve endişe.

MAHTUT
(Mahtute) Çizilmiş. Çizgilenmiş. Yazılmış.

MA'HUD(E)
Vaad edilen. Söz verilen. Belli olan. * Mezkur, sözü geçen. * Mc: Fena bilinen kadın.

MAHUDANE
Bir ot adı.

MA'HUDİYYET
(Ahd. den) Söz verilmiş olma. Ahdedilmiş bulunma. Belli olma.

MAHUF
Korkulu. Tehlikeli.

MAHULE
Kocası ölmüş kadın.

MAHUR
f. Kumarhâne. Meyhâne.

MAHUZA
Temiz. İtibarlı, şerefli, asil. * Saf, hâlis, katıksız.

MAHV
Harab olma. Yıkılma. Ortadan kalkma. Çökme. Bozulma. * Tas: Beşeri noksanlıklardan kurtuluş hâli.

MAHV VE SEKİR
Fenafillâh makamında kendi varlığını hiç görmek ve bu mânevi hâlin zevk ve te'sirinden ruhi bir coşkunlukla kendinden geçme hâli.

MAHVA
Secdede karnını uyluklarından çekip ayıran kimse.

MAHVAR
f. Ay gibi.

MAHVARE
f. Aylık maaş.

MAHVE
Kuzey rüzgârı.

MAHVEŞ
f. Ay gibi.

MAHVİYYET
Alçak gönüllülük. Tevâzu. Kendi kusurunu bilip kendine haddinden fazla kıymet vermemek. Tevâzu içinde olmak.

MAHY
Gidermek.

MAHYA
Hayat. Canlılık.

MAHYA
Ramazanlarda, kandillerde veya bayramlarda çifte minâreli olan camilerde iki minare arasına gerilen ipe asılmak suretiyle ışıklarla yazılan yazı veya yapılan resim. * Dam çatısında iki eğik sathın birleştiği çizgi ve buradaki aralığı kapatmak için kullanılan uzunca, oluk biçiminde kiremit.

MAHYANE
f. Aylık. Aydan aya verilen maaş.

MAHYERE
Muhayyerlik, beğenip seçmede serbestlik.

MAHZ
Safi ve hâlis. Katıksız. Sırf. Hâs. Hulus ile muhabbet. * Tâ kendisi. * Sadece. * Su katılmamış hâlis süt.

MAHZ
Nikâh.

MAHZ
Yoğurdu çalkalayıp yağını almak.

MAHZA
Ancak. Yalnız. Tek. * Sâde. Hâlis. Katıksız. Tam.

MAHZAN
Ancak. Yalnız. Sadece. Tek.

MAHZANE
Güvercinlik.

MAHZAR
(Huzur. dan) Hazır olma. Gösteriş, görünüş. * Huzur yeri. Büyük bir insanın önü. * Birçok kimse tarafından imzalı dilekçe. * Mahkeme sicili.

MAHZEM
(C.: Mehazim) Atın kolan yeri.

MAHZEN
Yalnız, ancak, tek.

MAHZEN
Hazine ve define gibi şeyleri koyacak yer. * Erzak yeri. * Bodrum. Yeraltı.

MAHZ-I EDEB
Edebin ta kendisi. Sırf terbiye ve edeb.

MAHZ-I HİKEM
Akıllılığın ve filozofluğun ta kendisi. Hikmetlerin ta kendisi.

MAHZ-I KERAMET
Tam bir keramet gibi. Kerametin ta kendisi.

MAHZÎ
Kepâzelik ve rüsvaylığa sebep olan huy. Rezil olmağa sebebiyet veren kötü huy.

MAHZU'
Boyun eğmiş.

MAHZUB
Boyanmış.

MAHZUD
(Mahdud) Silinmiş, tesviye edilmiş. * Düzgün. * Meyvesinin çokluğundan dalları basıp bükülmüş.

MAHZUF
Silinmiş. * Yerinden düşürülmüş. Kaldırılmış. Hazfolunmuş. * Edb: Noktasız harflerle yazılmış olan. (Bak: Mücerred)

MAHZUL
Hakir. Kıymetsiz. Perişan. Hor. Rüsvay.

MAHZULEN
Hakir, kepaze, rezil ve rüsvay olarak.

MAHZUM
Burnunun halkasıyla tutulan sığır ve deve. * Her delinmiş nesne.

MAHZUN
Tasalı. Kederli. Hüzünlü. Gamlı.

MAHZUN
Hazinede saklanan şey.

MAHZUNANE
f. Kederlice, düşünceli, üzgünce.

MAHZUNİYET
Mahzunluk. Kederli ve kaygılı oluş. Üzüntülü olma.

MAHZUR
(Hazr. dan) Haram. Memnu şey. Yasak olan şey.

MAHZUR
Hazer edilecek şey. Özür. Korkulacak şey. Müsaade olmayan. Mâni. Çekinilecek şey.

MAHZURAT
Hazer edilip korunulacak şeyler. Yasak olanlar. Engeller.

MAHZURAT
Yasaklar. Mâniler. Haram şeyler.

MAHZURE
(C.: Mahzurât) Şer'an yasaklanmış olan şey. Men ve haram edilmiş şey.

MAHZURE
Çekinme, sakınma, içtinâb etme. * Cidâl, muharebe.

MAHZUZ
Memnun. Hoşnud. Zevkli. Hoşlanmış. Hazzetmiş.

MAHZUZÂT
Hoşa giden şeyler. Hazlar.

MAHZUZİYET
Mahzuzluk, hoşlanma, hoşa gitme.

MAIZ
(C.: Mevâız) Keçi.

MAÎ
Su cinsinden. Akıcı, su renginde, mâvi. Katı ve sert olmayıp su gibi, akıcı olan.

MÂ-İ CÂRİ
Akarsu. (Çay ve ırmak suları gibi.)

MÂ-İ İSTİFHAMİYYE
Sual için kullanılan kelimenin başında gelir. (Mâhâzâ: Bu nedir? Mâindek: Yanındaki nedir?) suallerinde olduğu gibi.

MÂ-İ LEZİZ
Lezzetli ve tatlı su.

MÂ-İ MAGSUL
(Mâ-i müsta'mel) Kullanılmış su.

MÂ-İ MASDARİYE
Başında bulunduğu cümleyi masdar mânasına ve hükmüne sokar.

MÂ-İ MEVSUFE
Şey mânasında nekre olup bir sıfattan evvel kullanılır. $ (Nazartu ilâ mâ mu'cebin leke: Sana hoş gelen şeye baktım) cümlesindeki gibi...Bazan da sıfatsız olur. $(Ni'me-mâ: Ne güzeldir) $ (Meselen-mâ: Bir misâl olarak) kelimelerinde gördüğümüz gibi.

MÂ-İ MEVSULE
Buna ism-i mevsul de denir. Kendinden sonra gelecek küçük cümleyi daha önce geçen cümleye bağlar. $ (Ketebtu mâ kultü: Söylediğimi yazdım, ne söyledimse yazdım) cümlesinde olduğu gibi.

MÂ-İ MUKATTAR
İnbikten geçirilmiş (damıtılmış), saf su.

MÂ-İ MUKAYYED
Herhangi bir maddenin karışması ile yaratılmış oldukları hâlden çıkmış ve hususi bir ad almış sulardır. (Gül, çiçek, üzüm, asma, et suları gibi.)

MÂ-İ MUTLAK
Yaratıldığı vasıf üzere duran su. (Yağmur, kar, deniz, göl, ırmak, pınar, kuyu sularıdır).

MÂ-İ MÜKEDDER
Bulanık su.

MÂ-İ MÜNHEMİR
Akıp giden su.

MÂ-İ MÜSTAMEL
Temiz olduğu halde temizleyici olmayan, kullanılmış olan sulardır.

MÂ-İ NÂFİYYE
$(Ben kâmil değilim) misâlinde olduğu gibi mânayı nefyeder.

MÂ-İ RÂKİD
Durgun su.

MÂ-İ ŞARTİYE
İki muzariyi cezmeder, şart ve cezâ mânasını ifade eder. $(Ne yazarsan, yazarım) misalinde olduğu gibi.

MA-İ TESNİM
Cennet ırmaklarından biri.

MÂ-İ ZÂİDE
Bazı edat ve fiillerin sonuna fazladan olarak gelir. $ kelimelerinde olduğu gibi.

MÂ-İ ZERRİN
Altun suyu.

MAÎB
(C.: Maâyib) Kusur, eksiklik, noksanlık. Leke. * Ayıplanmış.

MAİC
Dalgalı deniz.

MAİDE
Yemek sofrası. Üzerinde nimetler bulunan sofra. Ziyafet. * Kur'an'ın 5. Suresinin adıdır ve Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur.

MAİDE-İ SENİYYE
Pâdişah ziyâfeti.

MAİDESÂLÂR
f. Sofracı başı.

MAİKA
Derin, amik.

MAÎL
Ehil, iyal, çoluk çocuk.

MÂİL
Eğik. Bir tarafa eğilmiş. Eğri. * Meyilli. Hevesli. İstekli. * Düşkün. * Benzer.

MÂİLE
Coğ: Dağların bir yana doğru alçalıp giden taraflarından her biri. * Eğri, eğilmiş.

MÂİL-İ İNHİDÂM
Yıkılmağa yüz tutmuş.

MÂİL-İ KAMER
Ayın dünya etrafında dolaştığı dâire. Ayın mahreki, yörüngesi.

MÂİLİYYET
Eğiklik. Meyillik.

MAİN
Saf, akar su. * Göz önünde akan su. * Cennet şerbeti. * Zâhir, görünen. * Göz değmiş, nazar değmiş.

MAİN MEHİN
Zayıf, hakir su. * Meni.

MAİS
Ağaçları sık bitmiş olan yer.

MAİŞET
(Ayş. dan) Yaşayış. Yaşama. Ömür. * Yaşamaya lüzumlu bulunan maddeler.

MAİŞETGÂH
f. Maişet yeri. Geçim te'min edilen yer.

MAİYYET
Beraberlik. Arkadaşlık. * Yüksek rütbeli bir kimsenin emri altında bulunan hey'et. * Yan. Nezd.

MAİYYET-İ SENİYYE
Pâdişâhın maiyyeti. Pâdişahın yakınında bulunanlar.

MAİZ
Keçi. * Az miktar keçi. Ufak keçi sürüsü.

MAJÜSKÜL
Büyüklük bakımından diğerlerinden biraz daha farklı olan harfler.

MAK
(C: Amâk-Emâık) Göz pınarı.

MA'K
Ovmak. * Tehir etmek, sonraya bırakmak.

MA'K
(C: Emâık-Emâik) Derinlik. * Sahradan bir taraf.

MAK'
Atmak. * Emmek.

MAKA
Hıyarşenber denilen nebat.

MAKABİH
(Makbaha. C.) Çirkin ve yakışıksız davranışlar.

MAKABİR
(Kabr. C.) Kabirler. Mezarlar.

MA-KABL
Öndeki. Üstteki. Geçmişteki.

MA'KAD
Ahidnâme yapılan, anlaşma akdedilen yer.

MAK'AD
Oturulacak yer. Minder. * Oturulduğunda bedene temel olan âzâ. Kıç.

MAKADE
Davar yedmek.

MAK'ADE
Kurbağa.

MAKADİM
(Makdem. C.) Geri gelmeler. Dönüp gelmeler.

MAKADİR
Mikdarlar. Kısımlar. Ölçüler. * Muayyen ve mâlum olan kısımlar.

MAKADİR
(Ka, uzun okunur) Kuvvetler. Kudretler.

MAKAL
Söz. Lâkırdı. Kavl. Söyleyiş.

MA'KAL
(C: Meâkıl) Sığınacak ve saklanacak yer. * Kale.

MAKALAT
(Makale. C.) Makaleler. Söz ve yazılar. Bahisler.

MAKALE
Söylenen söz. Söyleme. Söyleyiş. Kelâm. Nutuk. * Bir bahsin kaleme alınışı.

MAKALİD
(Ka, uzun okunur) Hazineler. * Kilitler. Anahtarlar.

MAKALİD-İ İNKIYAD
İnkıyad, bağlılık kilitleri.

MAKALİM
(Maklem. C.) Ucu budanmış ve sivrilmiş şeyler.

MAKAM
Durulacak yer. * Rütbeli yer. * Câh. Mesned. Mansab. * Musikide usul. Tempo.

MAKAMAT
(Makam ve makame. C.) Makamlar, mertebeler. * Cemaatler, cemiyetler, kalabalıklar, topluluklar.

MAKAMAT-I ÂLİYE
Yüksek şerefli mevkiler, makamlar. Yüce makamlar.

MAKAME
(C: Makamât) Meclis. * Topluluk, cemaat, cemiyet, kalabalık. * Nutuk tarzında söylenen sözler.

MAKAM-I ÂLÎ
Yüce ve âli makam. Eskiden bu tabir, bakanlıklar hakkında kullanılırdı.

MAKAM-I CİFRÎ
Cifir hesabına göre olan netice, sayı değeri.

MAKAM-I HİTABÎ
Zanni delil ile iktifa edilen makam.

MAKAM-I HİZMET
Hizmet makamı. İş görme yeri.

MAKAM-I İBRAHİM
(Bak: Kâbe)

MAKAM-I MAHMUD
(Şefaat-ı Uzmâ) En yüksek şefaat makamı. Peygamberimizin (A.S.M.) kavuşacağı, Allah tarafından vaad edilen makam. $ Cenab-ı Hak va'dettiği halde, her ezan ve kametten sonra edilen mervî duada $ deniliyor; bütün ümmet o va'di ifa etmek için dua ederler. Bunun sırr-ı hikmeti nedir?Bu kadar tekrar ile kat'i verilecek olan bir şeyin vermesini istemesinin sırr-ı hikmeti şudur: İstenilen şey, meselâ Makam-ı Mahmud bir uçtur. Pek büyük ve binler Makam-ı Mahmud gibi mühim hakikatları ihtiva eden bir hakikat-ı âzamın bir dalıdır. Ve hilkat-ı kâinatın en büyük neticesinin bir meyvesidir. Ve ucu ve dalı ve o meyveyi duâ ile istemek ise; dolayısiyle o hakikat-ı umumiye-i uzmanın tahakkukunu ve vücud bulmasını ve o şecere-i hilkatın en büyük dalı olan âlem-i bâkinin gelmesini ve tahakkukunu ve kâinatın en büyük neticesi olan haşir ve kıyametin tahakkukunu ve dâr-ı saadetin açılmasını istemektir. Ve o istemekle, dâr-ı saadetin ve Cennet'in en mühim bir sebeb-i vücudu olan ubudiyet-i beşeriyeye ve daavât-ı insaniyyeye kendisi dahi iştirak etmektir. Ve bu kadar hadsiz derecede azim bir maksad için, bu hadsiz duâlar dahi azdır. Hem Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'a Makam-ı Mahmud verilmesi, umum ümmete şefaat-ı kübrasına işarettir. Hem o, bütün ümmetinin saadetiyle alâkadardır. Onun için hadsiz salâvat ve rahmet duâlarını bütün ümmetten istemesi ayn-i hikmettir. ş.)

MAKAMİ'
(Mikmaa. C.) Gürzler, topuzlar.

MAKANİ'
(Mıkna' ve Mıknaa. C.) Başörtüleri, eşarplar.

MAKARİZ
(Mikrâz. C.) Makaslar, kesecek âletler.

MAKARR
(Karar. dan) Karar yeri. Karargâh. Kararlı yer. Merkez. Pâyitaht.

MAKARR-I HÜKÜMET
Hükümet merkezi. Pâyitaht.

MAKARR-I İDARE
İdare merkezi. Pâyitaht. Hükümet merkezi.

MAKARR-I SALTANAT
Saltanat merkezi. Hükümetin idare edildiği baş şehir.

MAKASID
Maksadlar, istekler, gayeler. Niyetler.

MAKASID-I AKSÂ
En uzak, en son ve en büyük maksadlar.

MAKASID-I İNSÂNİYET
İnsanlık maksadları. İnsanlığın gayeleri.

MAKASİM
(Maksim. C.) Su taksim edilen yer.

MAKASİR
(Maksure. C.) Bir hânedeki en mahrem taraflar. Bir evin en mahrem tarafları. * Câmilerde etrâfı parmaklıklarla çevrili yüksek yer.

MAKASS
Makas.

MAKATI'
(Ka, uzun okunur) Kesmeler. Kesişmeler. Kesişen yerler. * (Kat'. C.) Sözdeki veya nazımdaki durak yerleri. Heceler.

MAKATİL
(Maktel. C.) Katlin yapıldığı yerler, öldürme fiilinin geçtiği yerler, makteller.

MAKATİR
(Maktar. C.) Damlalar, katreler.

MAKAVİD
(Mekud. C.) Yularlar.

MAKAVİL
Sözler. Kaviller. Lisânlar. Diller.

MAKAZZ
Başın arka tarafından iki kulağın arası.

MAKBAH
(C: Mekâbih) Çirkin olmak. Çirkin olacak yer.

MAKBAHA
(C.: Makabih) Kabih, yakışıksız ve çirkin hareket.

MAKBER(E)
(C.: Mekabir) Mezar. Kabir.

MAKBERE-İ ŞÜHEDÂ
Şehidlerin mezarı. Şehidlik.

MAKBIZ
Kılıcın ve yayın kabzası.

MAKBUH
Beğenilmeyen. Çirkin ve kabih görülen.

MAKBUHA
Kabih olan ve hoşa gitmeyip beğenilmeyen hâl veya iş.

MAKBUL
(Makbule) Kabul olunan. Beğenilen. Sevablı.

MAKBUL
Ayağı bağlı olan.

MAKBULİYET
Beğenilmişlik, makbullük.

MAKBUL-ÜŞ ŞAHÂDE
Şahâdeti kabul edilen. Şahidliği kabul edilmiş olan.

MAKBUR
(Kabr. den) Gömülmüş, defnedilmiş, kabre konulmuş.

MAKBUZ
(Kabz. dan) Alınmış, kabzolunmuş. Alınan. * Daraltılmış, sıkılmış. * Bir şeyin alındığına karşı verilen imzâlı ve mühürlü kâğıt.

MAKBUZAT
(Makbuz. C.) Alınan paralar. Satıştan veya borçlulardan toplanan paralar.

MAKDEM
(C.: Makadim) (Kudum. dan) Dönüp gelme. Gelme.

MAKDEM-İ BEHÂR
Baharın gelmesi.

MAKDERET
(Kudret. den) Kuvvet, kudret, güç, zor.

MAKDİS
Mukaddes yer.

MAKDUD
Uzun boylu kişi.

MAKDUH(E)
(Kadh. den) Beğenilmemiş, ayıp.

MAKDUNİS
Maydanoz.

MAKDUR
Güç. Kuvvet. Kudret. * Takdir olunmuş. Allah'ın takdiri. Daha evvelden takdir olunmuş.

MAKDURAT
(Makdur. C.) Takdir-i İlâhi olanlar. Güç ve kuvvet. Elden gelenler. Takdir edilenler.

MAKDUR-İ BEŞER
İnsanın yapabileceği şey.

MAKDUR-ÜT TESLİM
Ele geçirilmesi mümkün olan.

MA'KED
(C: Meâkıd) Akdedecek yer.

MA'KES
Akis yeri. Akseden yer. (Ayna güneşin ma'kesi olduğu gibi.)

MAKET
Fr. Bina, şehir gibi eserlerin, belirli bir ölçüde küçültülmüş modeli.

MAKH
Sür'at, hız.

MAKHUR
(Kahır. dan) Kahredilmiş. Mahvedilmiş. Bozguna uğratılmış. Mağlub. Mahkum. Allah'ın (C.C.) gazabına uğramış. Yenilmiş. Hakaret görmüş.

MAKHURANE
Kahr ve gazaba uğramış hâlde. Gazaba uğramış olanlara benzer şekilde.

MAKHURİYET
Kahrolmuşluk, ezilmişlik, bitkinlik. Allah'ın kahr ve gazabına uğrama.

MAKHUR-U KAHR-İ İLÂHÎ
Allah'ın gazabına uğramış. Allah'ın kahrıyla kahrolmuş.

MA'KIL
Melce'. Sığınacak yer.

MAKIT
Dar yer.

MAKİ
Coğ: Çalı ve küçük ağaçlarla kaplı arazi.

MAKİD
Kesilmeyen ve daimi olan.

MA'KİD
Düğüm yeri. Bağ. Akdedilecek yer.

MAKÎL
Öğle uykusuna yatılacak yer. Kaylule yeri. Rahat edecek yer. Kuşluk uykusu.

MAKİNİST
Makine ustası. Makineyi çalıştırmakla vazifeli kişi.

MAKİR
Hile yapan. Mekreden.

MAKİS
(Mâkise) Durup dinlenen, duraklayıp eğlenen.

MAKİS
Öşür ve vergi toplayan kimse.

MAKÎS
(Kıyas. dan) Kıyas edilebilen. Benzetilebilen.

MAKÎT
Buğz edilmiş. Mebğuz. Nefret edilmiş, sevilmemiş, menfur.

MAKİYAN
f. Tavuk.

MAKK
Yarmak.

MAKL
Suya batırmak. * Nazar etmek, bakmak.

MAKLEB
Kalbetme. Bir şeyin altını üstüne çevirme. * Kalbedilecek, çevrilecek veya değişecek yer.

MAKLETE
Helâk olacak yer.

MAKLU'
Sökülmüş, kökünden çıkarılmış, kal' olunmuş.

MAKLUAN
Sökülerek, kökünden çıkarılmış olarak.

MAKLUB
(Kalb. den) Altı üstüne çevrilmiş, kalbolunmuş. Ters döndürülmüş. Başka şekle sokulmuş. * Harfleri tersinden okunduğu zaman yine aynı olan kelime veya cümle. (Anastas mum satsana cümlesi gibi)

MAKLUBİYET
Ters döndürülmüşlük, altı üstüne getirilmişlik. Maklub olma hâli.

MAKLUD
Fitil gibi bükülmüş olan.

MAKLUM
Yontulmuş ve kesilmiş olan.

MAKLUV (MAKLİYY)
Pişirilmiş kebap.

MAKMAKA
Sözü boğazı içinden söylemek.

MAKMENE
Lâyık ve münâsip olacak yer.

MAKNA'
Kanaat edip râzı olacak yer. * Şâhid, adâlet şâhidi.

MAKNAT
Ümit kesecek yer.

MAKNEE (MAKNEUT)
Güneş görmeyen yer.

MAKR
Çok acı olmak.

MAKREBE
Hısımlık, yakınlık. Karâbet.

MAKREME
(Bak: Mikrame)

MAKRU'
Okunan. Okunmuş olan.

MAKRUF
Töhmetli kimse. * Yabana atılmış nesne.

MAKRUH
Yaralanmış, kahredilmiş. Mecruh.

MAKRUN
(Karn. dan) Ulaşmış. Kavuşmuş. Yakın. * Müsaadeye mazhar. * Çatık kaşlı olmak.

MAKRUNİYET
Yaklaşma. Yakınlık.

MAKRUN-U MÜSÂADE
İzin almış, izne kavuşmuş.

MAKRUN-U SIHHAT
Sıhhat ve hakikata yakın. Doğruluk derecesi fazla.

MAKRUT
Selem ağacının yaprağıyla dibâgat olan gön ve sahtiyan.

MAKRUZ
(Karz. dan) Ödünç verilmiş. İkraz edilmiş. Borç olarak verilmiş.

MAKS
Suya dalmak. Daldırmak.

MAKSAD
(C.: Makasıd) (Kasd. den) Kasdolunan ve istenilen şey. Merâm, gâye.

MAKSAD VE MÜSTEKARRIN TEMEYYÜZÜ
Kelâmın maksadının ve karar kıldığı yerin açık olarak belli olması.

MAKSAL
Mahsul ekilen yer.

MAKSAR
Nihâyet, son, netice.

MAKSARA
(C: Mekâsır-Mekâsir) Köşk, kasr.

MAKSEBE
Sazlık, kamışlık.

MAKSEE
Hıyar tarlası.

MAKSİM
(C.: Makasim) Taksim edilecek, dağıtılacak yer. * Suyun kollara ayrılma yeri. Masluk, savak.

MAKSUD
Kasdedilmiş. Kasdedilen. * İstenilen şey. İstek. Arzu. Gâye.

MAKSUM
Taksim edilmiş, ayrılmış, bölünmüş. * Kısmet, nasib.

MAKSUR
Zoraki, cebren. Elinde ve ihtiyarında olmadan.

MAKSUR
(Kasr. dan) Kasrolunmuş, kısaltılmış, kasılmış, alıkonulmuş. * Mahbus. * Kasrolunmuş nesne. * Gelinin üzerine tutulan duvak. * Gr: Bir kısım arapça kelimelerin sonunda yâ şeklinde yazılan, fakat elif gibi okunan harf. ( : Dâ'vâ) kelimesinde olduğu gibi. Buna, "Elif-i maksura" denir.

MAKSURE
(C.: Makasir) Câmilerde etrafı parmaklıkla çevrilmiş biraz yüksekçe yer.

MAKSUS
Kesilmiş, kırpılmış.

MAKSUV (MAKSIYY)
Kulağının ucu kesilmiş deve veya koyun.

MAKSÜE
Hıyar tarlası.

MAKŞUR
Soyulmuş, kabuğu çıkarılmış.

MAKŞUVV
Men' ve kahrolmuş. Tab'ından çıkarılmış.

MAKT
Kin, hiddet. İğrençlik. Şiddetli buğz.

MAKT
Vurmak.

MAKTA'
Kesilen yer, kat'edilen yer, kesinti yeri. * Uzun bir cismin enliğine kesildiği yerin görünüşü. * Edb: Her manzumenin, hususen gazellerin ve kasidelerin ilk beytine matla', son beytine makta' denir; makta'da şâirin ismi bulunur.

MAKTAA
Eskiden üzerinde kamış kalemin ucu kesilerek düzeltilen kemikten veyâ mâdenden yapılmış âlet.

MAKTANE
Pamuk tarlası.

MAKTAR
Damla, katre.

MAKTEL
Birinin öldürüldüğü yer. Bir katlin yapıldığı yer.

MAKTEM
Tozlu yer.

MAKTU'
(Maktua) (C.: Makati') Kesilmiş, kat olunmuş. * Pazarlıksız, değeri ve pahası biçilmiş. * Götürü.

MAKTUAN
Götürü olarak, toptan.

MAKTUL
Öldürülmüş, katledilmiş olan.

MAKTULEN
Öldürülerek, katledilerek.

MAKTULÎN
(Maktul. C.) Öldürülmüş insanlar. Vurulmuş veya katledilmiş kimseler.

MAKTUR
Katranlı. Katran sürülmüş.

MA'KUD
(U, uzun okunur) Akdolunmuş, bağlanmış, düğümlü, bağlı.

MAKUL
(Kavl. den) Denilmiş, söylenilmiş. * Söylenilen söz.

MA'KUL
Akla yakın, aklın kabul edeceği.

MAKULAT
(Makule. C.) Çeşitler, takımlar. Kategoriler.

MA'KULAT
(Ma'kul. C.) Aklın uygun bulduğu, ancak akıl ile bilinir ve nakle müstenid olmayan meseleler ve ilimler. (Bak: Akliyat)

MAKULE
Takım, çeşit. Kategori.

MA'KULE
Diyet.

MA'KULİYET
Akla uygunluk, mantıki oluş. * Menkul olmayış.

MA'KUL-ÜL-MA'NA
Bir sebebe, illete ve maslahata dayanan şer'i mesele. (Fakat, hakiki sebeb ise emr-i İlâhidir.) Bir hikmete ve bir maslahata binâen tercih edilmiş veya o hükmün teşriine müreccih olmuş olan şer'i mes'ele. (Bak: Taabbüdi)

MA'KUM
Kapalı.

MA'KUS(E)
Tersine dönmüş, aksetmiş, başaşağı çevrilmiş, zıddı. * Uğursuz.

MA'KUSEN
Ters olarak, aksine, zıddına olarak.

MA'KUSEN MÜTENASİB
Mat: Tersine olan müvâzene. Yâni, birbirine nisbet edilen iki şeyden, biri çoğaldığı oranda diğerinin eksilmesi veya birinin azaldığı nisbetinde diğerinin çoğalması. Ters orantılı.

MA'KUSİYET
Terslik, zıdlık, aksilik.

MAKV
Cilâ yapmak. * Yıkamak. * Saklamak.

MAKYA
Kusmak. * Kusma yeri.

MAKYE
Duracak yer, konak yeri.

MAKZABA
Yonca ekilen yer.

MAKZÎ
Kaza olunmuş, ödenmiş, te'diye olunmuş olan. Ümid edildiği üzere tamam ve ikmâl edici olan. Ödeyici. Sâhib-i mucib ve muris. * Fık: Kendi irade ve kesbimizin neticesi olmak üzere Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) yaratıp vücuda getirdiği bazı şeyler vardır ki, bunlar Allah'ın rızasına muhalif olduğundan, bunları irtikâb etmesi caiz değildir. Bu usul-ü kaideye, "makzî" denilmektedir.

MAKZUF
(Kazf. den) İftira edilmiş. Namusu hakkında lâf edilmiş. * Hazfolunmuş. Atılmış.

MAL
Fık: Bir kimsenin tasarrufunda bulunan kıymetli, lüzumlu şey. (Varlık, servet, para, ticaret eşyası gibi.)

MAL
f. "Süren, sürülen, sarılan, takılan" anlamlarıyla terkibler yapılmada kullanılır. (Meselâ: Pâymal: Ayak altında çiğnenen)

MA'L
Evmek, acele etmek, tez tez gitmek. * Alıp kaçmak.

MAL MÜDÜRÜ
Kazâ mâliye memuru.

MALAK
Manda yavrusu. Buzağı.

MALAKELAM
Diyecek yok. Söz götürmez.

MALAMAL
Çok dolu, lebâleb, ağzına kadar dolu.

MALANİHAYE
Sonsuz, nihâyetsiz. Uçsuz bucaksız.

MALARYA
ing. Sıtma.

MA'LAT
(C.: Maâli) Derin ve yüksek fikir. * Ululuk, şeref, itibar.

MALAYA'Nİ
(Mâlâyâni) Mânasız, faydasız, boş söz.(Elbette en bahtiyar odur ki, dünya için âhireti unutmasın, âhiretini

_________________
Bir Sıkıntın Olduğu Zaman Rabbine Dönüp “Benim Büyük Bir Sıkıntım Var” Deme. Sıkıntına Dönüp “Benim Büyük Bir Rabbim Var” De..!


Twitter: http://twitter.com/AkrepPortal


Pts 10 May, 2010 21:23
Profile bak WWW
Portal Yöneticisi
Portal Yöneticisi
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Sal 22 Şub, 2005 11:33
İleti: 15315
Yaş: 38

Yaşadığınız il: Bilinmeyen
Burcunuz: Akrep Burcu: 23 Ekim-21 Kasım
Cinsiyetiniz: Erkek
İleti 
MATÎR
Yağmurlu gün.

MATÎRAT
Tehlikeli yerler.

MATÎTA
(C: Metâyıt) Havuz dibinde kalan balçıklı bulanık su.

MATİYYE
Binek hayvanı. Binek. * Gerinip sevinerek yürüyen.

MATİYYE-RÂN
Bindiği hayvanı yola süren.

MATL
Atlatma, geçirme, defetme. * Çekme.

MATLA'
Güneş veya yıldızların doğdukları yer, ufuktan çıktıkları yer. * Yıldız veya güneşin zuhur etmesi. * Edb: Kaside ve gazelin kafiyeli olan ilk beyti. (Bak: Musarra')

MATLAB
İstek, istenilen şey. * Hallolunacak mesele. Mebhas. * Kaziye.

MATLAB-I DİL-HAH
Gönlün isteği, arzu, maksad.

MATLUB
İstek, istenilen şey. * Alacak. Ödünç verilmiş.

MATLUBAT
(Matlub. C.) İstenilen, talebedilen ve aranılan şeyler. * Alacaklar. Ödünç olarak verilmiş olan şeyler.

MATLUL
(C.: Matâlil) Yaş, ıslâk. * Islanmış, nemlenmiş.

MATMA'
Tamâ edilecek şey. Çok istenilecek şey.

MATMAH
Tamâh olunan şey, hırsla göz dikilerek bakılan şey veya yer.

MATMAH-I CİHANÎ
Bütün herkese ait tamah olunan ve büyük istekle üzerine bakılan şey.

MATMAH-I NAZAR
Hırsla bakılan şey.

MATMAZEL
Fr. Evli olmayan gayr-ı müslim kız.

MATMU'
(Tama'. dan) Tama' olunmuş. Hırsla istenen şey.

MATMUR
Gömülmüş, defnedilmiş. Toprak altına konulmuş.

MATMURE
Toprak altında bazı şeyleri saklamağa mahsus yer. * Kabir, mezar.

MATMUS
Gözü doğuştan değil de, sonradan kör olmuş adam.

MATNEB
(C: Metânib) Omuz. * Omuzla boyun arası.

MATRAH
(C: Matârih) (Tarh. dan) Mahal, yer. * Tarh olunacak şey, tarh edilecek nesne. * Bir şey atılan yer.

MATRAN
Taç giymiş piskopos.

MATRED(E)
Irak eden, uzaklaştıran.

MATRİS
Fr. Dizilmiş harflerin hususi bir mukavva üzerine alınan kalıbı. * Dizme makinelerinde harf kalıbı.

MATRUD
Kovulmuş. Tardedilmiş. Uzaklaştırılmış olan.

MATRUDÎN
Kovulmuş olanlar. Kovulmuşlar.

MATRUH
Tarh edilmiş, çıkarılmış. * Belirtilmiş, konulmuş (vergi) * Temeli atılmış (Binâ).

MATRUK
Gevşek ve uyuşuk adam. * Kuruduktan sonra yine yağmurla tazelenmiş.

MATRUŞ
Traş olmuş. Sakalsız. * Sağır kimse.

MATT
Çekmek.

MATTA
İncil kitaplarından birisinin adı. Tahrif edilmiş dört yüz muhtelif İncil içinden seçilen biri. (Bak: Havari)

MATTAL
(Mattâle) Devamlı olarak borcunu ileri atıp geciktiren.

MATTE
Vesile, sebep.

MA'TUF
Ait ve râci' olan. * Bir tarafa meyletmiş. Mâil olan. * İsnadedilen. Yöneltilmiş.

MA'TUFUN ALEYH
f. Bir rabt edatı ile kendisine bağlı olan kelime (Bak: Harf-i atıf)

MA'TUH(E)
(Ateh. den) Bunamış, bunak. * Sakat, kötürüm. Amelmânde.

MA'TUHANE
Bunakçasına, bunamışçasına.

MA'TUK(A)
(C.: Maâtik) (Atâk. dan) Azat olunmuş. Azatlı.

MAT'UM
(C.: Mat'umat) Yenecek yemek. Taam.

MAT'UMAT
(Taam. dan) Yemekler. Taamlar. Yenecek şeyler.("Hem hiç mümkün müdür ki: Fâtır-ı Kerim, Halik-ı Rahim, küçük midenin cüz'i arzusunu ve muvakkat bir beka için lisan-ı hal ile duasını hadsiz enva-ı mat'umat-ı lezizenin icadiyle kabul etsin de, umum nev-i beşerin pek büyük bir ihtiyâc-ı fıtriden gelen pek şiddetli bir arzusunu ve külli ve daimi ve haklı ve hakikatlı, kalli, halli bekaya dâir gayet kuvvetli duâsını kabul etmesin? Hâşâ.. yüzbin defa hâşâ.." L.)

MAT'UN
(Tâun. dan) Belâya tutulmuş. Musibet ve tâuna giriftar olmuş. * (Ta'n. dan) Ayıplanmış.

MAT'UNEN
Vebâya tutularak.

MATURİDÎ
Mâturidi Mezhebi ve bu mezhebden olan. Semerkand şehrinin Mâturid köyünden olan Ebu Mansur-u Mâturidi'yi (Hicri: 280-332) itikadda imam olarak kabul edenler. Amelde Hanefi Mezhebinden olanlar, itikadda Maturidi mezhebindendir. Çünkü bu Zât, Ehl-i Sünnet itikadına muhalif görüşleri, eserleri ile reddederek ıslâh etmiştir.

MA'TUT
Mağlup, yenilmiş.

MATV
Çekmek.

MATVÎ
Bükülü, dürülmüş, kıvrılmış şey.

MATVİYY
Dürülmüş nesne.

MATVİYYÂT
Dürülmüş ve bükülmüş olanlar. Kitap sahifeleri gibi toplanmış olanlar.

MATVİYYEN
Sarılı olduğu halde. Dürülerek. Kıvrılarak.

MAUK
şer, yaramaz.

MAUL
Üstün gelinmiş.

MA-UL HAYAT
Mc: Haysiyyet. Şeref, yüz suyu. * Hayat suyu. (Bak: Ab-ı hayat.)

MA-UL VERD
Gül suyu.

MAUN
Yardım, imdat. * Taat. İnkiyad. İtaat.

MAUN
Eve lâzım şeyler. Ev eşyası. * Malın zekâtı. * Ufak tefek ihtiyaçlar. * Nefaseti sebebi ile (nefsin çok hoşuna gittiğinden) kimseye verilmek istenmeyen şey.

MÂUN SURESİ
Kur'an-ı Kerim'in 107. Suresidir. "Eraeyte Suresi" de denir.

MAUNE
Mavna. Yük taşıyan büyük kayık.

MAUNET
Yardım. İmdat. * Azık. Yol yiyeceği. * Cenab-ı Hakk'ın salih kullarına olan imdadı, inayeti. * Huk: Masarif.

MÂ-ÜL BAHR
Deniz suyu.

MÂ-ÜL HAYAT
Hayat suyu. (Bak: Ab-ı hayat)

MA'V
Olmuş taze hurma. * Ses, avaz.

MA-VAKAA
Vaki' olan. Hâdise. Sergüzeşt.

MA-VEKA'
(Mâ-Vaka') Vâki olan, olup biten.

MA'VEL
Ağıt edecek yer.

MA-VERA
Bir şeyin gerisinde, arkasında veya ötesinde bulunanlar.

MÂ-VERAÎ
Öteye mensub ve âid. * Diğer âlemle alâkalı.

MAVERA-ÜN NEHR
Ceyhun ırmağının doğusunda kalan ülkelere müslüman coğrafyacıların verdiği ad. Türklerin yaşadıkları bu ülkeler, Ceyhun ve Seyhun ırmaklarının havzalarını ihtiva ediyordu. * Dicle ile Fırat arası.

MAVİYE
Billur taşı.

MAVNA
Limanlarda, şamandıralara bağlı olarak yükleme ve boşaltma yapan gemilerden, kıyılara römorkör yedeğinde yük götürüp getiren tekne.

MAVTIN
(C.: Mevâtın) (Vatan. dan) Vatan. Yurt edinilen ve yerleşip oturulan yer.

MAVZER
Alm. Mavzer adında bir Alman'ın yaptığı çaplı harp tüfeği. Askerlikte kullanılan bir silâh.

MA'Y
Su arkı. Su mecrâsı.

MAYE
Damızlık. * Esas. Temel. * Bir şeyin mayalanması ve ekşimesi (tahammürü) için konulan madde. * Para, mal. İktidar. Güç. * İlim. * Dişi deve.

MAYEDAR
f. Kudretli, paralı.

MAYE-İ ŞEB
Gece karanlığı.

MAYHOŞ
f. Biraz ekşice lezzetli tatlı.

MAYIH
(C: Mâha) Kova doldurmak için kuyu içine inen kişi. * Bahşiş veren, atâ eden.

MAYIN
ing. Karada ve denizde, daha çok gizlendirilerek konulan ve temas edilince patlayan bomba.

MÂYİ'
Akıcı. Akıcı madde.

MÂYİÂT
(Mâyi'. C.) Akıcı cisimler. Su halinde bulunan, akan şeyler.

MÂYİ'-İ NÂRÎ
Ateş halinde su veya buhar.

MÂYİİYYET
Mâyilik, akıcılık, sıvılık.

MAYİR
(C: Miyâr) Taamlandıran, yiyecek veren.

MA'YUB
Ayıplanmış. Ayıplanan. Bir kusuru ve eksiği olan.

MA'YUBAT
(Ma'yube. C.) Ayıplanacak şeyler. Eksiklikler, noksanlıklar, kusurlar.

MA'YUBEN
Kusur ve ayıp sayılarak. Ayıplanarak.

MAYUHDES
Sonradan olan.

MAYU'KAL
Anlaşılır.

MAYU'REF
Bilinmez. * Minder altında saklanan şey.

MA'Z
Keçi. Karaca.

MA'Z
Çekmek.

MAZ'
Gön yağlamak. * Ağaç kabuğunu soymayıp üstünde bırakmak.

MAZ'
Çiğnemek.

MAZA
(Mezâ) Geçti (mânasına fiil).

MAZ'A
Her nesnenin bakiyyesi, artığı.

MAZA MA MAZA
Olan oldu. Geçen geçti.

MAZACI'
(Mazca. C.) Kabirler, mezârlar.

MAZACİR
(Mazcer. C.) Gönül daralacak ve sıkıntılı yerler.

MA'ZAD
Alemi, giyen kişinin pazusuna gelen alemli elbise.

MAZAĞ
Çiğnenecek veya çiğnedikleri yemek.

MAZAHİR
(Mazhar. C.) Mazharlar. Eşyanın görüldüğü, çıktığı yerler. * Nâil olmalar. * Şereflenmeler.

MAZAK
Darlık.

MAZALİM
(Mazleme. C.) Haksızlık ve adaletsizlikler. Zulümler. * Adâlet dâiresi.

MAZALLE
Yol aranılan yer.

MAZALLE
(C.: Mazâil) (Zıll. dan) Gölgelik yer.

MAZALLENİŞİN
f. Gölgelikte oturan.

MAZAMÎN
(Mazmun. C.) Mânâlar, mefhumlar, kavramlar. * Ödenmesi gereken şeyler. * Cinaslı, nükteli sözler.

MAZANNE
(Mazınne) Zannolunduğu yer. Zan götüren. * Ermiş sanılan.

MAZANNE-İ HAYR
Kendisinden yalnız iyilik umulan kimse.

MAZANNE-İ SU'
Kendisinden ancak kötülük beklenen kimse.

MAZARR
Zararlar, ziyanlar. Mazarrât.

MAZARRA
Meşakkat, zahmet. * Ziyân.

MAZARRAT
Zararlar. Ziyanlar. Mazârr.

MAZAYIK
(Mazîk. C.) Zor güç işler. * Sıkıntılı ve dar yerler.

MAZAZ
Musibet, felâket ve belâ acısı. * Acıma, üzülme, kederlenme.

MAZBATA
Bir toplantıda konuşulanların neticesinin yazılı şekli. Kararnâme.

MAZBUT
Zabtolunmuş, elegeçirilmiş. * Sağlam. * Yazılmış. Kaydedilmiş. Hatırda tutulmuş. Derli toplu. * Muhâfazalı. Korunmuş. * Belli, belirtilmiş.

MAZBUTÂT
(Mazbut. C.) Ele geçirilmiş; kaydedilmiş; hatırda tutulmuş şeyler. Mazbut olan şeyler.

MAZCA'
(Madca) Yatılacak yer. Mezar, kabir.

MAZCER
(C.: Mazâcir) Gönül daralacak ve sıkıntılı yerler.

MA'ZEL
(C: Meâzil) Irak, uzak, baid.

MAZEM
İki dağ arasında olan dar yol. * Dar olan her yer.

MA'ZERET
Elde olmadan suç, kabahat işleme. * Mücbir sebeblerini söyleyerek yardım dileme. Özür dileme.

MA'ZERETCU
f. Özür arıyan.

MA'ZERETHÂH
f. Özür dileyen. Afvedilmesini isteyen.

MA'ZERETMEND
f. Özürlü, kusurlu. Mazeretli.

MAZFUF
Yanında olan şeyleri tamamen tükenmiş olan kimse.

MAZG
Ağızda çiğneme.

MAZGAL
yun. Eskiden kale, hisar, sur veya şato duvarlarında açılan iç yanı geniş, dış yanı dar gözleme siperi.

MAZHAK
(C: Mezâhık) Gülünç kimse.

MAZHAR
Sahib olma, nâil olma. Şereflenme. * Bir şeyin göründüğü, izhar olunduğu yer. Çıktığı yer.

MAZHAR-I ESMÂ
Çok sıfatlara ve isimlere mensub hâller kendinde görünen. İsimlere, isimlerinin üzerinde te'sirlerine mazhar (sâhib) olan. * Cenab-ı Hakkın isimlerinin tecellisine mazhar ve âyine olmuş olan.(Cenab-ı Hak insana giydirdiği vücud libasını san'atına mazhar ediyor. İnsanı bir model yapmış. O vücud libasını o model üstünde keser, biçer, tebdil eder, tağyir eder; muhtelif esmasının cilvesini gösterir. L.)

MAZHAR-I İLHÂM
Kendine ilhâm olunan. (Arı, hayvan ve insanlara olduğu gibi) Kalbine ilhâm gelen zât.

MAZHARİYET
Mazhar ve nâil olma. Elde etme. Muvaffakiyet.

MAZIG
Çiğneyen, çiğneyici.

MAZINNE
(C: Mezânin) İçinde bir şey olduğu tahmin olunan yer.

MAZIR
Ekşi, hâmız.

MAZİ
Geçmiş zaman. Geçen, geçmiş olan. * Gr: Bir işin geçen zamanda yapıldığını bildiren fiil. Fiil-i mâzi. Mazi sigası.(O Kadir-i Mutlak, bütün istikbaldeki acaib-i imkânata muktedirdir. Dünü getiren, yarını getirdiği gibi; maziyi icad eten O Zât-ı Kadir, istikbali dahi icad eder. Dünyayı yapan o Sani-i Hakim âhireti de yapar... M.)

MAZİF
Herkese sofrası açık olan ev. Kapısı açık, misafir sever ev. Misafirperver olan hâne.

MAZİFE
İzâfe olunmuş. * Keder, hüzün, tasa, gam.

MAZİ-İ NAKLÎ
Yalnız işitilen bir şeyi anlatan fiil sigası. "Nuri gelmiş" gibi.

MAZİ-İ ŞÂD
Neş'eli, sevinçli mâzi.

MAZİ-İ ŞUHUDÎ
Gözle görünen veya görmüş gibi bilinen bir şeyi anlatan fiil sigası, kipi. "Nuri geldi" gibi.

MAZÎK
Dar yer.

MA'ZİL
Ayrı. Ayrı bir yer. * Uzak. Baid.

MAZİLLE
Kıldan yapılma büyük çadır.

MAZÎM
Mazlum.

MAZİN
Karınca yumurtası. * Bir kabilenin adı.

MAZÎR
Ekşi, hâmız.

MA'ZİRE
(C: Meâzir) Özür etmek.

MAZÎRE
Ayran.

MAZİRYUN
Şahtere otu.

MAZİYAN
Kendisinden küçük arklara ayrılan büyük su arkı.

MAZİYAT
Geçmişler. Geçen zamanlar.

MAZİYE
Şarap, hamr. * Beyaz iyi bal. * Beyaz ince yumuşak gömlek.

MAZÎZ
Musibet ve belâya uğramış. Felâket acısına giriftar olmuş.

MAZLEME
(C.: Mezâlim) Zulüm ve adaletsizlik. Haksızlık. Can yakma.

MAZLUM
Zulüm görmüş. Kendine zulmedilmiş. * Halim, selim, sakin, sessiz.

MAZLUMANE
Zulüm görmüşe yaraşır surette. * Sessizce. Sessizlikle.

MAZLUMÎN
Zulüm görmüş kimseler.

MAZLUMİYYET
Mazlumluk. Zulüm görmüşlük. * Sessizlik, yavaşlık.

MAZMAZ
(İbranice) Hz. Muhammed'in (A.S.M.) Suhuf-u İbrahim ve Tevrat'taki ismi.

MAZMAZA
Gusül veya abdest alırken, elleri yıkadıktan sonra üç kere ağız dolusu su alıp ağızda çalkalamak.

MAZMİ
Sulanan ekin.

MAZMUM
(Zamm. dan) Zammolunmuş. İlâve olunmuş. * Yapışmış. * Zamme ile okunan.

MAZMUN
Meâl. Mâna. Mefhum. * Nükteli, san'atlı, ince söz. * Ödenmesi lâzım olan. * Fık: Gasb, telef veya zulüm sebebi ile ödenmesi lüzum etmiş şey.

MAZNUK
Nezle olmuş. Nezleli.

MAZNUN
(Zann. dan) Zannolunmuş. Zan altında bulunan, kendisinden şüphe edilen. * Huk: Bir suç dolayısı ile sorguya çekilen kimse. Sanık.

MAZNUNÎN
(Maznun. C.) Zan altında bulunanlar. Şüpheli kimseler.

MAZRA
Ayran. Bir nevi yemek.

MAZRAC
(C: Mezaric) Eski elbise.

MAZRAHÎ
Akbaba. * Ulu, şerefli kimse. * Her beyaz nesne.

MAZREB
Vuracak yer. * İlikli kemik.

MAZRUB
(Zarb. dan) Zarbolunmuş. Çarpılmış. Dövülmüş. * Basılmış, damgalanmış. * Mat: Çarpılan. (Bak: Madrub)

MAZRUBEYN
Birbirine çarpılan iki sayıdan herbiri.

MAZRUF
Zarflanan. Sarılıp muhafaza edilen. Zarfa konan.

MAZRUFÂT
(Mazruf. C.) Zarflı olanlar.

MAZRUFEN
Zarf içinde olarak. Zarflı surette.

MAZRUR
Zarar etmiş. Ziyan görmüş.

MAZRUS
Örülmüş, örülerek yapılmış. Diş takımı.

MA'ZUB
Kötürüm kimse.

MAZ'UF
Zayıf ve cılız. Zayıflamış.

MAZUFE
İzâfe olunmuş.

MA'ZUL
(Azl. den) İşinden çıkarılmış, kovulmuş, azledilmiş.

MA'ZULEN
Azledilmiş olarak. İşinden çıkarılmış olarak.

MA'ZULÎN
(Ma'zul. C.) İşinden çıkarılmış olan kimseler. Azledilmişler.

MA'ZULİYET
Azledilme hâli. Açıkta kalınış.

MA'ZUR
Özürlü. Özrü olan.

MA'ZURİYYET
Ma'zurluk. Özürlülük.

MA'ZUZ
Katı, şiddetli, şedid.

MAZZ
Nar.

MAZZ
Gönlün gamdan ve tasadan yanması. * İkrar etmek, kabul etmek, açıktan söylemek.

MEAB
Dönülecek yer. Sığınılacak yer. Melce'.

MEAB
Ayıp yeri. * Ayıp.

MEABİD
(Bak: Maâbid)

MEAD
Ahiret. (Bak: Maâd)

MEADİB
(Me'debe. C.) Ziyâfetler.

MEADİN
(Bak: Maâdin)

MEAHİZ
(Me'haz. C.) Me'hazler. Bir şeyin çıktığı veya alındığı yerler. Kaynaklar.

MEAKİL
(Me'kele. C.) Yenilecek şeyler. Yemekler. Erzâk.

MEÂL
(Geri dönmek ve rücu eylemek. den) Meydana gelen netice. Mefhum. * Mânası. Kısaca mânası. * Kaymak. * Husul yeri, peyda olunacak yer. * Son, sonuç.(Meâl, te'vilin me'hazi olan "evl" mânasına masdar-ı mimîdir. Bir şeyin varacağı gâye mânasına ism-i mekân da olur ki, te'vilin hasılı demektir. Bundan başka meâl, bir şeyi eksiltmek mânasına da gelir. Onun için örfte bir kelâmın mânasını her vechile aynen değil de, biraz noksaniyle hasılına göre ifade etmeğe de meâl denilmiştir. E.T.)

MEÂLEN
Mânâca aynısı olmadan eksiği ile anlaşılan neticesi. Mânaya göre. (Bak: Te'vil)

MEALÎ
(Bak: Maâlî)

MEÂLÎ
Kısaca mânasına ait.

MEÂL-İ İCMALÎ
Kısaca hülâsası, kısaca mânâsı. İcmalî meâl.

MEALİM
(Bak: Maalim)

MEALPERVER
f. Mânâlı. * Mâna anlatan.

MEÂN
Mekân, menzil.

MEANN
Enli, geniş. * şişman gövdeli kimse. * Hatip.

MEAR
Saç ve sakalın dökülmesi.

MEAR
Arlanacak, utandıracak şey.

MEARİB
İhtiyaçlar, hâcetler, lüzumlu ve istenen şeyler. İstekler.

MEARİC
(Mi'rac. C.) Mi'raclar. Merdivenler. Çıkılacak yerler.

MEARİC SURESİ
Kur'an-ı Kerim'in 70. Suresi olup Seele veya Mevaki Suresi de denir ve Mekkîdir.

MEARRE
Keffaret, diyet. * Elem, meşakkat, dert, günah.

MEASİ
(Bak: Maâsi)

MEASİM
Günahlar. * Günah işlenecek yerler.

MEASİR
(Me'sere. den) Güzel eserler. Nişanlar. İzler.

MEASİR-İ BERGÜZİDE
Seçme güzel eserler, izler, nişanlar.

MEASS
Talep mevzii, isteme yeri.

MEASS
Çok cür'etli. Hiç çekinmeyen.

MEAYİB
Kusurlar, ayıblar, lekeler. (Bak: Maâyib)

MEAZ
(Bak: Maâz)

MEAZİB
(Mi'zab. C.) Oluklar. Su yolları.

MEAZİF
Sazlar. Çalgılar. Saz âletleri.

MEAZİN
(Me'zene. C.) Ezan okunan yerler.

MEAZİR
Perdeler. Hicablar. * Özürler.

MEAZİR
(Mi'zer. C.) Peştemallar.

MEBAD
(Mebâdâ) f. Sakın, olmaya ki...

MEBADİ
(Mebde. C.) Mebdeler, başlangıçlar, ilk unsurlar. * Çekirdekler. * Prensipler.

MEBADİ-İ ZARURİYYE
Bir hakikat tam bilinmeden önceki isbat edici zaruri emâreler, başlangıçlar, hazırlıklar. (Bak: Hads)

MEBAHİS
Bahisler. Mebhaslar. * Araştırma yerleri.

MEBAHİS-İ İLMİYE
İlmi bahisler.

MEBAL
(Bevl. den) Sidiğin çıktığı yer.

MEBALİĞ
(Meblâğ. C.) Paralar, akçeler.

MEBANİ
Temeller. Esaslar. * Yapılar. Binâlar.

MEBANİ-İ KELÂM
Sözün esâsını teşkil eden şeyler.

MEB'AS
(C.: Mebâis) Yollanma, gönderilme.

MEB'AT
Yaban sığırının yatağı. * Davar ve deve yatağı. * Mekân, menzil.

ME'BAZ
(C: Meâbiz) Diz altındaki çukur.

MEBDE'
Baş taraf. Başlangıç. Başlama. * Kaynak. Kök. Temel. Esas.

MEBDE-İ SUKUT
Sukutun başlangıcı. Düşüşün mebdei.

MEBDEİYET
Başlangıç olma işi.

ME'BELE
Deve duracak yer. * Devesi çok olan yer.

MEBERRAT
(Meberre. C.) Sevab için, hayır kazanmak için yapılan işler.

MEBERRE
(C.: Meberrât) Sevab için, hayır kazanmak için yapılan iş.

MEBERRET
Nöbet şekeri.

MEBGA
Talep mevzii, isteme yeri.

MEBGUZ
Sevilmemiş. Buğzedilmiş. Nefret edilmiş.

MEBHAS
Kısım. Bahis. Fasıl. Bir mes'eleye âid söz. * Arama, araştırma yeri. * Bir şeyin arandığı yer.

MEBHUR
Nefes darlığına mübtelâ olan, hırhır soluyan.

MEBHUS
Bahsolunan. Bahsolunmuş. Evvelce bahsi geçmiş.

MEBHUS-ÜN ANH
Sözü geçmiş şey. Bahsolunan şey.

MEBHUT
Hayretle, şaşkın, mütehayyir. Sersem.

MEBİ'
(Bey'. den) Satılmış şey.

MEBİT
(Beyt. den) Geceleyin kalınacak yer. Geceliyecek yer.

MEBİZ
(C.: Mebâyiz) Tıb: Yumurtalık.

MEBKALE
(C: Mebâkıl) Sebzevat yetiştirilen yer.

MEBLAĞ
Para, mevcud para miktarı. * Yetişmek.

MEBLEVLE (MİBVELE)
İçine bevledilen kap.

MEBLU'
(Bel'. den) Yutulmuş.

MEBLUL
Nemli, yaş. Islak, ıslanmış.

MEBNA
Temel. Yapı yeri. * Üss-ül esas. Asıl ve esas.

MEBNİ
Yapılmış. Kurulmuş. * Bir şeye dayanan. Nazar ve itibâr ve isnad olunarak. * ... den dolayı... e binâen. * Gr: Son harfi harekesi değişmeyen kelime. Tasrife tâbi olmayan (fiil çekimine uğramıyan) kelime.

MEBRADE
Soğukluk. * Soğukluk verecek zaman ve mekan.

MEBREZ
Abdesthâne.

MEBRUD
Soğuk, soğumuş.

MEBRUK
Tebrike şâyeste kimse. Tebrike değer nesne.

MEBRUR
Hayırlı. Makbul. Beğenilmiş. Sadık olmakla makbule geçmiş olan.

MEBRUZ
Gösterilmiş, ibraz olunmuş. * Açılmış mektub.

MEBSEM
(C: Mebâsim) Tebessüm etmek, hafif gülümsemek.

MEBSUS
Dağılmış. Yayılmış. Herkesçe duyulmuş. şayi' olmuş.

MEBSUT
Açılmış. Yayılmış. Serilmiş. * Mufassal. Etraflıca beyan olunan. Bast olunmuş. Uzun uzadıya anlatılmış.

MEBSUTEN
Mebsut olarak.

MEBSUTEN MÜTENASİB
Birbirlerine nisbetli olan iki şeyden birinin artmasıyla, diğerinin de aynı nisbetle artması; veya eksilmesiyle diğerinin de eksilmesidir. Doğru orantılı.

MEBŞURE
Yüzü ve vücudu güzel yaratılmış kadın.

MEBŞUŞ
(C.: Mebâşiş) Silinmiş. İzi eseri kalmamış.

MEBTUN
Karnı hasta olan kimse.

MEBTUŞ
Tutulmuş. * Hışım olunmuş.

MEBTUT
Kesilmiş ve ayrılmış.

MEBTUTE
Fık: Üç talak ile boşanmış olan kadın.

MEB'UC
Karnı delinmiş.

MEB'US
Gönderilen. Ba's edilen. * Halk arasından seçilerek Millet Meclisine âzâ edilen. * Allah tarafından gönderilmiş olan. * Öldükten sonra diriltilen.

MEB'USÂN
f. Meb'uslar. Milletvekilleri.

MEB'USİYET
Mebusluk. Milletvekilliği vazifesi.

MEBYET
Geceliyecek yer. Gece vakti kalınacak yer.

MEBZUL
Bol. Çok sarf olunan. Ucuz.

MEBZULÎ
Bolluk, çokluk, kesret.

MEBZULİYYET
Ucuzluk. Bolluk.

MEBZULİYYET-İ ELVAN
Renk bolluğu.

MEC'
Hurmayı sütle ıslatıp yemek.

MECA'
Açlık.

MECAA
Hilebazlık etmek, hile yapmak.

MECADİF
(Micdâf. C.) Kayık veya sandal kürekleri.

MECADİL
(Micdel. C.) Köşkler, kasırlar.

MECAE
(Mecâet) Açlık. Acıkma.

MECAL
Tâkat. Güç. Kuvvet. * İktidar. İmkân. * Fırsat.

MECALÎ
(Meclâ. C.) Aynalar.

MECALİS
Meclisler. Toplantılar. Toplantı yerleri.

MECAMİ'
(Mecmua. C.) Mecmualar. Dergiler.

MECAMİR
(Micmer. C) İçlerinde tütsü yakılan kaplar, buhurdanlar.

MECANE
Ne bulursa sakınmadan yapmak. Mecnunluk.

MECANİK
(Mencenik. C.) Mancınıklar. (Bak: Mancınık)

MECANİN
Mecnunlar. Deliler.

MECARÎ
(Mecrâ. C.) Mecralar. Su yolları. Su yatakları.

MECAZ
Yerinden ve haddinden tecavüz etmek. Hududunu aşmak. * (Cevaz. dan) Geçecek yer. Yol. * Edb: Hakiki mânâsı ile değil de ona benzer başka bir mânâ ile veya istenileni hatırlatır bir kelime ile konuşmak. İstenilene benzer bir mâna ifadesi. Meselâ: Bazı Hadis-i Şeriflerde dünyaya nezâret eden iki melâikenin öküze ve balığa benzetildiği gibi.Edebiyat: Lügatı'nın, "Mecaz" Maddesinde şu tafsilât vardır: Bir kelime, kendi mânasında kullanılırsa; hakikat olur. Eğer bir münasebetle asıl mânasından başka bir mânada istimâl edilir ve kendi mânasında kullanılmasında "karine-i mânia" bulunursa mecaz'dır. Meselâ; tahta kelimesi ağaçtan satıh mânasına olduğu halde hakikattır. Fakat yazı levhası mânâsına kullanılır. Faraza, Muallim tarafından talebeye "tahta başına geç" denilirse, mecaz'dır. Çünkü, levhanın tahtadan yapılmış olması münasebeti ile, bir de başına geçilecek tahtanın ancak yazı tahtası olup döşeme ve tavan tahtalarının başına geçilemiyeceği karine-i mâniası ile, o kelime hakikat mânâsından mecâz mânâsına naklolunmuştur.Nakildeki münasebete alâka denilir. Alâkası teşbih olan mecazlar istiâre, başka türlü alâkası bulunanlar da mecaz-ı mürsel'dir. Mecaz-ı mürselin alâkaları teşbihten başkadır ve en meşhurları şunlardır:1- Hulul : Hakikat ve mecaz mânalarında birinin ötekine mahal olmasıdır. (Derse girildi) denildiği vakit, hâl olan dersin söylenip onun mahalli bulunan dershânenin kasdedilmesi. (Yemekhâneye indi) denilince de, mahal bulunan yemekhânenin zikrolunup yemeğe inildi, denilmek istenmesi gibi.Mânâca cüz'i bir fark ile buna, zarfiyyet, mazrufiyyet alâkası da diyebiliriz.2- Sebebiyyet, müsebbebiyyet : Hakiki ve mecazi mânâlardan birinin diğerine sebeb müsebbeb olmasıdır. "Bir muharrir, kalemiyle geçinir" cümlesinde sebeb olan kalemin zikredilip müsebbeb olan yazı ücretinin kasdedilmesi; kar yağarken söylenilen "bereket yağıyor" cümlesindeki müsebbeb olan bereketin zikredilip, sebeb olan karın murad edilmesi gibi.3- Cüz'iyyet, külliyet : Hakikat ve mecaz mânâlarından biri, diğerinin cüz'ü olmasıdır. Diğer bir tabir ile; bir şeyin bütünü kasdedilmesidir. "Marmaradan her yelkenUçar gibi neş'eli"beytindeki yelken kelimesi gibi. (ki, onun zikriyle bütünü söylenip parçası, yahut parçası söylenip bütünü bulunan kayık murad edilmiştir).4- Itlâk ve takyid : Hakikat ve mecaz mânâlarından birinin mutlak yâni umuma; o birinin mukayyed, yâni hususa delâlet eder olmasıdır. Hayvan kelimesindeki mânâ umumidir. Hayvan deyip de meselâ "At" ı murad etmek onu mukayyed bir mânâda kullanmak demek olacağından "Mecaz" olur.5- Kevniyyet : Bir şeye eski hâlinin ismini vermektir. Bir vâlidenin, yetişmiş oğluna; "bizim çocuk" demesi gibi.6- Evveliyyet : Bir şeyi sonra olacağı isim ile zikretmektir. Tıbbiye ve deniz mekteblerine yeni girmiş talebeye "Doktor ve Kaptan" denilmesi gibi.(Mecaz ilmin elinden cehlin eline düşerse, hakikate inkılâb eder, hurâfata kapı açar. S.)

MECAZE
Cevizlik yer.

MECAZEN
Mecaz olarak. Gerçek değil de mecaz yoliyle.

MECAZ-I MÜRSEL
Edb: Kelimenin asıl mânâsıyla mecazî mânâsı arasında benzerlik bulunmasından başka bir alâka bulunmasıyla olan mecazdır.

MECAZÎ
Mecazla ilgili.

MECAZİB
(Meczub. C.) Meczublar. Cezbeye tutulmuş olanlar.

MECBE
Geniş ve işlek yol.

MECBEE
Mantar yetişen yer.

MECBUB
Hayası ve zekeri kesilmiş.

MECBUL(E)
(Cibillet. den) Yaratılmış. Yaratılışında bir hâl veya sıfat bulunan.

MECBUR
Zor görmüş. Zorla bir işe girişmiş. İcbar görmüş. * Hatırı alınmış, gönlü yapılmış. (Hakiki manası: Kırıldıktan sonra bütünlenmiş.)

MECBUREN
İster istemez. Cebirle. Zaruret icâbı. Zorla.

MECBURÎ
Zor altında, ister istemez, yapma mecburiyetinde.

MECBURİYET
Zora tutulma. Mecburluk.

MECC
Ağızla su püskürmek. * Sulu şeyler atmak ve saçmak.

MECCAN
Parasız, karşılıksız, ücretsiz, bedâva, meccânen.

MECCANEN
Ücretsiz, parasız.

MECCANÎ
Bedavacı. Parasız.

MECCANİYET
Ücretsizlik, meccanilik.

MECD
Büyüklük. Azamet. * şeref, itibar.

MECDERE
Lâyık olacak mekân.

MECDEYE
Kıtlık yeri.

MECDUD
Rızkı bol, nasibli, bahtiyar. * Kesilmiş, maktu.

MECDUL
Sağlam ve muhkem şey. * Sağlam yapılı ve kemikli kimse. * Bükülmüş.

MECDUR
Tıb: Çiçek çıkarmış kimse.

ME'CEL
(C: Meâcil) Su toplanan yer.

MECELLAT
(Mecelle. C.) Mecmualar, kitaplar, dergiler.

MECELLE
Mecmua. Fikir topluluğu. Risale. Kitab. Hikmetli sahife. * Fıkıh kitabının muâmelât kısmının toplu bir parcası. * İslâm Hukukuna dâir bir mecmua.

MECENNE
Kalkan, siper. * Delilik, mecnunluk, divanelik.

MECER
Koyunun karnındaki kuzu büyüdükçe durmaya kadir olmaması. * Büyük asker. * Susuzluk.

MECERRE
(Mecerret-üs Sema) Kehkeşan, Samanyolu denilen büyük, parlak yıldız kümesi.

MECFER
Beli kalın olan at.

MECHEL
(C.: Mecâhil) Belirtisiz, işaretsiz, nişansız. * Yolu ve izi olmayan çöl.

MECHELE
Birini câhilliğe sevkeden şey.

MECHUD
(Cehd. den) Çalışmış uğraşmış, didinmiş, cehdetmiş. * Kuvvet, kudret, güç.

MECHUL
Bilinmeyen. Belli olmayan.

MECHULAT
(Mechul. C.) Mechul olan ve bilinmeyen şeyler.

MECHULİYET
Bilinmezlik, mechullük.

MECHUL-ÜL AHVAL
Kimin nesi olduğu bilinmeyen kimse.

MECHUL-ÜN NESEB
Kimin çocuğu olduğu bilinmeyen kişi.

MECHURE
Harf, hareke ile okunduğu vakit, nefesin hapsolunup sesin âşikâr olmasında okunan harfler. Bu harfler nefesi kendileri ile cereyandan men'ederler.

MECHURİYE
Aşikâre olunmuş, açıklanmış, meydana konulmuş.

MECİ
(Meciyyen) Gelme, geliş.

MECİD
Azametli. Şerefli. Gâlib. * Esmâ-i İlâhiyedendir.

MECİDİYE
Sultan Abdülmecid zamanında 1840'da basılmış 20 kuruş değerinde gümüş para.

MECL
Elin kabarması. * Balta gibi bir nesne tutmaktan veya çalışmaktan dolayı elin kabarıp nasırlanması.

MECLA
(C.: Mecâli) Ayna, mir'at. * Çıkma ve görünme yeri. * Başın tepesinde kıl bitmeyen yer.

MECLEB
Beyaz çiçekli bir otun adı. (Adam boyu uzar ve yaprağı zerdaliye benzer.)

MECLİS
Oturulacak, toplanılacak yer. * Görüşülecek bir mes'ele için bir araya gelmiş insan topluluğu. * Devlet işlerini görüşmek üzere Millet Vekillerinin toplandıkları büyük bina.

MECLİS-ARA
f. Meclisi süsleyen.

MECLİS-ÂRÂ
Meclisi süsleyen.

MECLİS-EFRUZ
f. Meclisi parlatan. Meclisi aydınlatan.

MECLİS-FÜRUZ
f. Meclisi parlatan. Meclisi aydınlatan.

MECLİSÎ
Meclisle alâkalı. Meclise ait.

MECLİS-İ A'YÂN
Osmanlı İmparatorluğu zamanında hükümet tarafından seçilmiş olan meclis. (Bunun karşılığı, zamanımızda, senato meclisidir.)

MECLİS-İ MEBUSAN
Halk tarafından seçilen meb'usların meclisi. Millet Meclisi.

MECLİS-İ ÜLFET
Konuşma meclisi.

MECLİS-İ VÜKELÂ
Kabine toplantısı. Bakanlar kurulu toplantısı.

MECLİSİYAN
Meclis ehli. Mecliste bulunan âzâlar.

MECLUB
Celbolunmuş. Çekilmiş. Kapılmış. * Tarafdarlığı kazanılmış kimse. * Aşık. Tutkun.

MECLUBİYET
Tutkunluk, meclubluk.

MECLÜVV
Parlak, cilâlı. Mücellâ.

MECMA'
Toplanılacak yer. Kavuşulan yer.

MECMA-I EKBER
En büyük toplanma yeri. Mahşer.

MECMA-I HAKAİK
Hakikatlerin toplandığı yer. Hakikatlerin merkezi.

MECMA-İ ALEYH
Hakkında toplanılan, ittifak edilen, birleşilen şey.

MECMA-ÜL EZDÂD
Zıtların toplandığı yer. * Mutlak hürriyet.

MECMA-ÜL KÜLL
Hepsinin toplandığı yer.

MECMECE
Yazının karışık olması. * Kalbinde olanı demek isteyip, yine demeyip gizlemek.

MECMEDE
Buzluk, karlık.

MECMU'
Bütün, hepsi. Topluca. Yığılmış. Cem' olunmuş. Bir araya getirilmiş şey.

MECMUA
Toplanıp biriktirilmiş, tertip ve tanzim edilmiş şeylerin hepsi. * Seçilmiş yazılardan meydana getirilen kitap. Risâle. * Kolleksiyon.

MECMUAN
Toptan, birden, toplu olarak.

MECMUAT-ÜL AHZAB
Şeyh Ahmed Ziyaeddin-i Gümüşhanevî'nin üç ciltlik bir duâ mecmuası.

MECMUİYYET
Topluluk. Bütünlük. Tamlık.

MECNEB
Çok şey.

MECNUB
Güney rüzgârı yetişen kişi. * Akciğer zarı iltihabı olan kişi.

MECNUN
Deli. Çılgın. * İnsanlara çok hususta uymayan. * Birini çok fazla sevip aklını kaçıran. Âşık.

MECNUNANE
f. Delice, divanece. Mecnunlara ve delilere yakışır surette.

MECNUNİYET
Delilik. Mecnunluk.

MECR
Bir nesneyi devenin karnındaki yavrusuna bey'etmek. Devenin karınındaki yavrusunu bir malla değiştirmek. * Çokluk asker. * Akıl.

MECRA
Suyun aktığı yol. Su yolu. Kanal. * Cereyan eden yer. * Bir haberin yayılma yolu. * Bir şeyin dolaştığı yer.

MECRUH
Yaralı. Yaralanmış. * Huk: İnandırıcı sözlerle çürütülmüş fikir, davâ.

MECRUHÎN
(Mecruh. C.) Yaralılar. Yaralanmış olanlar.

MECRUR
Sürüklenmiş. * Gr: Başında harf-i cer bulunan kelime. İzafet halinde son kelime. Cerr'li okunan kelime. (i, ı diye okunan kelime, yani esreli)

MECS
Ovmak. Dibagat etmek.

MECUBE
Cevap.

MEC'UL
Yapılmış. Meydana çıkarılmış. İkame ve ihdas olunmuş olan.

ME'CUR
Karşılık almaya, mükâfata hak kazanmış kimse. * Kiraya verilen.

MECUS
Kulakları küçük olan adam. * Ateşe tapan kişi.

MECUSİ
Çok eskiden yaşamış, kulağı küçük olan birisinin adıdır. Ateşperestlik âyinine sebeb olduğundan "Ateşperestlere" bu isim verilmiştir. * Eski İran dini olan Mecusilikten olan kimse.

MECUSİYÂN
(Mecusi. C.) Mecusiler. Ateşe tapanlar.

MECUSİYET
Mecusilik.

MECVED
Doymaya yakın olmak. * Yağmur taneleri değmiş cisim.

MECZİR
(C: Mecâzir) Deve boğazlayacak yer.

MECZUB
Başkasının te'siri ile hareket hâlinde olan. Cezbedilmiş. Aklı gitmiş olan. Aşk-ı İlahî ile kendinden geçmiş. * Deli. Divane. Mecnun.(Sultan Mehmed Fatih'in zamanında hikâye edilen meşhur ve mânidar "Cibâli Baba kıssası" nev'inden olarak bir kısım ehl-i velâyet, zâhiren muhakemeli ve âkıl görünürken, meczubdurlar. Ve bir kısmı dahi; bâzan sahvede ve daire-i akılda görünür, bâzan aklın ve muhakemenin haricinde bir hâle girer. Şu kısımdan bir sınıfı; ehl-i iltibastır, tefrik etmiyor. Sekir hâlinde gördüğü bir mes'eleyi hâlet-i sahvede tatbik eder, hatâ eder ve hatâ ettiğini bilmez. Meczubların bir kısmı ise; indallah mahfuzdur, dalâlete süluk etmez. Diğer bir kısmı ise, mahfuz değiller; bid'at ve dalâlet fırkalarında bulunabilirler. Hattâ, kâfirler içinde bulunabileceği ihtimal verilmiş.İşte; muvakkat veya dâimi meczub olduklarından, mânen '"mübarek mecnun" hükmünde oluyorlar. Ve mübarek ve serbest mecnun hükmünde oldukları için, mükellef değiller. Ve mükellef olmadıkları için muahaze olunmuyorlar. Kendi velâyet-i meczubaneleri bâki kalmakla beraber, ehl-i dalâlete ve ehl-i bid'aya tarafdar çıkarlar, mesleklerine bir derece revaç verip, bir kısım ehl-i imânı ve ehl-i hakkı, o mesleğe girmeye meş'umane bir sebebiyet verirler. M.)

MECZUBÎN
(Meczub. C.) Meczublar. Deliler, mecnunlar. Cezbeye gelmiş olanlar.

MECZUM
Kat'i niyet edilmiş, cezmolunmuş. Kat'i karar verilmiş. * Gr: Son harfi harekesiz okunan kelime. Cezimli kelime. (İlim, kilim, kitab kelimelerinin son harflerinin okunduğu gibi.)

MECZUM
(Cüzam. dan) Cüzam hastalığına tutulmuş kimse.

MECZUR
Cezr olunmuş, kare kökü alınmış sayı. (On sayısı yüz sayısının meczurudur, yani kare köküdür.)

MECZUZ
Kesilmiş, münkatı'.

MEÇ
Ateşli silahların icadından evvel kullanılan harp âletlerinden biri. Keskin olmayan tâlim kılıcı, uzun ve ince kılıç.

MED
Uzatma, çekme. Yayma ve döşeme. * Çoğaltmak. * Bir şeye dikkatlice bakmak. * Nihayet, son. * Sönmek. Bir şeyi söndürmek. * Yardım etmek, mühlet vermek. * Yâr ve yâver olmak. * Tarlaya fışkı ve gübre dökmek. * Sel suyu.

ME'D
Yumuşak taze ot. * Titremek. * Sallanmak.

MEDA
Mesafe, nihâyet. Son.

MEDACİ'
Yatacak yerler. (Bak: Madcâ')

MEDAFİ'
(Medfa. C.) Ask: Toplar.

MEDAFİN
(Medfen. C.) Mezarlar, kabirler. Gömülecek, defnolunulacak yerler.

MEDAHEK
(Bak: Madhek-Mudhike)

MEDAHİL
(Medhal. C.) Girişler. Girilecek yerler.

MEDAİH
Medhetmeler. Övmeler. Medhedişler.

MEDAİN
(Medayin) Şehirler, medineler. Büyük memleketler. * Şimdi harabe olup İslâmiyyetten evvel yaşamış Kisralıların Nuşirevan zamanında kurdukları merkez-i hükümetleri olan büyük şehir. Peygamber Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın doğduğu gece bu şehirdeki büyük sarayın eyvanları yıkılmıştı.

MEDAK
Bir şeyi ezmekte kullanılan yassı taş.

MEDAMİ'
Göz yaşları. * Gözler.

MEDAMİ'-İ HİCRAN
Hicran gözyaşları. Ayrılık gözyaşları.

MEDAR
Sebeb, vesile. * Bir şeyin etrafında döneceği nokta. Bir şeyin devredeceği, üzerinde hareket edeceği yer. * Gezegenlerin gezerken hareket noktalarının çizdiği dâire. (Dünya, güneş etrafında seyrederken medar-ı senevîsi bir dâireyi andırır.)

MEDARE
Kova gibi dikip su çekmekte kullanılan deri.

MEDAR-I FAHR
İftihara sebeb olan. Övmeğe vesile.

MEDAR-I İBRET
İbret almağa yarıyan.

MEDAR-I MAİŞET
Geçim vasıtası.

MEDAR-I SENEVÎ
Dünya, güneş etrafında seyrederken çizdiği farazi dâire.

MEDAR-I TAAYYÜŞ
Maişet tedarikine sebeb olan, geçim vesilesi.

MEDARİC
(Medrec ve Medrece. C.) Merdivenler. * Meslekler, yollar.

MEDARİS
Medreseler. Ders okunan yerler. Talebe-i ulumun ikametgâhları. Din, imân, ahlâk dersi ve fenni ilim okutulan ve aynı zamanda talebenin ikamet ettiği mektebler.

MEDAR-ÜL AYN
Göz çukuru.

MEDAS
Harman yeri.

MEDASE
Harman yeri.

MEDAYİH
Medhe lâyık işler ve hareketler.

MEDAYİH-İ BÂHİRE
Çok açıktan birisini veya bir şeyi övmek, medhetmek.

MEDAYİN
(Midyân. C.) Dâima borçlanan kimseler.

MEDBEE (MEDBE)
Kabaklık, kabağı çok olan yer. * Kul, abd.

MEDBUG
Dibâgat olunmuş, tabaklanmış.

MEDBUR
Zengin. Malı mülkü ve serveti çok olan. * Yaralı, mecruh.

MEDCEN
Bulutlu gün.

MEDD İŞARETİ
Harekenin uzun okunacağını gösteren işaretin adı. * Hemze ile elifin birleşmesi.

MEDD Ü CEZİR
Coğ: Deniz sularının kabarması ve tekrar geriye çekilmesi.

MEDDAH
(Mübalâga ile) Çok çok medheden, sena eden. * Edb: Taklidli hikâyelerle halkı eğlendiren hikâyeci.

MEDD-İ BİSAT
Kilim yayma, halı serme.

MEDD-İ NAZAR
Uzağa bakma. Gözün görebildiği kadar göz alımı.

MEDD-İ YED
El uzatma.

MEDED
İnayet, yardım, imdad, eman. Eyvah.

MEDEDCU
f. Meded isteyen, yardım arayan.

MEDEDCUYANE
f. Medet isteyene, yardım arayana yakışacak surette.

MEDE-D-DÜHUR
Dünyanın sonuna kadar.

MEDEDHÂH
f. Meded isteyen, yardım bekleyen.

MEDEDHÂHÎ
f. Meded arayıcılık, yardım isteyicilik.

MEDEDKÂR
f. Yardımcı, muin, nâsır. Nusret veren.

MEDEDKÂRANE
f. Medet ve yardım edercesine.

MEDEDKÂRÎ
f. Yardımcılık.

MEDEDRES
f. Yardımcı. İnâyet eden. Yardım eden. Mededresân da denir.

MEDEDRESANÎ
Yardımcılık. Yardım ve inâyet edicilik.

MEDE-L-BASAR
Gözün görebildiği kadar.

MEDE-L-EYYAM
Günlerin sonuna kadar.

MEDENİ
Faziletli, terbiyeli, kibâr. * Medineli. Şehirli. * Kur'an-ı Kerimin Medine şehrinde nâzil olan âyet ve sureleri.

MEDENİ-İ BİTTAB'
Doğuştan, yaradılıştan huyları ile medeni oluş. * Cenab-ı Hakkın yaratması ile tab'an iyi huylu, kibar, faziletli kimse.

MEDENİYET
Adaletseverlik, insanca iyi ve ferah yaşayış. Şehirlilik. Yaşayışta, içtimaî münâsebetlerde, ilim, fenn ve san'atta tekâmül etmiş cemiyetlerin hâli. * İslâmiyetin emirlerine göre, usulü dâiresinde yaşayış.(Küre-i arzı bir köy şekline sokan şu medeniyet-i sefihe ile gaflet perdesi pek kalınlaşmıştır. Tâdili, büyük bir himmete muhtaçtır. Ve keza, beşeriyet ruhundan dünyaya nâzır pek çok menfezler açmıştır. Bunların kapatılması ancak Allah'ın lutfuna mazhar olanlara müyesser olur. M.N.)(Sual: Sen eskiden şarktaki bedevi aşâirde seyahat ettiğin vakit, onları medeniyet ve terakkiyata çok teşvik ediyordun. Neden, kırk seneye yakındır, medeniyet-i hâzıradan "mimsiz" diyerek hayat-ı içtimaiyeden çekildin, inzivâya sokuldun?Elcevab: Medeniyet-i hâzıra-i Garbiye, semâvi kanun-u esasilere muhalif olarak hareket ettiği için seyyiatı hasenatına; hatâları, zararları, fâidelerine râcih geldi. Medeniyetteki maksud-u hakiki olan istirahat-ı umumiye ve saadet-i hayat-ı dünyeviye bozuldu. İktisad, kanaat yerine israf ve sefahet.. ve sa'y ve hizmet yerine tenbellik ve istirahat meyli galebe çaldığından, biçâre beşeri hem gayet fakir, hem gâyet tenbel eyledi. Semâvi Kur'anın kanun-u esasisi $_ $_ $ ferman-ı esasisiyle: "Beşerin saadet-i hayatiyesi, iktisad ve sa'ye gayrette olduğunu ve onunla beşerin havas, avâm tabakası birbiriyle barışabilir." diye Risale-i Nur bu esası izaha binaen kısa bir-iki nükte söyleyeceğim:Birincisi : Bedevilikte beşer üç-dört şey'e muhtaç oluyordu. O üç-dört hâcatını tedarik etmiyen on adette ancak ikisi idi. Şimdiki garb medeniyet-i zâlime-i hâzırası su'i-i istimâlât ve israfat ve hevesatı tehyic ve havâic-i gayr-i zaruriyeyi, zaruri hâcatlar hükmüne getirip görenek ve tiryakilik cihetiyle şimdiki o medeni insanın tam muhtaç olduğu dört hâcâtı yerine, yirmi şey'e bu zamanda muhtaç oluyor. O yirmi hâcatı tam helâl bir tarzda tedarik edecek yirmiden ancak ikisi olabilir. Onsekizi muhtaç hükmünde kalır. Demek bu medeniyet-i hazıra insanı çok fakir ediyor. O ihtiyaç cihetinde beşeri zulme, başka haram kazanmağa sevk etmiş. Biçâre avâm ve havas tabakasını dâima mübarezeye teşvik etmiş. Kur'anın kanun-u esasisi olan "vücub-u zekât, hurmet-i riba" vasıtasiyle avâmın havassa karşı itâatini ve havassın avâma karşı şefkatini te'min eden o kudsi kanunu bırakıp burjuvaları zulme, fukaraları isyana sevk etmeğe mecbur etmiş. İstirahat-ı beşeriyeyi zir ü zeber etti!..İkinci Nükte : Bu medeniyet-i hâzıranın hârikaları, beşere birer ni'met-i Rabbaniye olmasından, hakiki bir şükür ve menfaat-ı beşerde istimâli iktiza ettiği halde, şimdi görüyoruz ki: Ehemmiyetli bir kısım insanı tenbelliğe ve sefahete ve sa'yi ve çalışmayı bırakıp istirahat içinde hevesatı dinlemek meylini verdiği için sa'yin şevkini kırıyor. Ve kanaatsizlik ve iktisadsızlık yoluyla sefahete, israfa, zulme, harama sevkediyor. Meselâ Risale-i Nurdaki "Nur Anahtarı"nın dediği gibi: Radyo büyük bir ni'met iken, maslahat-ı beşeriyeye sarf edilmek ile bir mânevi şükür iktiza ettiği halde, beşte dördü hevesata, lüzumsuz malâyani şeylere sarf edildiğinden; tenbelliğe, radyo dinlemekle heveslenmeğe sevk edip, sa'yin şevkini kırıyor. Vazife-i hakikiyesini bırakıyor. Hattâ çok menfaatli olan bir kısım hârika vesait, sa'y ve amel ve hakiki maslahat-ı ihtiyac-ı beşeriyeye istimâli lâzım gelirken, ben kendim gördüm; ondan bir-ikisi zaruri ihtiyâcata sarf edilmeğe mukabil, ondan sekizi keyf, hevesat, tenezzüh, tenbelliğe mecbur ediyor. Bu iki cüz'i misâle binler misâller var.Elhâsıl : Medeniyet-i garbiye-i hâzıra, semâvi dinleri tam dinlemediği için, beşeri hem fakir edip ihtiyacatı ziyadeleştirmiş... İktisad ve kanaat esasını bozup israf ve hırs ve tama'ı ziyadeleştirmeğe; zulüm ve harama yol açmış. Hem beşeri vesait-i sefahete teşvik etmekle o biçare muhtaç beşeri tam tenbelliğe atmış. Sa'y ve amelin şevkini kırıyor! Hevesata, sefahete sevk edip ömrünü faidesiz zâyi ediyor.Hem o muhtaç ve tenbelleşmiş beşeri, hasta etmiş. Su'-i istimâl ve israfat ile yüz nevi hastalığın sirayetine, intişarına vesile olmuş.Hem üç şiddetli ihtiyaç ve meyl-i sefahet ve ölümü her vakit hâtıra getiren kesretli hastalıklar ve dinsizlik cereyanlarının o medeniyetin içlerine yayılmasiyle intibaha gelip uyanmış beşerin gözü önünde ölümü idam-ı ebedi suretinde gösterip, her vakit beşeri tehdid ediyor. Bir nevi cehennem azâbı veriyor...İşte bu dehşetli musibet-i beşeriyeye karşı Kur'an-ı Hakim'in dörtyüz milyon talebesinin intibahiyle ve içinde semâvi, kudsi kanun-u esasileriyle bin üçyüz sene evvel gösterdiği gibi, yine bu dörtyüz milyonun kendi kudsi esasi kanunlariyle beşerin bu üç dehşetli yarasını tedavi etmesini; ve eğer yakında kıyamet kopmazsa, beşerin hem saâdet-i hayat-ı dünyeviyesini, hem saadet-i hayat-ı uhreviyesini kazandıracağını; ve ölümü, idam-ı ebediden çıkarıp âlem-i nura bir terhis tezkeresi göstermesini ve ondan çıkan medeniyetin mehasini, seyyiatına tam galebe edeceğini ve şimdiye kadar olduğu gibi; dinin bir kısmını, medeniyetin bir kısmını kazanmak için rüşvet vermek değil, belki medeniyeti ona, o semavî kanunlara bir hizmetkâr, bir yardımcı edeceğini Kur'an-ı Mu'ciz-il-Beyan'ın işarat ve rumuzundan anlaşıldığı gibi, Rahmet-i İlâhiyeden şimdiki uyanmış beşer bekliyor, yalvarıyor, arıyor!. R.N.)

MEDENK
f. Kapı sürgüsü. Kilit.

MEDER
Tezek, toprak tezeği. * Çakıl. Kuru çamur. Kuru balçık. * Köy, mahalle.

MEDFA'
(C.: Medâfi') Ask: Top.

MEDFEE
Deve sürüsü. Çok miktar deve.

MEDFEN
Mezar. Defnedilen, gömülen yer.

MEDFU'
Dışarı çıkarılmış, def olunmuş, kovulmuş. * Verilmiş, vezneden çıkarılmış.

MEDFUAT
(Medfu'. C.) Defedilip dışarı çıkarılmış olanlar. * Sarfedilmiş ve verilmiş paralar. Harcanan veya kasadan çıkan paraların, hesap defterinde kaydedildiği hâne.

MEDFUN
Defnedilmiş. Gömülmüş.

MEDH
Büyük bahşiş.

MEDH
Birisinin iyiliğini, iyi vasıflarını söylemek. Övmek.

MEDHA
Övmek, medhetmek.

MEDHA
Deve kuşunun yumurtladığı yer.

MEDHAL
Girilecek taraf. Dahil olacak yer. * Giriş. Esere başlangıç. Önsöz. Mukaddeme.

MEDHALDAR
f. Bir işte parmağı olan. Bir işe karışmış olan.

MEDHAZA
(C: Medâhız) Ayak kayacak yer.

MEDHENE
Yağhâne.

MEDHİYAT
(Medhiye. C.) Medh etmeler, övmeler.

MEDHİYE
Birini medhetmek için yazılan yazı.

MEDHUL
(Dahl. den) Ayıplanacak kusuru olan. * Dile düşmüş. * Kendisine birşey girmiş olan.

MEDHUN
f. Tabaklanmış deri.

MEDHUR
Uzaklaştırılmış veya kovulmuş olan. Tardedilmiş olan.

MEDHUŞ
Dehşete uğramış. Şaşırmış. Korkmuş.

MEDHUŞÂNE
Ürkmüş gibi. Ürkmüş bir hâlde.

MEDİ
(C: Emdiye) Bir yerde birikip toplanmış su.

MED'Î
Dâvet edilmiş, davetli. Çağrılmış.

MEDİBB
Selin aktığı yer.

MEDİD
Devamlı. Çok uzun süren. * Uzatılmış. Çekilmiş.

MEDÎH
Keskin.

MEDÎH
(Medh. den) Övmeye ve medhetmeye sebeb olan şey. Övme mevzuu.

MEDİHA
Medih için yazılan kaside, övme.

MEDİHAGÛ
f. Medheden, öven.

MEDİHASENC
f. Medihnâme yazan, övücü yazılar yazan.

MEDÎN
Borçlu. * Kul, köle, abd.

MEDİNE
Şehir. * Hicazda Hz. Peygamberin (A.S.M.) türbesi bulunan şehirdir. Buranın İslâmiyyetten evvel ismi "Yesrib" idi.

MEDİNE-İ MÜNEVVERE
Nurlu, nurlanmış şehir.

MEDİNE-İ SELÂM
Bağdat şehri.

MEDİNET-ÜN NEBİ
Eski ismi Yesrib olan ve Peygamberimiz Hz. Muhammedin (A.S.M.) türbesinin bulunduğu Medine şehri.

MEDKUK
Döğülmüş, toz hâline getirilmiş.

MEDL
Zayıf, yeyni kimse.

MEDLEBE
Çınarlık.

MEDLUL
Delâlet olunan. Gösterilen. * Mânâ. Meâl. Mefhum. Delil getirilen şey. Bir kelime veya bir işâretten anlaşılan.

MEDLULİYYET
İşâret ve delil olma hâli.

MEDMA'
(C.: Medâmi') Göz. Ayn. * Gözyaşı.

MEDMEC
Kadeh.

MEDMUM
Kırmızı renkli olan. * Dolu, dolmuş.

MEDN
Durmak, ikamet.

MEDR
Havuzun içini sıvamak. * Düzmek.

MEDRAA
Ferâce, kaftan, çarşaf.

MEDREC(E)
(C.: Medâric) Basamaklı yol. Merdiven. * Meslek. * Tarikat. * Dar yol. Dağ yolu.

MEDRESE
(Ders. den) Ders görülen yer. Ders okutulan yer. İslâmi ilimleri okuyan talebelerin yatıp kalktıkları ve tahsil için çalıştıkları vakıf odalarının bulunduğu binâ.

MEDRESE-İ YUSUFİYE
Hz. Yusuf'un (A.S.) iftira, haksızlık ve zulüm ile hapiste kalmasından kinâye olarak, İmân ve Kur'an hizmetinden dolayı tevkif edilenlerin hapsedildiği yere verilen isim.

MEDRESENİŞİN
Medreseli. Medresede oturan.

MEDRESETÜZZEHRA
(Medreset-üz Zehra) 1914'de Birinci Cihan Harbinden evvel Van'da; Üstad Bediüzzaman Said Nursî'nin açılması için teşebbüse geçtiği ve Artemit'te (Edremit) temelini attığı Şark Üniversitesi'nin bir adı.(Münazarat Risalesi'nin ruhu ve esası hükmünde olan, hâtimesindeki Medreset-üz Zehra hakikatı ise, istikbalde çıkacak olan Risale-i Nur'a bir beşik, bir zemin ihzar etmek idi ki; bilmediği, ihtiyarsız olarak ona sevkolunuyordu. Bir hiss-i kablelvuku ile o nurani hakikatı, bir maddî surette arıyordu. Sonra o hakikatın maddî ciheti dahi vücuda gelmeye başladı. Sultan Reşad 19 bin altun lirayı Van'da temeli atılan o Medreset-üz Zehra'ya verdi. Temel atıldı, fakat sâbık harb-i umumi çıktı, geri kaldı. Beş-altı sene sonra Ankara'ya gittim, yine o hakikata çalıştım. 200 meb'ustan 163 meb'usun imzalarıyla o medresemiz -150 bin banknota iblağ ederek- o tahsisat kabul edildi. Fakat binler teessüf medreseler kapandı. Onlar ile uyuşamadım, yine geri kaldı. Fakat Cenab-ı Erhamürrâhimîn o medresenin manevî hüviyetini Isparta vilayetinde tesis eyledi. Risale-i Nur'u tecessüm ettirdi. İnşâallah istikbalde Risale-i Nur şakirdleri o âlî hakikatın maddî suretini de tesis etmeye muvaffak olacaklar. K.L.)

MEDRUK
Anlaşılmış, derk olunmuş.

MEDRUS
Eskimiş elbise. * Deli, mecnun. * Ders olarak okunmuş.

MEDSUS
Gömülerek saklanmış olan. Gizli bulunan. * İçine desise karışmış şey.

MEDŞ
Elin zayıf olması. Elin eti az ve siniri sarkmış olması.

MEDUF
Islanmış. * Dövülmüş.

MED'UV
Davet olunan. Çağırılmış. Davetli.

MED'UVVEN
Çağrılarak, davetli olarak, davet olunarak.

MED'UVVÎN
(Med'uvv. C.) Davetliler, davet olunmuşlar, çağrılmış olanlar.

ME'DÜBE
Ziyafet. Düğün.

MEDYUM
(Medyom) Lât. İspirtizmacılık için vasıtalık eden.(Nurlarla şiddetli alâkası bulunan birkaç has kardeşimizin nazarını, fikrini başka tarafa çevirmek veya zevkli ve ruhani bir meşreb ile meşgul edip, hizmet-i imaniyeye karşı zaifleştirmek için bâzı şahıslar ispirtizma denilen ölülerle muhabere nâmı altında cinnilerle muhabere etmek gibi hattâ bâzı büyük evliyalarla, hattâ peygamberlerle güya bir nevi konuşmak gibi eski zamanda kâhinlik denilen.. şimdi de medyumluk nâmı verilen bu mes'ele ile bâzı kardeşlerimizi meşgul ediyorlar. Halbuki:Bu mes'ele, felsefeden ve ecnebiden geldiği için ehl-i imana çok zararları olabilir. Ve çok su'-i istimalâta menşe' olmakla beraber içinde bir doğru olsa on yalan karışıyor. Çünki, doğruyu ve yalanı tefrik edecek bir mehenk, bir mikyas olmadığından ervah-ı habise ve şeytana yardım eden cinnilerin bu vesile ile hem onun ile meşgul olanın kalbine ve hem de İslâmiyete zarar vermek ihtimali var. Çünki: Mâneviyat nâmına hakaik-ı İslâmiyeye ve akide-i umumiyeye muhalif ihbarat oluyor. Ervâh-ı habise iken kendilerini, ervah-ı tayyibe zannettirip belki kendilerine bâzı büyük veliler nâmını verip İslâmiyetin esasatına muhalif sözlerle zarar vermeye çalışabilirler. Hakikatı tağyir edip, safdilleri tam aldatabilirler.Meselâ: Nasılki güneş, bir küçük cam parçasında ziyasiyle, hararetiyle, şekliyle görünüyor. Fakat, o küçücük camın içindeki güneşin o küçücük timsali, kendi nâmına eğer konuşsa ve dese: Benim ziyam dünyayı istilâ ediyor. Benim hararetim herşeyi ısıtıyor. Ve küre-i arzdan bir milyon defadan daha büyüğüm dese, ne derece hilâf-ı hakikat olduğu anlaşılır. Aynen bu misal gibi; bir peygamber, güneş gibi hakiki makamında iken o ispirtizmanın veyahut medyumluğun cam parçası hükmündeki istidadına göre bir cilvesinin tezahürü, o hakikat nâmına konuşamaz. Eğer konuşsa yüz derece muhalif olur. İspirtizmanın veya medyumluğun o mazhardaki cüz'i cilvesi, vahyin mazharı olan o mânevi güneşin kudsi mahiyetine hiçbir cihetle kıyas olamaz. Çünki: Esfel-i sâfilindeki bir cam parçası mânen a'lâ-yı illiyyinde olan o mânevi güneşin hakikatını yanına getiremez. Getirmeye çalışmak da hürmetsizlikten başka birşey değildir. Ancak onun makamına karib olmak için, Celâleddin-i Süyuti ve bir kısım evliyalar gibi seyr ü süluk ile terakki ederek o mânevi güneşin sohbetine mazhar olunur. Fakat böyle terakki, Risale-i Nurun isbat ettiği gibi, peygamberin velâyetiyle bir nevi sohbeti.. kendi derecelerine göre ve kendi istidatları derecesinde olur.Fakat Nübüvvet hakikatı, velâyetten ne derece yüksek ise, ispirtizma vasıtasiyle veyahut terakkiyat-ı ruhiyye cihetiyle mazhar olunan sohbet ve muhabere dahi hiçbir cihette hakiki peygamberle muhabereye yetişemiyeceğinden yeni ahkâm-ı şer'iyyeye medar-ı ahkâm olamaz.Evet, dinden gelmeyen, belki felsefenin hassasiyetinden gelen celb-i ervah da; hem hilâf-ı hakikat, hem hilâf-ı edeb bir harekettir. Çünki a'lâ-yı illiyyinde ve kudsi makamlarda olanları esfel-i sâfilin hükmündeki masasına ve yalanların yeri olan oyuncak tahtasına getirmek tam bir ihanettir ve bir hürmetsizliktir. Adetâ bir padişahı kulübeciğine çağırıp getirmek gibidir. Belki ayn-ı hakikat ve edeb ve hürmet ve istifade odur ki, Celâleddin-i Süyuti, Celâleddin-i Rumi ve İmam-ı Rabbâni gibi zâtların seyr ü süluk-u ruhanileri gibi seyr ü süluk ile yükselerek o kudsi zâtlara yanaşmak ve istifade etmektir.Rü'ya-yı sâdıkada ervah-ı habise ve şeytan peygamber suretinde temessül edemez. Fakat celb-i ervahta; ervah-ı habise, belki peygamberin lisanen ismini kendine takıp; Sünnet-i Seniyyeye ve ahkâm-ı Şer'iyyeye muhalif olarak konuşabilir. Eğer bu konuşması şeriatın ahkâmına ve Sünnet-i Seniyyeye muhalif ise, tam delildir ki, o konuşan ervah-ı tayyibe değildir. Mü'min ve müslüman cinni de değildir. Ervah-ı habisedir. Bu şekilde taklid ediyor. R.N.) (Bak: İspirtizma)

MEDYUN
Borçlu. Vereceği bulunan.

MEEKA
Ağlamaktan ârız olan hıçkırık. * Gayretlenmek, gayrete gelmek.

MEENNE
Alâmet, nişan, işaret.

MEFAD
Fayda vermek.

MEFAFUN
Aklı ve fikri zayıf olan.

MEFAHİM
Mefhumlar. Anlaşılan şeyler. Anlaşılan mânâ ve mefhumlar.

MEFAHİR
İftihar edilecek, övünülecek şeyler. Mefharetler.

MEFAHİS
(Mefhas. C.) Kuş yuvaları.

MEFAİL
(Mef'ul. C.) İşlenmiş ve yapılmış işler.

MEFAKA
Ansızın tutmak.

MEFALİS
(Müflis. C.) Müflisler. İflâs edenler.

MEFARİK
(Mefrak ve Mefrik. C.) Başın tepe kısımları. Başta saçın ikiye ayrıldığı noktalar.

MEFARİŞ
(Mefruş. C.) Kadın eşler.

MEFASIL
(Mafsal. C.) Mafsallar. Vücuttaki oynak yerleri, eklenti yerleri.

MEFASİD
(Mefsedet. C.) Fesadlıklar. Bozgunculuklar. Münafıklıklar.

MEFAT
(Bak: Müfad)

MEF'AT
Yılanlı yer.

MEFATIR
Yaradılıştan olan huylar. Fıtri olan huylar.

MEFATİH
(Miftah. C.) Anahtarlar.

MEFATİH-ÜL GAYB
(Bak: Mugayyebat-ı hamse) İmam-ı Razi'nin bir tefsiri.

MEFATİR
(Muftır. C.) Oruç açanlar, iftar edenler.

MEFAVİZ
(Mefâze. C.) Sahralar, çöller.

MEFAZ
Feyz, halâs, zafer. * Korkulardan, acılardan kurtulup murada ermek.

MEFAZE
(C.: Mefâviz) Çöl, sahra.

MEFDERE
Dağ keçisinin durağı.

MEF'EM
Karnı geniş olan kişi.

MEFERR
Kaçılacak yer.

MEFHAR
İftihara, övünmeğe, sevinmeğe sebeb olan. İftihara vesile olan şey.

MEFHARET
Birine şeref veren şey. İftihar edilecek, övünülecek şey.

MEFHAR-I KÂİNAT
(Mefhar-i Mevcudat) Kâinatın, kendisi ile iftihar ettiği zat mânâsına Hz. Muhammed'e (A.S.M.) alem olmuş bir tâbirdir.Bu tâbirin kavranabilmesi için nurâni bir bahsi naklediyoruz: "Bak, hârika bir surette hüsn-i suretle hüsn-i sireti cem'eden O Mürşid-i Umumi, O Hatib-i Kudsi; cevâhir dolu bir Kitab-ı Mu'ciz-ül Beyan eline alarak, bütün insanlara mele-i a'lâdan nâzil olan bir hutbe-i ezeliyeyi okuyor ve bütün beni âdemi ve cinleri ve mevcudatı dinletiyor. Evet, pek büyük bir emirden haber veriyor. Hilkat-ı âlemin acib muammasını açıyor. Kâinatın sırr-ı hikmetine dâir tılsımı açıyor. Felsefe ve fenn-i hikmetin, nev-i beşere: "Siz kimlersiniz? Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz?" diye irâd ettiği, akılları acz ve hayrette bırakan üç suâle cevap veriyor...Arkadaş! Şu Zât-ı Nurâni (A.S.M.) Mürşid-i İmâni Resul-ü Ekrem, bak; nasıl neşrettiği hakikatın nuriyle, Hakkın ziyası ile, nev-i beşerin gecesini gündüze, kışını bahara çevirerek, âlemde yaptığı inkılâb ile âlemin şeklini değiştirerek nurâni bir şekle sokmuştur. Evet, O Zâtın nurâni güzelliği ile kâinata bakılmazsa, kâinat bir mâtem-i umumi içinde görünecekti. Bütün mevcudat birbirine karşı ecnebi ve düşman durumunda bulunacaktı. Cemâdat, birer cenaze suretini gösterecekti. Hayvan ve insanlar, eytam gibi zevâl ve firakın korkusundan vâveylâlara düşeceklerdi. Ve kâinata, harekâtiyle, tenevvüü ile ve tagayyüratiyle, nukuşiyle tesadüfe bağlı bir oyuncak nazarı ile bakılacaktı. Bilhassa insanlar, hayvanlardan daha aşağı, zelil ve hakir olacaklardı. İşte, O Zâtın telkin ettiği imân nazarı ile kâinata bakılmadığı takdirde, kâinat böyle korkunç, zulümatlı bir şekilde görülecekti. Fakat O Mürşid-i Kâmil'in gözü ile ve imân gözlüğü ile bakılırsa; her taraf nurlu, ziyadar, canlı, hayatlı, sevimli, sevgili bir vaziyette arz-ı didar edecektir. Evet, kâinat iman nuru ile mâtem-i umumi yeri olmaktan çıkıp mescid-i zikir ve şükür olmuştur. Birbirine düşman telâkki edilen mevcudat, birbirine ahbab ve kardeş olmuşlardır. Cenâze ve ölü şeklini gösteren cemâdât, ünsiyyetli birer hayattar ve lisan-ı hâliyle hâlıkının âyâtını nâtık birer müsahhar me'muru şekline giriyorlar. Ağlayan müteşekki ve eytâm kıyafetinde görünen insan; ibâdetinde zâkir, Hâlikına şâkir sıfatını takınıyor. Ve kâinatın harekât, tenevvüât, tagayyürât ve nukuşu, abesiyyetten kurtuluyor. Rabbâni mektublar, Ayat-ı tekviniyyeye sahifeler, Esmâ-i İlâhiyyeye âyineler suretine inkılâb ederler.Hülâsa: İman nuriyle âlem öyle terakki eder ki: "Hikmet-i Samedâniye Kitabı" nâmını alıyor. Ve insan zelil ve fakir ve âciz hayvanların sırasından çıkar. Za'fının kuvvetiyle, aczinin kudreti ile, ubudiyyetinin şevketi ile, kalbinin şuâı ile, aklının haşmet-i İmâniyyesi ile hilâfet ve hâkimiyyetin zirvesine yükselmiştir. Hattâ, acz, fakr, ihtiyaç ve akıl onun sukutuna esbâb iken, suud ve yükselmesine sebeb olurlar. Zulmetli, karanlıklı bir mezar-ı ekber suretinde görünen zaman-ı mâzi, enbiya ve evliyanın ziyâsı ile ziyâdar ve nurâni görünmeğe başlar. Karanlıklı gece şeklinde olan istikbal, Kur'ânın ziyası ile tenevvür eder. Cennetin bostanları şekline girer. Buna binâen, O Zât-ı Nurâni olmasa idi; kâinat da, insan da, her şey de adem hükmünde kalır; ne kıymeti olur ve ne ehemmiyeti kalırdı.Binaenaleyh bu kadar garib, acib, güzel kâinat için böyle târifat ve teşrifatçı bir Mürşid-i Harika lâzımdır! "Eğer bu Zât (A.S.M.) olmasa idi kâinat da olmazdı" meâlinde $ olan Hadis-i Kudsi şu hakikatı tenvir ediyor." M.N.)

MEFHAS
(C.: Mefâhis) Kuş yuvası.

MEFHUM
Kömürleşmiş olan.

MEFHUM
Anlaşılan. Mânâ. İfade. Sözden çıkarılan mânâ.

MEFÎS
Kaçacak yer.

MEFKAD
Kaybolacak yer.

MEFKARET
İhtiyaç, zaruret.

MEFKUD
Kaybolmuş. Olmayan. Yok. Gayr-ı mevcud. * Fık: Ölü veya diri olduğu bilinmeyen, kayıp kimse.

MEFKUDİYET
Mefkudluk. Bulunmama, kayıplık, yokluk.

MEFKUK
(C: Mefakik) Ayrılmış olan. * Sökülmüş, çıkarılmış.

MEFKUR
(C.: Mefâkir) Omurga kemikleri kırılmış olan hayvan veya insan.

MEFKURE
(Fikir. den) Gâye. Gâye olan şey. Tasavvur hâlindeki gâye. İdeâl.

MEFLUC
Felc olmuş. İnmeli. Kımıldayamaz hâle gelmiş.

MEFLUCEN
Felce uğramış olarak. Mefluc olarak.

MEFLUK
Yoksul, zavallı, biçare, miskin.

MEFLUL
Kınında bulunan kılınç. * Kapalı, kilitli.

MEFRAH
Kuluçka çıkarma yeri. Folluk.

MEFRAK
(C.: Mefârik) Başın tepesi. Tepe kısmı. Başın üstünde, saçların ikiye bölündüğü yer.

MEFRAT
Çok büyük.

MEFRED
Çok büyük, kocaman, aşırı derecede iri.

MEFREŞ
Eskiden göç sırasında yatak ve şilte taşımada kullanılan meşinden veya çadır bezinden yapılmış harar.

MEFRUG
(C.: Mefârig) (Ferağ. dan) Başkasına bırakılmış, feragat edilmiş.

MEFRUGÜN BİH
Bir kimseye bırakılan şey.

MEFRUGÜN LEH
Kendisine bir şeyin mülkiyeti ve tasarruf hakkı bırakılmış olan kimse.

MEFRUK
Ovulmuş nesne. * Zâ'ferân ile boyanmış nesne.

MEFRUK
Bölünmüş, ayrılmış tefrik edilmiş.

MEFRUŞ
Döşenmiş, ferş olunmuş, serilmiş. * Nikâhlı karı.

MEFRUŞAT
(Ferş. ten) Ev döşemeğe yarayan şeyler. Kilim, halı v.s.

MEFRUŞAT-I BEYTİYE
Ev eşyası.

MEFRUZ
İftira olunmuş, ayrılmış, bölünmüş.

MEFRUZ
(Farz. dan) Farz olunmuş. Farz hâline gelmiş. Çok lüzumlu. Farz kabilinden olmuş. * Var sayılan.

MEFRUZ-ÜL EDÂ
Edâ edilmesi, ödenmesi farz olmuş.

MEFSAH
Bozma. * Feshedecek, bozacak yer.

MEFSAH
Geniş olacak yer.

MEFSAKA
(Fısk. dan) Günah işlenen yer.

MEFSEDET
Bozukluk, fenâlık, fesatçılık. Münâfıklık.

MEFSİL
(C: Mefâsıl) Her âzada olan ek yerleri. Mafsal.

MEFSUD
Kendinden kan alınmış kimse.

MEFSUH
Hükümsüz bırakılmış. Yürürlükten kaldırılmış. Battal edilmiş.

MEFSUHİYET
Mefsuhluk. Yürürlükten kaldırılma hâli. Hükümsüzlük.

MEFTAH
Hazine.

MEFTUH
Açılmış. Fethedilmiş. * Ele geçirilmiş, zabtedilmiş. * Gr: Fethalı (üstünlü) okunan harf.

MEFTUHANE
f. Başlangıç için verilen ziyâfet. Bir kitabı okumaya veya yeni bir derse başlarken, talebelere hocası tarafından verilen başlama ziyafeti.

MEFTUK
Fıtıklı.

MEFTUL
(Fetl. den) Bükülmüş, kıvrılmış. Fitil hâline getirilmiş.

MEFTUM
Sütten ve memeden kesilmiş çocuk.

MEFTUN
Fitne ve belâya tutulmuş olan. Âşık. Mecnun. * Cünun. Fitne.

MEFTUNANE
Meftuncasına, kendinden geçmiş olarak, tutkuncasına. Şaşarak, hayrancasına.

MEFTUNİYET
Tutkunluk. Aşıklık.

MEFTUR
Füturlu, kederli, üzgün, bezgin.

MEFTURANE
f. Bitkin bir halde, bezmişcesine.

MEFTURİYET
Bıkkınlık, bitkinlik, bezginlik.

MEFTUT
Ufalanmış, parça parça edilmiş, parçalanmış.

MEF'UL
Yapılan iş. Fâilin eseri. * Gr: Fâilin fiilinin te'sir ettiği şey. "Nuri kitabı okudu" cümlesinde, kitab mef'uldür.

MEF'UL-Ü SARİH
Doğrudan doğruya mef'ul demektir. Bir harf-i cerle ifâde olunmaz. "Nuri dalı kırdı" cümlesinde "dal" mef'ul-ü sarihtir. "Nuri daldan düştü" dersek, bunu arapça ifâde için (min) harf-i cerri ile söyleyebiliriz. İşte böyle harf-i cerle söylenen mef'ullere, "mef'ul-ü gayr-i sarih" denir. Bunlar mef'uldeki harf-i cerlerin adına göre isim alırlar. Meselâ: Mef'ul-ü maa, mef'ul-ü fih, mef'ul-ü leh gibi.

MEFZA'
Korku. Korku yeri. * Sığınacak yer.

MEFZAHA
Rezilliğe ve kepâzeliğe sebebiyet veren şey.

MEFZUL
Üstün gelen. Fazla gelmiş olan.

MEFZUR
Eskimiş. * Parçalanmış.

MEGAD
Bir ot cinsidir, ağaca sarmaşır çıkar; üzüm çubuğundan ince olur ve yaprağı uzun olur.

MEGAFİR
(Miğfer. C.) Miğferler. Eskiden muharebelerde başa giyilen demir başlıklar.

MEGAFON
Sesi yükseltip büyüten alet.

MEGAK
Mezar, kabir, çukur.

MEGANİM
Ganimet malları. Harbde alınan mallar.

MEGAVİL
(Migvel. C.) Hançerler. Ufak ve ince kılınçlar.

MEGER
f. Meğer, halbuki, ancak, oysa ki, şu kadar ki.

MEGES
f. Sinek.

MEGESGİR
f. Örümcek ağı.

MEGES-İ ENGÜBİN
Bal sineği. Arı. Nahl.

MEGESRAN
f. Yelpâze.

MEGESVAR
f. Sinek gibi. Sinek şeklinde.

MEGLUL
(Bak: Maglul)

MEGMUM
(Bak: Magmum)

MEGS
(Bak: Meges)

MEGZ
(Bak: Magz)

MEH
f. Ay. Kamer. (Bak: Mah) * Senenin onikide biri. Ay.

MEHAB
Dehşetli ve heybetli yer.

MEHABB
(Mehebb. C.) Rüzgârın estiği yerler.

MEHABBET
(Bak: Muhabbet)

MEHABET
Heybet. * Hürmetle karışık korku. * İhtiram. Azamet. Büyüklük.

MEHABİL
(Mehbil. C.) Tıb: Rahim yolları.

MEHACİM
(Mihcem. C.) Hacamat şişeleri. * Çekip emmeye yarayan âletler.

MEHAFET
(Bak: Mahafet)

MEHAH
Tazelik, güzellik.

MEHAİL
(Mehil. C.) Tehlikeli ve korkunç yerler.

MEHAK
Durgun suyun yeşilliği.

MEHAKİM
(Bak: Mahâkim)

MEHAL
Süre, mühlet, vâde. * Korku yeri.

MEHALİK
(Mehleke. C.) Tehlikeler. Tehlikeli işler. Korkulan yerler.

MEHAMİD
Şükür ve hamdler. Medihler. Sebeb-i şükür ve hamd olan hasletler.

MEHAMİL
Mahmiller. * İhtimaller. (Bak: Mahmil)

MEHAMM
(Mühim. C.) Mühim şeyler. Kıymetli işler. Umur-u azime. * Düşündürücü şeyler.

MEHAMMŞİNÂS
f. İşinin ehli. İşden anlıyan.

MEHAN
Ağızdan akan su, ağız suyu.

MEHAN
(Bak: Mühan)

MEHANE
Hakaret.

MEHANEN
Küçümsenerek, hafifsenerek.

MEHANET
Küçültme. Küçük görülme. * Hor ve zelil olmak. Zayıf ve zebun olmak. * Tedbiri azca olmak.

MEHANNE
Burun.

MEHAR
Noksan, eksik. * Merci.

MEHAR
f. Dizgin, yular. * Devenin burnuna takılan burunluk.

MEHARET
Ustalık, beceriklilik, üstadlık. Meleke ve mümârese. * Kur'anda meharet: Hıfzın kuvvetiyle harflerin mahreçlerine riâyettir.

MEHARİC
(Mahrec. C.) Mahreçler. Dışarı çıkacak şeyler.

MEHARİC-İ HURUF
Tecvidde: Ağızda harf seslerinin çıktığı yerler.

MEHASİN
(Bak: Mahasin)

MEHAŞ
Ev eşyası. Mal, mülk, metâ.

MEHAT
(C: Mehâ-Mehevât) Billur taşı. * Güneş. * Dağ sığırı. * Tazelik. * Güzellik.

MEHATT
Menzil, konak.

MEHAVE
Doğru. * İnce olmak.

MEHAVİ
(Mehva. C.) Çöller, sahralar. * Vâdiler. * İki yükseğin arası.

MEHAVİF
Korkulu yerler.

MEHAZ
Su akacak yer, su mecrası. * Gebe kadının ağrısının tutması. * Gebe deve.

ME'HAZ
Menba'. Bir şeyin alındığı, çıkarıldığı yer. Bir şeyin aslının alındığı kaynak.(Cumhur-u avâmı, bürhandan ziyâde me'hazdaki kudsiyet imtisâle sevkeder. M.)

MEHAZA
İşlek yol.

ME'HAZÎ
Me'hazle ilgili. Bir şeyin aslının alındığı kaynakla ilgili.

MEHAZİN
Mahzenler. Hazineler. Mal doldurulan yerler.

MEHBEL
Rahim sonu. (Veled yatağı derler) * Veled yolu.

MEHBİL
(C.: Mehâbil) Rahim yolu. * Rahim, döl yatağı.

MEHBİT
Bir şeyin indiği yer. İnilecek yer. Yukarıdan aşağı inilecek yer. Düşülen yer.

MEHBİT-İ VAHY
Vahyin indiği kimse. Vahyin ineceği yer. Münzel-i aleyh.

MEHBUT
Hastalık veya bir illetten zayıf nahif olmuş olan.

MEHBUT
Korkudan şaşırmış. Hayret ve korkuya kapılmış.

MEHC
Cömert, eli açık.

MEHCEBİN
f. Ay alınlı. Alnı ay gibi parlak olan.

MEHCENET
Küçük hurma ağacı.

MEHCUR(E)
(Hicr. den) Uzaklaşmış, uzakta kalmış, ayrı düşmüş. Bırakılmış, metruk, unutulmuş, gayr-i müstâmel. * Saçma sapan, hezeyan. Amel edilmeyen. Kullanılmaz olmuş. Ayrılmış.

MEHCURİYET
Uzaklık, ayrılık. * Bırakılıp unutulma, metrukiyet.

MEHCÜV
Hicvolunmuş. Zemmolunmuş. Kötülüğü ilân ile zevklenilmiş.

MEH-ÇE
Minâre, kubbe ve bayrak direğinin üstüne konulan küçük hilâl, ay.

MEHD
Beşik. Beslenilecek, büyüyecek yer. * Yeryüzü. * Yayıp döşemek. * Kâr kazanmak. * Hazırlanmak.

MEHD-ARA
f. Beşik süsleyen.

MEHDED
Hindibâ otu. * Acı marul.

MEHDİ
Hidâyete eren veya hidayete vesile olan. Sâhib-üz-zaman. "Hususi ve şahsi bir tarzda Allah'ın hidayetine mazhar olan, kendisine Cenâb-ı Hak tarafından yol gösterilen" mânasınadır. Bu kelime ihtida etmiş olanlar için de kullanılmıştır. Mehdi-yi Resul, Mehdi-yi muntazır da denir. Ahir zamanda gelip bütün müslümanları Hakaik-ı imâniye ve Kur'âniyeyi câmi' eserleri ile uyandıracak, dinlerini takviye ve imânlarını tecdit edecek olan ve Peygamberimizin (A.S.M.) Al'inden bir Zâttır. Hz. Peygamberimizin Mehdi hakkındaki tavsiflerinden anlaşılıyor ki; "Cenab-ı Hak kemâl-i kereminden Din-i Muhammedinin (A.S.M.) ebediyyetine bir alâmet olarak her asırda, her fitne zamanında Mehdi mânâsında bir zâtı gönderip onunla Din-i İslâmı te'yid buyurmuştur." Mehdi-misâl zâtlar gelmişlerdir. Deccâl ismiyle tâbir edilen dehşetli bir şahsın, Müslümanları İslâmiyetten uzaklaştırmak ve sefâhet ve dalâlete ve dinsizliğe sevk etmeğe çalışmasına karşı, İslâmiyyeti, Kur'ânî eserleriyle müdafaa eden ve Kur'ânın ve imânın hakikatlarını izah ve isbat ile müslümanların imânlarını kuvvetlendiren, taklidi imânları tahkiki imân kuvvetine tebdil eden ve ehl-i imânı ikâz edip uyandıran ve her hâliyle Hz. Peygambere (A.S.M.) tâbi olan evliyaullahtan, mücâhid, ferid ve cadde-i Kübra-i Kur'âniye yolunda giden ve bu cadde-i kübrayı gösteren rehber-i zaman, yüksek bir zâttır. (Bak: Deccâl)(Suâl : Ahir zamanda Hz. Mehdi geleceğine ve fesada girmiş âlemi ıslâh edeceğine dâir müteaddid rivâyât-ı sahiha var. Halbuki, şu zaman, cemaat zamanıdır; şahıs zamanı değil. Şahıs ne kadar dâhi ve hattâ yüz dâhi derecesinde olsa bir cemaatin mümessili olmazsa, bir cemaatin şahs-ı mânevisini temsil etmezse; muhalif bir cemaatin şahs-ı mânevisine karşı mağlubdur. Şu zamanda kuvvet-i velâyeti ne kadar yüksek olursa olsun böyle bir cemaat-i beşeriyenin ifsâdat-ı azimesi içinde nasıl ıslâh eder? Eğer Mehdinin bütün işleri harika olsa, şu dünyada Hikmet-i İlâhiyyeye ve Kavânin-i Adetullâha muhalif düşer. Bu Mehdi mes'elesinin sırrını anlamak istiyoruz?Elcevab: Cenâb-ı Hak, kemâl-i rahmetinden, Şeriat-ı İslâmiyyenin ebediyyetine bir eser-i himâyet olarak, her bir fesâd-ı ümmet zamanında bir müslih veya bir müceddid veya bir halife-i zişân veya bir kutb-u a'zâm veya bir mürşid-i ekmel veyahud bir nevi Mehdi hükmünde mübârek zâtları göndermiş, fesadı izâle edip milleti ıslâh etmiş. Din-i Ahmediyi (A.S.M.) muhafaza etmiş. Mâdem âdeti öyle cereyan ediyor; âhir zamanın en büyük fesadı zamanında; elbette en büyük bir müctehid, hem en büyük bir müceddid, hem hâkim, hem mühdi, hem mürşid, hem kutb-u a'zâm olarak bir zât-ı nurâniyi gönderecek; ve o zât da Ehl-i Beyt-i Nebeviden olacaktır. Cenâb-ı Hak, bir dakika zarfında beynes-semâ ve-l arz âlemini bulutlarla doldurup boşalttığı gibi, bir saniyede denizin fırtınalarını teskin eder ve bahar içinde bir saatte yaz mevsiminin nümunesini ve yazda bir saatte kış fırtınasını icad eden Kadir-i Zülcelâl, Mehdi ile de Alem-i İslâmın zulumatını dağıtabilir ve vâdetmiştir, vâdini elbette yapacaktır. Kudret-i İlâhiyye noktasında bakılsa, gâyet kolaydır. Eğer dâire-i esbâb ve Hikmet-i Rabbâniye noktasında düşünülse, yine o kadar ma'kul ve vuku'a lâyıktır ki; "Eğer Muhbir-i Sâdıktan rivâyet olmazsa dahi, her hâld

_________________
Bir Sıkıntın Olduğu Zaman Rabbine Dönüp “Benim Büyük Bir Sıkıntım Var” Deme. Sıkıntına Dönüp “Benim Büyük Bir Rabbim Var” De..!


Twitter: http://twitter.com/AkrepPortal


Pts 10 May, 2010 21:23
Profile bak WWW
Portal Yöneticisi
Portal Yöneticisi
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Sal 22 Şub, 2005 11:33
İleti: 15315
Yaş: 38

Yaşadığınız il: Bilinmeyen
Burcunuz: Akrep Burcu: 23 Ekim-21 Kasım
Cinsiyetiniz: Erkek
İleti 
MEMSUH
Suratı, daha çirkin şekle sokulmuş. Biçimsiz ve çirkin surete girmiş olan.

MEMSUN
Mesâne hastalığına tutulmuş kimse.

MEMSUS
Massolunmuş, emilmiş. * Baldır, incik.

MEMSUS
Dokunulmuş.

MEMŞA
(Meşy. den) Ayak yolu. Üzerine basıp yürüdükleri yer.

MEMŞUK
Yazılmış olan, meşkolunmuş. * Uzun boylu zayıf at.

MEMTUL
Çekiçle döğülerek işlenmiş.

MEMTUR
Üzerine yağmur yağmış. Yağmur yağarak ıslanmış.

MEM'UD
Midesinde hastalık olan.

ME'MUL
Umulan. Ümid edilen. Beklenilen.

ME'MUM
İmama uyan kimse. İlerdekine uyan.

ME'MUME
Beyine ulaşan yara.

ME'MUN
Emin. Mahfuz. Korkusuz. Emniyyet verilmiş. Sağlam. Tehlikeden azâde olan. * Abbasi halifelerinden Hârun Reşid'in kendisinden ve kardeşi Eminden sonra hükümdar olan oğlunun adı.

ME'MUN-ÜL ÂKİBE
Akibetinden emin. Sonu emin, korkusuz.

ME'MUR
Emir ile hareket eden. Emir altında olan. Vazifeli. Kendi istediği gibi olmayıp başka emre göre çalışan. Bir emir alan. Bir işe tâyin olunmuş adam.

ME'MUREN
Me'mur olarak, memurlukla. Bir iş ile vazifelendirerek.

ME'MURÎN
(Me'mur. C.) Devlet hizmetinde bulunan kimseler. Me'murlar.

ME'MURİYET
Me'murluk. Vazife, görev, hizmet.

ME'MURİYET-İ ASLİYE
Asıl me'murluk.

ME'MUR-ÜN BİH
Emrolunan şey.

MEMUT
Meyyit. Ölmüş.

MEMZUC
Bitişik. Karışık. Karışmış. Birlik olmuş. Birbirine mezc olmuş. * Şakalaşmak. * Oynamak.

MEN
f. Ben. (Farsçada birinci şahıs zamiri) (Bak: Mâ)

MEN
(İsm-i Mevsuldür) Şahsa delâlet eder. "O kimse ki, yahut, kimi, kim, kim ki" gibi mânâlara gelir. İstifham için olur, yerine göre tesniye (Menân) şeklinde ve cemi (Menun) gibi okunabilir. Akıl sahibleri hakkında kullanılır. Mevsule, şartiye, nekre-i tâmme, nekre-i mevsule olur.

ME'N
(C: Müün-Me'nât) Böğür. * Yer kazmakta kullanılan ucu demirli ağaç.

MEN'
Yasak etmek. Durdurmak. Bırakmamak. Bir şeyi diriğ etmek, esirgemek.

MEN DAKKA DUKKA
Kapı çalanın kapısı çalınır. Yâni, kim birisine bir kötülük yahut iyilik yaparsa ona o şey yapılır. Meselâ: Su-i zan eden su-i zanna mâruz olur.

MEN ENE
Ben kimim?

MEN HÜVE
O kimdir?

MEN LEHÜL HAKK
Fık: Hak sahibi olan kimse.

MEN LEM YEZUK LEM YEDRİ
Tatmayan bilemez. Kim ki tatmamış; o, tadını bilemez.

MENA
İki rıtıl. (İkiyüz altmış dirhem)

MEN'A
Ölüm haberi. Vefat haberi.

MENAAT
Sarplık, çetinlik, kavilik, güçlük.

MENAAT-I MEVKİİYE
Arazi sarplığı.

MENAB
Birinin yerini tutmak, nâib olmak. Birisine vekil olmak. Vekillik yeri.

MEN'AB
Cömert. * Hızlı yürüyen.

MENABİ'
(Menba'. C.) Kaynaklar. Pınarlar. Nebeân eden yerler. * Her şeyin zâhir olduğu yerler. * Servetlerin çıktığı yerler.

MENABİ-İ AŞERE
On menba.

MENABİ-İ SERVET
Zenginlik kaynakları.

MENABİK
Batman.

MENABİR
(Minber. C.) Minberler. Camilerde hatiblerin hutbe okumalarına mahsus kürsüler.

MENABİT
(Menbet ve Menbit. C.) Çayırlar, otlaklar.

MENACİL
(Mincel. C.) Ekin orakları.

MENACİM
(Mencem. C.) Terâzi kolları.

MENADİF
(Mindef. C.) Hallaç yayları.

MENADİL
(Mendil. C.) Mendiller. Küçük havlular, peçeteler.

MEN'AF
(C.: Menâif) Dağın sivri tepesi.

MENAFİ'
(Menfaat. C.) Menfaatler. Faydalar.

MENAFİH
(Minfâh. C.) Körükler.

MENAFİ-İ UMUMİYE
Umumi menfaatler, umumi faydalar.

MENAFİZ
(Menfez. C.) Delikler. Menfezler. * Nüfuz edecek yerler.

MENAH
f. Geniş, bol, ferâh. * Dar.

MENAHE
(C.: Menâih) (Nevha. dan) Ölü için ağlanacak yer. Mâtemhâne.

MENAHİ
(Nehi. C.) Menedilmiş şeyler. Şer'an yasak edilmiş olan şeyler.

MENAHİC
(Minhac-Menhec. C.) Açık ve geniş yollar. Bilinen büyük yollar.

MENAHİC-İ HÜKEMÂ
Hakîmlerin, ilm-i kelâm âlimlerinin meslekleri ve gittikleri mânevi yollar.

MENAHİL
(Menhel. C.) Durak yerleri. Durulacak sulak yerler. * Hayvan sulanan yerler.

MENAHİR
(Menhar. C.) Hayvan kesilecek yerler. Hayvan boğazlıyacak yerler. Mezbahaneler.

MENAHİR
(Menhir. C.) Burun delikleri.

MENAHİS
(Minhas. C.) Uğursuz şeyler.

MENAHİT
(Minhat. C.) (Tahta veya taş) yontma âletleri.

MENAHİZ
(Minhaz. C.) Burun delikleri.

MENAÎ
(Men'â. C.) Ölüm haberleri. Vefat haberleri. Kötü haberler.

MENAİF
Dağların sivri tepeleri.

MENAİH
(Menâhe. C.) Ölü için ağlanacak yerler. Mâtemhâneler.

MENAİR
(Menâvir) Minâreler. * Nur yerleri. * Alâmet.

MENAKIB
(Menkıbe. C.) Menkıbeler. Hayat hikâyeleri.

MENAKİB
(Menkeb. C.) Yollar. * Omuzlar.

MENAKİR
(Münker. C.) Günah ve kötü şeyler.

MENAKÎR
(Minkar. C.) Minkarlar, gagalar. Yırtıcı kuşların gagaları. Taşçı kalemleri.

MENAL
Yetiştirme, nâil olma, kavuşma. * Ele geçirilen şey. Nâil ve sahib olunan şey.

MENAM
Uyku. Uyku zamanı. * Rüya. Düş. * Uyunacak yer, yatak odası.

MENAME
Yatak, döşek.

MENAMEN
Uyuyarak. Uykuda olarak.

MENAR
Nur yeri. Fener kulesi. * Câmi minâresi. * Yol işaretleri.

MENARE
(C: Menâr-Menâvir) Alâmet, işaret. * Kandil. * Minare.

MENAS
Sığınacak yer. Melce'. Penah. * Deprenmek. * Fevt.

MENASI'
(Minsa'. C.) Medine-i Münevvere'nin dışında meşhur bir yer.

MENASIB
(Mansıb. C.) Devletin başlıca hizmetleri. Makamlar, rütbeler, pâyeler.

MENASIB-I SEYFİYE
Askerlik hizmetleri.

MENASİK
(Mensek. C.) İbâdet edecek yerler. İbâdet ederken lüzum eden usul, yol ve tarz.

MENASİK-ÜL HAC
Hacı olmak için Mekke-i Mükerreme'ye gidenlerin Kâbe'yi ziyaret etme, Arafat'ta vakfeye durma, kurban kesme, ihram giyme, muayyen bir yerden bir yere kadar yürüme gibi yapılan ibadet rükünleri. (Bak: Sa'y)

MENASİM
(Mensim. C.) Yollar, tarikler, meslekler. * Alâmetler, izler, eserler, nişânlar.

MENASİR
(Minser. C.) Yırtıcı kuşların gagaları. * Taşçı kalemleri.

MENASSA
Çeyiz odası. * Yüksek yer, çardak.

MENAŞİR
(Minşâr. C.) Testereler. * (Menşur. C.) Tar: Padişâhın verdiği vezirlik veya müşirlik fermanları. * Mat: Prizmalar.

MENAT
Dönecek yer, merci'. * İlişip asacak yer.

MENAT
İslâmiyyetten evvel cahiliyyet devrinde Kâbedeki bir putun adı.

MEN'AT
Ölüm haberi.

MENATIK
Mıntıkalar, bölgeler.

MENATIK-I BAÎDE
Uzak mıntıkalar. Uzak bölgeler.

MENATIK-I DUŞİZE-İ TAHAYYÜL
Tahayyülün bâkir mıntıkaları.

MENAVİR
(Minare. C.) Minareler.

MENAYA
(Meniyye. C.) Ölümler. * Maksatlar. Gâyeler.

MENAZIM
(Manzam. C.) Sıralar, diziler.

MENAZIR
Manzaralar. Seyredilecek, görülecek güzel yerler. Güzel görünüşler.

MENAZİ'
(Menze'. C.) Niza ve kavga edilecek yerler.

MENAZİL
(Menzil. C.) Menziller. İnecek yollar. Duralar. Konak yerleri.

MENBA'
Kaynak. Nimetin veya herhangi bir şeyin çıktığı yer. Suyun çıktığı yer. Pınar.

MENBAT
Suyun çıktığı yer. Menba'.

MENBEL
Tembel, uyuşuk.

MENBER
(C: Menâbir) Yüksek olacak yer.

MENBİC
Mevzi ismi. (Oraya nisbetle "menbicâni" derler.)

MENBİT
Otlu yer, otlak, çayır.

MENBUŞ
Açılmış, soyulmuş.

MENBUZ
Piç. Veled-i zinâ. * Hemen doğmasını müteakib bir yere atılmış çocuk.

MENCA
(Bak: Mence')

MENCAT
Kurtulma, necât bulma. Halâs olma.

MENCE
(Mencâ) Kurtulacak yer. Necat bulacak yer. * Necat bulma. Kurtulma.

MENCED
(C: Menâcid) İnci ve altından olan gerdanlık.

MENCEM
(C.: Menâcim) Terazi kolu. * Maden.

MENCENİK
(Bak: Mancınık)

MENCENUN
(C: Menâcin) Sığırın döndürdüğü dolap. * Sığırların çektiği kağnı.

MENCINIK
(C: Mencınıkât) Mancınık.

MENCUB
Dibâgat olunmuş deri. * Geniş kadeh.

MENCUD
Kederli, tasalı, gamlı.

MENCUK
f. Bayrak direkleri ve minâre başına takılan küçük ay. * Sancak, bayrak. * Şemsiye.

MEND
f. Kelimelerin sonuna getirilerek "sahip" mânasına edattır.

MENDEB
Tehlike. Ölüm. * Gürültü ve şamata ile ağlama.

MENDEME
Pişman olma. Nedâmet etmek. * Pişman olacak yer.

MENDİL
(Mindîl) (C: Menâdîl) Mendil. * Küçük havlu, peçete.

MENDUB
Yapılması beğenilen iş. Şeriatın yasak etmediği veya emretmediği iş olmakla beraber yapılmasında sevab ve mendubiyet olan amel. Müstehab. * İyilikleri anlatılarak arkasından gözyaşı döküp ağlanan ölü.

MENDUD
Meyvesi aşağıdan yukarıya yığılı, istifli.

MENDUF
Didilmiş, atılmış.

MENDUHA
Genişlik. * Kifâyet, kâfi gelmek. * Mahlas.

ME'NE
Böğür, hâsıra.

MEN'E
Dibâgat için ısladıkları deri.

MENEA
(Mâni. C.) Engeller, mâniler, özürler. * Engel olanlar, mâni olanlar, geri bırakanlar. * Kuvvet ve cemâat.

MENEND
(Mânende-Mânend) f. Nazir. Eş. Benzer. şebih. Müşabih.

MENFA
Nefyolunan yer. Birinin sürüldüğü yer. Nefiy yeri.

MENFAAT
Fayda. Kâr. Gelir. İhtiyaç karşılığı olan şey.

MENFAATBAHŞ
f. Faydalı, yararlı. Menfaat ve fayda veren.

MENFAATDÂR
f. Menfaat ve fayda gören.

MENFAATPEREST
f. Yaptığı işin sadece faydasını düşünen. Sadece nefsine ait kârları, faydaları düşünerek çalışan. Allah rızasını esas gaye yapmayan kimse.

MENFED
Tükenmek, yok olup gitmek.

MENFER
Geri kaçılacak yer. Nefret edilecek, sevilmeyecek yer.

MENFES
(Nefes. den) Nefes deliği. Nefes alacak yer.

MENFEZ
Nüfuz edecek delik, pencere. Delik. Ağız. Yarık. Girilecek yer.

MENFÎ
Müsbetin zıddı. Müsbet olmayan. * Nefyedilmiş, sürgün edilmiş. Sürgün. * Bir şeyin olmayacak cihetini düşünen. * Hakikatın aksini iddia eden. * Gr: Başında nefiy edatı bulunan kelime veya cümle. * Nâkıs. Negatif, olumsuz.

MENFİYYEN
Sürgün olarak.

MENFUH
Üfürülmüş. * Büyük karınlı. Nefholunmuş.

MENFUR
Kendisinden nefret edilen, sevilmeyen. İğrenç. * Mebguz.

MENFUS
Yeni doğmuş çocuk.

MENFUŞ
(Pamuk veya yün gibi) atılmış ve didilmiş. Dağılmış, didik didik edilmiş.

MENGENE
Tazyik veya sıkıştırma için kullanılan demir veya tahta âlet.

MENGUŞ
f. Küpe.

MENH
Verme, ihsan etme.

MENH
Burun deliği.

MENHAR
(C.: Menâhir) Hayvan kesilecek yer. Hayvan boğazlanan yer. Mezbaha.

MENHAT
Mâni, nehyedici, engel.

MENHEB
Yağma etmek. Yağma edecek yer.

MENHEC
(C.: Menâhic) Geniş, açık yol.

MENHEC-İ SEDÂD
Doğruluk yolu. Sırât-ı müstakim.

MENHEL
(C.: Menâhil) Hayvan sulanan yer. * Menzil, durak. Konaklanacak yer.

MENHERE
(C: Menâhir) Mahalle arasındaki süprüntülük.

MENHÎ
Şer'an yapılması yasak olan, haram olan şey.

MENHİR
(C.: Menâhir) Burun deliği.

MENHİYYAT
Şer'an haram edilenler. Yasak edilmiş, İlâhi emirle men'edilmiş olanlar. Nehyedilenler. Yasak olanlar.

MENHUB
Korkak adam. * Muhtar, müntehab, seçkin.

MENHUB(E)
(Nehb. den) Talan edilmiş, yağma edilmiş.

MENHUM
Nasıl yerse yesin karnı doymaz kimse. * Bir şeye çok hırs gösteren kişi.

MENHUS
Kuyruğunun yanları uyuz olan deve.

MENHUS
Uğursuz. Kötü. Meş'um.

MENHUS
Zayıf, etsiz.

MENHUŞ
Yılan, akrep cinsinden bir hayvan tarafından sokulmuş.

MENHUT
Yontulmuş. Tıraş edilmiş. Yontulmuş ağaç.

MENİ
Erkek veya dişinin bel suyu. Döl suyu. Nutfe. Sperma.

MENİ'
Sarp. Çetin. Zor. El erişmez. Zabtı zor.

MENÎ
f. Benlik. Benlik iddiası. Hodbinlik.

MEN-İ MUHAKEME
Muhakemeyi durdurmak, muhakemeye lüzum görmeyip menetmek.

MENİE
Ölüm, mevt.

MENİHA
Hediye, armağan, bahşiş.

MENİN
Toz. * Zayıf kişi. * Zayıf ip.

MENİŞ
f. Tabiat, huy, mizac.

MENİYYE
Ölüm, mevt. * Takdir olunmuş olan.

MENKA'
Su toplanan çukur.

MENKAB (MENKABE)
(C: Menâkıb) Dağ arasında olan yol. * Dar yol. * Güzel hareket ve fiil. * Delik açılacak yer.

MENKABE
Meşhur kimselerin ahvâline dair hayat hikâyesi. Kıssa. Hikâye. Menkıbe.

MENKAL
Nakledecek mekân.

MENKASE
Eksiklik, noksanlık.

MENKEL
Ayak bileziği. Süs olarak kadınların ayak bileklerine taktıkları bilezik.

MENKİB
(C.: Menâkib) Omuzbaşı. Omuz ile kol kemiğinin birleştiği yer.

MENKU'
(Menkua) Haşlanmış. Suda kaynatılmış.

MENKUB
(Nekbet. den) Dert ve meşakkatlere mâruz kalmış olan. * Rütbe ve haysiyyetten düşmüş olan.

MENKUB
(U, uzun okunur) Delinmiş. Oyulmuş.

MENKUHA
Nikâhlı karı. Nikâhlanmış olan kadın.

MENKUL
Nakledilen. Akli olmayıp mukaddes kitapla bildirilen. * Bir yerden başka yere taşınmış olan. Taşınabilen. * Anlatılan.

MENKULAT
Nesilden nesile veya ağızdan ağıza yayılıp duyulan. Nakle dayanan bilgiler. Nakledilenler. (Bak: Mürtecel)

MENKUR
Delinmiş. Oyulmuş.

MENKUR
İnkâr olunmuş.

MENKUS
(Nüks. den) Tersine çevrilmiş. Baş aşağı edilmiş.

MENKUS
(Naks. dan) Noksanlaştırılmış. Eksik olan.

MENKUŞ
(Nakş. dan) Nakşolunmuş. İşlenmiş. Nakış yapılmış. Boya ile süslenmiş.

MENKUŞE
Nakşolunmuş, işlenmiş. * Kemik çıkmış olan baş yarığı.

MENKUT
(Nokta. dan) Noktalanmış. Noktalı.

MENKUZ
Nakzedilmiş. Bozulmuş. Hükümsüz bırakılmış.

MENMUL
(Neml. den) Üzerine karınca üşüşmüş olan şey.

MENN
Nimet vermek. İyilik etmek. * Minnet. * Rıza. * Esiri fidye almadan, ücretsiz salıvermek. * Kesmek. * Zayıf etmek. * Ettiği iyiliği başa kakmak. * İki batman ağırlık. * Kudret helvası.

MENNÂ'
(Men'. den) Alıkoyan, mâni olan, yaptırmayan. * Önleyici, men'edici.

MENNAC
Çok bahşiş veren. İhsan eden.

MENNAN
İhsanı bol. Çok çok ihsan eden. En çok nimet veren. (Allah)

MENNANE
Malı, mülkü, serveti için kendisiyle evlenilen kadın.

MENNÂ-UL HAYR
Hayır ve iyiliğe mâni olan. Hayrı önleyen.

MENSAF
(C: Menâsıf) Her şeyin yarısı.

MENSEA
(C: Menâsi') Otu tez biten yer.

MENSEC
(Nesc. den) Bez, çulha vs. dokunan yer. Örücü işyeri. Trikotaj atelyesi.

MENSEK
(C.: Menâsik) İbâdet yeri. İbâdetgâh. * İbâdet yapma usulü. * Kurban kesecek yer.

MENSIB
(C: Menâsıb) Demir sayacak. * Asıl. * Mertebe, derece.

MENSÎ
(Mensiyye) (Nisyan. dan) Unutulmuş, hatırdan çıkmış.

MENSİC (MENSEC)
(C: Menâsic) Bez dokuyacak yer. * Boyun ile kürek arası.

MENSİK (MENSEK)
(C: Menâsik) İbadet edecek yer. * Kurban kesilecek yer. * Kesilmiş kurban.

MENSİM
(C.: Menâsim) Alâmet, işaret, nişân, iz, eser. * Yol, tarik. * Deve tırnağı.

MENSİYAT
(Mensi. C.) Hatırdan çıkıp unutulmuş şeyler.

MENSİYET
Unutulma, hatırdan çıkma.

MENSİYY
Unutma yeri. * Hiç bahsedilmeyen terkedilmiş nesne.

MENSUB
Bir şeye veya kimseye nisbeti olan, alâkası bulunan. Bir şeyle ilgili olan.

MENSUB
(Bak: Mansub)

MENSUBÂT
(Mensub. C.) Bir yere mensub olanlar. Bir yerin adamları.

MENSUBÎN
(Mensub. C.) Mensublar. Mensub ve alâkadar olanlar. Bir daire veya yerin adamları.

MENSUBİYYET
Mensubluluk, ilgili, bağlı oluş. Alâkalı bulunuş.

MENSUC
(Nesc. den) Dokunmuş, dokunulmuş, dokunulan. Örülmüş. İşlenmiş.

MENSUCÂT
Bez veya kumaş gibi dokumak suretiyle yapılan tezgâh veya fabrika mahsulü mallar.

MENSUCÂT-I HARİRİYYE
İpek dokumalar.

MENSUH
(Nesh. den) Hükmü kaldırılmış. Nesholunmuş. Hükümsüz bırakılmış.

MENSUK
(Nesk. den) Düzgün olarak dizilmiş olan.

MENSUR
(Nesr. den) Dağılmış. Saçılmış. * Gece vaktinde güzel kokan bir çiçek. * Edb: Manzum olmayan nesir halindeki yazı. Bunun mânaca çok güzel ve şiir gibi ahenkli yazılmış olanına "mensur şiir" denir.

MENSUR
(Nasr. dan) Yardım görmüş. * Muzaffer. Zafer bulmuş. * Cenab-ı Hak tarafından her işinde nusrete mazhar olduğundan Hz. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın bir ismi de Mensur'dur.

MENSUS
(Bak: Mansus)

MENŞAR
Yayıp dağıtacak yer. * Öldükten sonra dirilecek yer.

MENŞAT
(C: Menâşıt) Neşat, sürur, neşe.

MENŞE'
(Neş'et. den) Esas. Kök. Bir şeyin çıktığı, neş'et ettiği yer. Beslenip yetişilen yer.

MENŞED
İsteme, talebetme.

MENŞELE
Küçük parmağın yüzük takılan yeri.

MENŞER
Neşredilip dağıtılan yer.

MENŞUD
Matlup, istenen şey.

MENŞUR
(Neşr. den) Neşrolunmuş. Dağıtılmış. Yayılmış. Herkese ilân edilmiş. * İşleri dağınık. Perişan. * Sultanın emri, mühürsüz mektubu, fermanı. * Bayrak. * Mat: Alt ve üst tabanları birbirine müsavi ve müvâzi (eşit ve paralel), kenarları da müsâvi ve müvâzi olup yüzleri birbirine benzeyen şekil. Prizma.

MENŞUR-U MUKADDES
Mukaddes ferman. (Kelime-i şehadet kastedilmektedir)

MENTEC
Doğuracak vakit.

MENUAT
Men'etmeler. Yasaklar.

ME'NUB
(Bak: İhcâc)

MENUC
Sütü diğer develerden sonra çekilen deve.

ME'NUF
Burunda hastalığı olup koku alamayan.

MENUN
(Menn. den) Kesmek. * Vakit, zaman, ömür ve sâireyi kesen mânâsınadır.

ME'NUS
Alışılmış. Alışık. Ünsiyet edilmiş. * Beğenilmiş. Mergub.

ME'NUSE
Ateş.

ME'NUSİYET
Alışılmış olma. Alışılma. Ünsiyet edilmiş olma.

MEN'UŞ
Hayır ile yâdedilen ölü. * Yukarı kaldırılmış. * Fakir olduktan sonra sevindirilmiş. * Tabuta konulmuş.

MENUT
Asılı, muallâk. * Bağlı. Mütevakkıf. Merbut. Vâbeste. * Bir milletten olmayıp sonradan o millete dahil olmuş olan.

ME'NUT
Hased olunmuş kişi, mahsud.

MEN'UT
Medhedilmiş. İyiliği, güzelliği söylenilmiş olan.

MENVÎ
Kasdedilen. * Niyet. Maksad. Meram.

MENVÎ-İ ZAMİR
İçindeki niyet ve maksat.

MENY
Meniyi dışarı getirmek. * Takdir etmek. * Okumak. * Hükmetmek.

MENZAM
(C: Menâzım) Çeşitli şeyleri bir yere dizmek.

MENZEHE
Gezinti yeri.

MENZİL
İnilen yer. Konulacak yer. * Yer. Dünya. Ev. * Mesafe.

MENZİLET
Derece, pâye, rütbe, mertebe. Yükseklik derecesi. * Konak yeri, inecek yer. Hane, ev.

MENZİLGÂH
f. Konak. Yer. Ev. Bir müddet durulan yer.

MENZİLHANE
f. Konak yeri. Hayvan değiştirilen yer.

MENZİL-İ KAMER
Koz: Ayın dünya etrafındaki mahreki. Bu mahrekte aynı noktaya tekrar gelmek için geçen zaman.

MENZİL-İ KÜLLÎ
Mahrekin en son noktasına kadar olan mesâfe.

MENZİLNİŞİN
f. Yerinde oturan.

MENZU'
(Nez. den) Nez olunmuş, koparılmış.

MENZUF
Susuzluktan dolayı dili kurumuş kimse. * Kan kaybından dolayı dermansız ve güçsüz kalmış olan insan.

MENZUL
(Nüzul. den) Nüzüllü, inmeli.

MENZUR
(Nezr. den) Adanmış, nezrolunmuş, va'dedilmiş. Adak olarak belirtilmiş.

MENZUT
Haris kimse.

MER
f. Elli (Sayısı). Hamsin. (50)

ME'R
Katı, şiddetli, şedid. * Fesad.

MER'
Ot çok olmak.

MER'
(C: Müru') Er, erkek. * Güzel manzara.

MERA
(C: Merâyâ) Sütü çok olan dişi deve.

MERA
Boş yer. * Otsuz yer.

ME-RA
f. Beni. Benim. Bana.

MER'A
Aynalar.

MER'A
Hayvanların otladığı yer. Kır. Mera. Çayırlık. Otlak.

MERAA
Ucuzluk.

MER'ABE
Ansızın olarak birdenbire korkutmak. * Tenha ve korkunç yer.

MERABİ'
(Mürabba. C.) Mürabbalar, kareler. * (Merba. C.) İlkbaharda oturulan evler.

MERABİH
(Ribh. den) Ticâretten elde edilen kazançlar.

MERACİ'
(Merci. C.) Rücu edilecek ve dönülecek yerler. * Mürâcaat edilerek başvurulacak kimse veya yerler.

MERAD
Boğaz. * Talep mevzii, isteme yeri.

MERADET
Kuvvetlilik, kavilik. Salâbet.

MERAE
Hazmetmek. * Güzel manzara.

MERAFIK
(Mirfak. C.) Dirsekler. * Ev kilerleri. * Mutfaklar.

MERAG
Davar ağnanmak ve toprağa yuvarlanmak.

MERAH
Yer. Mekân. * Sevinç. * Rahat edilecek yer. * Meşhur bir nahiv kitabının ismi.

MERAH
(C.: Merahân) Aşırı derecede sevinme.

MERAHİL
(Merhale. C.) Menziller, merhaleler, konaklar, duraklar.

MERAHİL-İ BAÎDE
Uzak konaklar. Uzak menziller.

MERAHİLPEYMA
f. Seyyah, yolcu. Seyahat eden kimse.

MERAHİM
(Merhem. C.) Merhemler.

MERAHİM
(Merhamet. C.) Acımalar, merhametler.

MERAÎ
(Mer'a. C.) Otlaklar, çayırlıklar.

MERAÎ
(Mir'at. C.) Aynalar, mir'atlar.

MERAK
Bir şeyi öğrenmek istemek. Çok şiddetli arzu. Heves. Düşkünlük. * Dalgınlık. Kara sevdâ. * Kuruntu, telâş. İç sıkıntısı. İç darlığı.(... Merak, hastalığı ziyade ettiği gibi hikmet-i İlâhiyeyi ittiham ve rahmet-i İlâhiyeyi tenkid ve Hâlik-ı Rahiminden şekva hükmünde olduğu için aksi maksadiyle tokad yer, hastalığı ziyadeleşir. L.)

MERAK
Etsuyu. * Çorba.

MERAKÂVER
f. Merak verici. Düşündürücü. Meraklandırcı.

MERAK-ÂVER
Merak verici. Merak veren.

MERAKIM
(Mirkam. C.) Kalemler. Yazma işinde kullanılan âletler.

MERAKÎ
Vesvese ve kuruntu içinde bulunan kimse. * (Mirkat. C.) Merdivenler, basamaklar.

MERAKİB
(Merâkibe) (Araba, at, kayık, vapur gibi) binecek vasıtalar. Merkebler.

MERAKİB-İ BAHRİYE
Vapur, gemi, tekne, kayık vs. gibi deniz nakil vâsıtaları.

MERAKİB-İ BERRİYE
Araba, otomobil, kamyon, at vs. gibi kara nakil vasıtaları.

MERAKİD
(Merkad. C.) Merkadlar, kabirler, mezarlar.

MERAKİZ
Merkezler. Karargâhlar. Karar yerleri.

MERAL
(Aslı, marâl'dır) Ceylan, karaca, dişi geyik.

MERAM
Maksad. Niyet. Arzu. İstek. İçten tasarlanan.

MERAMBAHŞ
f. Bir kimseye isteyip arzuladığı şeyi veren.

MERAMİ
(Mermi. C.) Mermi atma yeri. Mermiler. * Nişan okları.

MERAMİR
Çok etli, şişman kişi.

MERANET
Yumuşaklık. * Bir mâdenin çekiç vasıtası ile dövüldüğünde yayılması vasfı.

MERARE
(C: Merâir) Öd kesesi.

MERARET
Acılık. Tatsızlık.

MERARET-İ ESARET
Esirliğin acılığı.

MERASET
şiddet.

MERASÎ
(Mersâ. C.) Limanlar. Gemilerin sığınıp barındıkları yerler.

MERASÎ
(Mersiye. C.) Mersiyeler, ağıtlar.

MERASİD
(Mersad. C.) Gözetleme yerleri, rasat yerleri.

MERASİM
(Mersem. C.) Resmi merasimler. Âdet hükmündeki gösterişler. Resmi muameleler. * Şiveler. Âdetler.

MERAŞİD
(Merşed. C.) Gaye ve maksada ulaştıran doğru yollar.

MERATİ'
(Merta. C.) Çayırlıklar, mer'alar, otlaklar.

MERATİB
Mertebeler. Basamaklar. Kademeler. Dereceler.

MERATİB-İ HAYAT
Hayat mertebeleri.(Birinci sual: Hz. Hızır (A.S.) hayatta mıdır? Hayatta ise niçin bazı mühim ulema hayatını kabul etmiyorlar?Elcevap : Hayattadır, fakat merâtib-i hayat beş'tir. O, ikinci mertebededir. Bu sebepten bazı ulemâ, hayatında şüphe etmişler.Birinci Tabaka-i Hayat: Bizim hayatımızdır ki, çok kayıtlarla mukayyeddir.İkinci Tabaka-i Hayat : Hz. Hızır ve İlyas Aleyhimesselâmın hayatlarıdır ki, bir derece serbesttir. Yâni bir vakitte pekçok yerlerde bulunabilirler. Bizim gibi beşeriyet levâzımatiyle daimi mukayyed değillerdir. Bazan istedikleri vakit bizim gibi yerler, içerler; fakat bizim gibi mecbur değillerdir. Tevatür derecesinde ehl-i şuhud ve keşif olan evliyânın, Hazret-i Hızır ile maceraları, bu tabaka-i hayatı tenvir ve isbat eder. Hattâ makamat-ı velâyette bir makam vardır ki, "Makam-ı Hızır" tâbir edilir. O makama gelen bir veli, Hızırdan ders alır ve Hızır ile görüşür. Fakat bâzan o makam sahibi yanlış olarak, ayn-ı Hızır telâkki olunur.Üçüncü Tabaka-i Hayat : Hazret-i İdris ve İsa Aleyhimesselâmın tabaka-i hayatlarıdır ki, beşeriyet levazımatından tecerrüd ile, melek hayatı gibi bir hayata girerek nuranî bir letafet kesbederler. Adeta beden-i misali letâfetinde ve cesed-i necmi nuraniyetinde olan cism-i dünyevileriyle semavatta bulunurlar. Ahirzamanda Hazret-i İsâ Aleyhisselâm gelecek, Şeriat-ı Muhammediye (A.S.M.) ile amel edecek meâlindeki hadisin sırrı şudur ki: Ahirzamanda felsefe-i tabiiyenin verdiği cereyan-ı küfriye ve inkâr-ı Uluhiyete karşı İsevilik dini tasaffi ederek ve hurafattan tecerrüd edip İslâmiyete inkılab edeceği bir sırada, nasıl ki isevilik şahs-ı mânevisi, Vahy-i Semâvi kılınciyle o müthiş dinsizliğin şahs-ı mânevisini öldürür; öyle de: Hazret-i İsâ Aleyhisselâm, İsevilik şahs-ı mânevisini temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı mânevisini temsil eden deccalı öldürür... yâni inkâr-ı Uluhiyet fikrini öldürecek.Dördüncü Tabaka-i Hayat : Şüheda hayatıdır. Nass-ı Kur'anla şühedanın, ehl-i kuburun fevkinde bir tabaka-i hayatları vardır. Evet, şüheda, hayat-ı dünyevilerini tarik-ı hakta feda ettikleri için, Cenâb-ı Hak kemâl-i kereminden onlara hayat-ı dünyeviyeye benzer, fakat kedersiz, zahmetsiz bir hayatı Alem-i Berzahta onlara ihsan eder. Onlar kendilerini ölmüş bilmiyorlar.. yalnız kendilerinin daha iyi bir âleme gittiklerini biliyorlar.. kemal-i saadetle mütelezziz oluyorlar.. ölümdeki firak acılığını hissetmiyorlar. Ehl-i kuburun çendan ruhları bâkidir, fakat kendilerini ölmüş biliyorlar. Berzahta aldıkları lezzet ve saâdet, şühedanın lezzetine yetişmez. Nasıl ki iki adam bir rü'yada Cennet gibi bir güzel saraya girerler. Birisi rü'yada olduğunu bilir. Aldığı keyf ve lezzet pek noksandır. "Ben uyansam şu lezzet kaçacak" diye düşünür. Diğeri rü'yada olduğunu bilmiyor, hakiki lezzet ile hakiki saâdete mazhar olur.İşte Alem-i Berzahtaki emvât ve şühedanın hayat-ı berzahiyyeden istifadeleri, öyle farklıdır. Hadsiz vâkıatla ve rivâyatla şühedanın bu tarz-ı hayata mazhariyetleri ve kendilerini sağ bildikleri sâbit ve kat'idir. Hattâ Seyyidüşşüheda olan Hazret-i Hamza Radıyallahü Anh, mükerrer vâkıatla kendine iltica eden adamları muhafaza etmesi ve dünyevi işlerini görmesi ve gördürmesi gibi çok vâkıatla, bu tabaka-i hayat tenvir ve isbat edilmiş. Hatta ben kendim Ubeyd isminde bir yeğenim ve talebem vardı. Benim yanımda ve benim yerime şehid olduktan sonra, üç aylık mesafede esarette bulunduğum zaman, mahall-i defnini bilmediğim halde, bence bir rü'ya-yı sâdıkada, taht-el-Arz bir menzil suretindeki kabrine girmişim. Onu şüheda tabaka-i hayatında gördüm. O, beni ölmüş biliyormuş. Benim için çok ağladığını söyledi. Kendisini hayatta biliyor; fakat, Rus'un istilâsından çekindiği için, yer altında kendine güzel bir menzil yapmış. İşte bu cüz'i rü'ya, bâzı şerait ve emârâtla, geçen hakikata, bana şuhud derecesinde bir kanaat vermiştir.Beşinci Tabaka-i Hayat : Ehl-i kuburun hayat-ı ruhânileridir. Evet mevt; tebdil-i mekândır, ıtlâk-ı ruhtur, vazifeden terhistir. İdam ve adem ve fena değildir. Hadsiz vâkıatla ervâh-ı evliyanın temessülleri ve ehl-i keşfe tezahürleri.. ve sâir ehl-i kuburun yakazaten ve menâmen bizlerle münasebetleri ve vâkıa mutabık olarak bizlere ihbaratları gibi çok delâil, o tabaka-i hayatı tenvir ve isbat eder. Zâten beka-i ruha dair "Yirmidokuzuncu Söz" bu tabaka-i hayatı delâil-i kat'iyye ile isbat etmiştir. M.)

MERATİB-İ İLİM
Bilmek mertebeleri. (Bak: Dimağ)

MERAVİH
(Mirvaha. C.) Etrâfı açık ve rüzgârlı yerler. Çöller, sahralar. Ovalar.

MERAVİH
(Mirvaha. C.) Yelpâzeler.

MERAYA
Aynalar. Mir'âtlar. * Tıb: Hayvanın memeye süt gelen damarları.

MERAZİBE
(Merzuban. C.) Serhat beylerbeyi.

MERBA'
(C.: Merâbi') (Rebi'. den) Yazlık. Yazın oturulan mesken.

MERBAA (MURABBAA)
Dört bucaklı. * Dört katlı.

MERBA'-NİŞİN
f. Yazlıkta oturan.

MERBAT
Davar bağlayacak yer. Ahır, ağıl. * Manastır. * Tekke.

MERBU'
Köle, kul, memlük.

MERBU'
Orta boylu olan.

MERBUB
Köle, kul.

MERBUT
Bağlı. Rabtedilmiş. Mensub. Ekli. Ulaşmış, bitişmiş, bitişik.

MERBUTAN
Merbut olarak. Bağlanmış ve ekli olarak.

MERBUTÂT
(Merbut. C.) Rabt olunup bağlanmış şeyler. Ekli ve bağlı şeyler.

MERBUTİYYET
Bağlılık. Mensub oluş. Mensubiyyet. Eklilik.

MERC
(Merec) Katıştırmak. * Kararsızlık. * Iztırab. * Bozulmak. * Boşa gitmek. * Serbest bırakmak, salıvermek. * Hayvanların salındığı otlak.

MERCAN
Denizde geniş resif meydana getiren ve mercanlar takımının örneği olan hayvan ve bunun kalkerli yatağından çıkarılan çoğu kırmızı renkte ve ince dal şeklinde bir madde. Bu madde boncuk gibi süs eşyası olarak kullanılır. Mercanlar ancak 40 metre kadar derinlikte yaşayabilirler.

MERCANE
Mercan tanesi. (Bak: Mercan)

MERCEFAN
Leğen ve ibrik.

MERCİ'
Merkez. Kaynak. Baş vurulacak yer. Müracaat edilecek yer. Dönülecek yer. Sığınılacak yer. * Söylenen sözün kendine fayda verdiği kimse.

MERCİ'-İ KÜLL
Bütün işler için müracaat edilen makam.

MERCİ'-İ RESMÎ
Bir idare veya memurun bağlı bulunduğu üst makam.

MERCİ'-İ RÜ'YET
Bir işin görülmesi için başvurulan yer.

MERCU
Ümid edilen. Ümid edilmiş. Rica olunan.

MERCU'
Geri döndürülmüş olan.

MERCUH
(Rüchân. dan) Başkası ona tercih edilmiş olan. * Fık: Mahkemede hasmından evvel müddeasını isbata salâhiyyetli olmayan şahıs. Evvelâ hak iddiaya salâhiyetli olan râcih, ikinci derecede iddiaya sahib olan ise mercuh olur.

MERCUM(E)
(Recm. den) Recmolunmuş. Taşlanmış, taşa tutulmuş.

MERD
f. Adam. Kişi. İnsan. Erkek. Sözünün eri.

MERD
Misvak ağacının yemişi. * Emmek. * Silmek. Mesh etmek.

MERDA
Yaralılar. Hastalar.

MERDA'
(C: Merâd) Ot bitmeyen kumlu yer.

MERDAN
(Merd. C.) Merdler. İnsanlar, erkekler, yiğitler.

MERDANE
f. Erkekçesine. Merdcesine. Er'e yakışır surette. * Matbaada baskı, baskı makinelerinde ve ofset makinelerinde ise plâteye değerek mürekkeb vermek; ve toprağı bastırmak gibi çeşitli işlerde kullanılan silindir. * Yufka açmağa yarıyan oklava. * Erkek ayakkabısı.

MERDANEGÎ
f. Cesurluk, yiğitlik, merdlik, erkeklik.

MERDBAZ
f. Merd olmayan. Nâmerd. Sözünde durmayan. *Yasak Kelime*.

MERDBEÇE
f. Yiğit oğlu yiğit. Merd oğlu merd.

MERDEGA
(C: Merâdıg) Boğaz ile göğüs arası.

MERDEKUŞ
Merzencüş otu.

MERDÎ
f. Erlik, erkeklik. * Merdlik, cesurluk, yiğitlik. * İnsanlık, hamiyet.

MERD-İ GARİB
Yabancı yerlere, gurbete düşmüş kişi.

MERDİVEN
(Bak: Nerdbân)

MERDİYE
(Bak: Marziye)

MERDUD
Reddolunmuş. Kabul edilmemiş. Geri döndürülmüş. Kovulmuş. (Namaz kılmayan hâindir, hâinin hükmü merduddur.)

MERDUDİYET
Merdudluk. Kovulmuşluk, geri çevrilmişlik.

MERDUD-ÜŞ ŞEHÂDET
Şahitlikleri kabul edilmiyenler. * Fâsık, yani devamlı günah işleyenler, yalan söyleyenler, müslümanları aldatan kimseler merdud-üş şehâdettir.

MERDÜM
f. İnsan. Adam.

MERDÜMAN
(Merdüm. C.) f. İnsanlar, kişiler, adamlar.

MERDÜM-AZAR
f. İnsanları inciten. Halka eziyet veren.

MERDÜME
f. Gözbebeği.

MERDÜMEK
f. Küçük adam. Bebek.

MERDÜMGİRİZ
İnsanlardan sıkılan, kalabalıktan hoşlanmayıp yalnızlık isteyen.

MERDÜMHAR
f. Yamyam. * İnsan eti yiyen vahşi hayvan.

MERDÜMÎ
f. Adamlık, insanlık.

MERDÜM-İ ÇEŞM
Gözbebeği.

MERDÜMKÜŞ
f. Katil. Adam öldüren. İnsan katleden.

MERDÜMZAD
f. İnsan oğlu. Beni Adem.

MER'E
(Mer'et) Kadın. Zen.

MEREB
İnsan toplanan yer.ME'REBE $ (Me'ribe) : (C: Meârib) İhtiyaç. * Ümitli bulunma. Ümitvar olmak.

MEREC
Kararsız ve mütehayyir olma. * Mecburi olma.

MERED
Kötülükte inad. * Sakal belirmemek, sakal çıkmamak.

MEREDE
(Mârid. C.) İnadçılar, muannidler, direnenler.

MEREHAN
Sevinç, ferah, sürur. * Zayıf olma. * Fâsid olmak. * Kurumak.

MEREK
Köy evlerinin yanında ot, saman ve yaprak gibi şeylerin ve umumiyetle hayvan yiyeceklerinin muhafazasına mahsus kârgir veya kerpiçten yapılmış bina. Samanlık.

MEREMMET
Onarma, tamir. * Üstünkörü tamir edip onarma.

MERERE
(C: Merirât) Sert bükülmüş kıvrık ip. * Arsa.

MERESE
(C: Mires-Emrâs) İp.

MERFAK
Yumuşak yer.

MERFU'
Yükseltilmiş. Yüksekte. Terfi ettirilmiş. Ref' olunmuş. * Hükümsüz bırakılmış. * Gr: Zamme ile harekelenmiş harf. Yani: Harfin harekesi, ötre (mazmum) "u, ü, o, ö şeklinde" okunan harf.

MERFUÂT
Bir yerde kullanılmak için kaldırılan eski eşya. * Gr: Mazmum olan, zamme ile harekelenmiş kelimeler.

MERFUD
İhsan edilmiş, armağan olarak verilmiş, bağışlanmış şey.

MERG
f. Ölüm, mevt.

MERG
Tükrük. * Salya.

MERG
f. Çayır. * Sebze.

MERGÂ MERG
f. Umumi vebâ hastalığı.

MERGÂ MERGÎ
Hastalıktan dolayı umumi ölüm.

MERGAM
(C: Merâgım) Girecek ve kaçacak yer.

MERGAME
Kahretmek. * Galip olmak.

MERGUB(E)
Rağbet edilmiş. Beğenilmiş. Çok kıymet verilen. Çokları tarafından istenen.

MERGUL
(Mergule) Kıvrılmış veya bükülmüş saç. Kıvırcık saç. * Ahenkli ses. * Kuş sesi.

MERGZAR
f. Çayırlık, çimenli ve sulak yer. Mer'a.

MERH
Un yoğurmak. * Deriye ve gövdeye yağ sürmek. * Yağ ile oğmak. * Bir yeşil ağaç.

MERH
Fesâd.

MERHA
Gözüne sürme çekmeyi âdet edinmeyen kadın.

MERHA
(C: Merâhi) Değirmen yeri.

MERHABA
Şâdlık, neşeli oluş. * Genişlik, vüs'at. * Müslümanlar arasında bir nevi selâmlaşma kelimesi olup, "rahat olunuz, serbest olun, hoş geldiniz" mânasında söylenir. * Nazımda medholunan kimseye hitâb olarak kullanılır.

MERHALE
(Rihlet. den) Menzil. Konak. * İki konak arası mesafe. * Bir günlük yol. * Derece, kademe.

MERHALENİŞİN
f. Seyyah, yolcu, turist.

MERHAMET
(Rahm. den) Acımak, şefkat göstermek. Korumak, iyilik etmek. Biçârelere yardımda bulunmak. Esirgemek.

MERHAMETBAHŞ
f. Merhamet eden. Merhametli.

MERHAMET-DİSAR
Çok merhametli, acıma hissi fazla olan.

MERHAMETEN
Acıyarak, merhamet ederek.

MERHAMETGÜSTER
f. Merhametli, merhamet edip acıyan.

MERHAMETPENAH
f. Merhametli.

MERHAMETPERVER
f. Merhametli, esirgeyici, acıyan.

MERHAMETPERVERANE
f. Acıma ve şefkat ile, esirgeyip acımak suretiyle.

MERHAMETPERVERÎ
f. Merhametlilik, esirgeyicilik.

MERHAMETŞİAR
f. Çok merhametli.

MERHAMETŞİARÎ
f. Merhametlilik, merhametli oluş.

MERHAZ
(C: Merâhiz) Don yıkayacak yer. * Abdest alacak yer.

MERHEB
(C: Merahib) Kaçacak yer.

MERHEM
Melhem. Deriye, yaraya sürülen ilâç. * Mc: Acıyı teskin eden şey. * Kederi, derdi gideren.

MERHEMSÂ(Y)
f. Merhem süren. Çare ve deva bulan.

MERHEMSÂZ
f. Çare bulan. Merhemci, ilâç yapan.

MERHEMSÂZÎ
f. Çare buluculuk.

MERHESA
(C: Merâhis) Mertebe, derece.

MERHUB
Korkulan ve kendisinden kaçılan şey. * Aslan.

MERHUM
(Rahm. den) Kendine rahmet edilmiş. * Rahmete kavuşmuş. Dünyanın sıkıcı ahvâlinden kurtulup rahmet-i İlâhiyeye kavuşmuş olan. Dünya imtihanından kurtulup, vazifesini bitirmiş, paydosa kavuşmuş olan. (Vefat etmiş müslüman hakkında söylenir.)

MERHUME
Vefât etmiş, rahmete kavuşmuş kadın.

MERHUN
(Rehin. den) Rehin edilmiş olan. Ödünç alınan bir şeyi teminata bağlamak için, onun yerine verilen herhangi bir şey. * Belirli müddetle bir şeye bağlı olan. * Edb: Mânası diğer beyit ile tamamlanan beyit.

MERHUZ
Yıkanmış, gusül etmiş.

MERİ'
(C: Emrâ-Emru) Otu çok olan yer. * Ucuzluk olan yer.

MER'Î
Görmeğe âid. Görünür olan. Gözle görülen. Manzara.

MER'Î
(Mer'iyye) Riayet edilen, hükmü geçen. Makbul sayılan, hürmet edilen.

MERİC
Çalkantılı, dalgalı.

MERÎC
Muzdarip, sıkıntılı. * Çeşitli nesne, muhtelif. Karışık, muhtelit.

MERÎD
Katı, yoğun. Güçlü, kuvvetli kimse. * Süt içinde ıslatılıp yumuşatılan hurma. * Baş kaldıran. Sadece fesadlık çıkaran. İnatçı. Şerli. Haddini aşmakta, azgınlıkta ve günahkârlıkta çok ileri gitmiş olan.

MERİDYEN
(Bak: Hatt-ı nısf-un nehar)

MERİH
Beyaz servi.

MERİH
Koz: Güneş etrafında seyreden seyyarelerden dünyadan sonra güneşe en yakın olanı. (Aslı: Merrih veya Mirrih okunur.) * Mars.

MERİK
Usfur otu.

MERİN
Hal, durum. * Ahlâk.

MERİR
(C: Merâyir) Uzun ve sağlam ip.

MERİRA (MARURE)
Buğday arasında olan acı bir tohum.

MERİRE
Azimet. (Ruhsat'ın zıddıdır)

MERİŞ
Üzerinde kuş tüyü olan nesne.

MER'İYYAT
(Mer'î. C.) Gözle görülen şeyler.

MER'İYYET
Mer'î oluş. Makbul olma. Muteber olma. Hükmü geçer olma.

MER'İYY-ÜL HÂTIR
İtibarlı. Sözü geçer.

MERK
Kokmuş deri. * Derinin yününü yolmak. * Kazımak. * Nüfuz etmek, içine işlemek.

MERK
f. (Bak: Merg)

MERKAAN
Ahmak kimse.

MERKAB
Gözetleme yeri.

MERKAD
Uyku yeri. Yatacak yer. * Mezar, kabir.

MERKAŞ
Bir şeyin üstünde siyah ve beyaz noktalar olması.

MERKAT
(Bak: Mirkat)

MERKEB
(Rekb. den) Binilen vâsıta. Binilen şey. * Eşek.

MERKEL
(C: Merâkil) Yol. * Hayvan üstüne binen kimsenin iki tarafından ayağı dibindeki yer.

MERKEZ
(Rekz. den) Bir şeyin ortası. Vasat. Yol. Durum, vaziyet. Hal, suret. * Şubeleri bulunan bir teşkilâtın idâre olunduğu ve emir veren yeri, makamı. Bir şeyin en işlek yeri. Teşkilât olan yerin en yüksek makamı. * Geo: Dairenin orta noktası. Çaplarının kesim noktası.

MERKEZÎ
(Merkeziye) Merkeze mensub. Merkezde bulunan. Merkezle alâkalı.

MERKEZ-İ ÂLEM
Güneş, şems.

MERKEZ-İ ARZ
Arzın merkezi. Dünyanın merkezi, iç tarafı.

MERKEZ-İ DEVR
Hareket eden bir cismin, etrafında devrettiği nokta.

MERKEZ-İ SIKLET
Ağırlık merkezi.

MERKEZ-İ TEŞRİ'
Kanun yapma merkezi.

MERKEZİYYET
İşlek yerde, merkezde bulunmuş olmak. * Bütün işlerin bir yerden idare edilir olması, merkezleştirilmesi.

MERKU'
Eski, yırtılmış elbise.

MERKUB
(Rükub. dan) Üzerine binilmiş, bindirilmiş. * Üzerine binilen hayvan veya nakil vasıtası.

MERKUM
(Rakam. dan) Yazılmış. Adı geçmiş. Rakamla söylenmiş. Sayılmış. * Basit ve âdi insan. (Bak: Mezbur)

MERKUM
Cem'olmuş, toplanmış, birikmiş.

MERKUN
Büyük havuz.

MERKUZ
Tahrik olunmuş, harekete getirilmiş. * Ayakla tepilmiş.

MERKUZ
(Rekz. den) Dikilmiş. Saplanmış. Batırılmış. Sâbit kılınmış.

MERKUZİYET
Dikilme, saplanma.

MERMA(T)
Etli, şişman kadın.

MERMAHUR
Bir cins güzel koku.

MERMAK
Yaramaz nesne.

MERMARE (MERMURE)
Yumuşak vücutlu kadın.

MERMAZ
(C: Merâmız) Harâretinden, üzerindeki yanacak gibi olan kumluk yer.

MERMERÎS
Zahmet, meşakkat.

MERMİ
(Remiy. den) Atılmış. * Ateşli silâhlar içine konan kurşun, gülle. Fişek.

MERMİYAT
(Mermi. C.) Atılmış şeyler. * Ateşli silâhlarda atılan tâneler, mermiler.

MERMUK
Mahfuz, hıfzolunmuş.

MERMUZ
(Remz. den) Açıktan belirtilmeyip, işaret ve remz ile anlatılan. İmâ edilmiş olan.

MERMUZAT
(Mermuz. C.) İşaret ve remz ile anlatılan şeyler.

MERMUZE
(C.: Mermuzât) İşaretle anlatılmış. Remzolunmuş. Açıktan değil de işaretle anlatılmış şeyler. (Bak: Mermuz)

MERN
(C: Emrân) Kürek.

MERNEA
Ucuzluk.

MERNUSA
Mübârek.

MERR
Geçmek. Mürur etmek. * İp. * Bel dedikleri âlet. * Demir külünk.

MERRAT
Kerrât. Kerreler. Birçok def'alar.

MERRE
Bir hareketin bir defa olduğunu bildiren fiil. Def'a. Kerre.

MERRE-İ VÂHİDE
Bir defa. Bir kere.

MERRETEN BA'DE UHRÂ
Diğerinden sonra, tekrar.

MERS
Ekmeği suyla ıslatmak.

MERSA
(C: Merâsi) Liman. Gemilerin demir atıp barındığı yer.

MERSAD
Rasad yeri. Gözetleme yeri. (Bak: Mirsâd)

MERSA-YI KOSTANTİNİYYE
İstanbul limanı.

MERSED
Arslan, esed.

MERSEN
Burun.

MERSİN (MERSİNÎ)
Mersin ağacı.

MERSİYE
Birisinin ölümü hakkında yazılan, teessürü anlatan manzume.

MERSİYEHÂN
f. Ağıt okuyan. Mersiye söyliyen.

MERSİYEKÂR
f. Ağıtçı. Ağıt ve mersiye okuyan.

MERSUD
Rasad olunmuş, ölçülüp biçilmiş, hesab edilmiş.

MERSUD
Birbiri üstüne yığılmış kumaş.

MERSUM
(Resm. den) Yazılmış, çizilmiş. Alâmetli, işaretli. * An'ane, gelenek, örf ü âdât. * Adı ve bahsi geçmiş. Bahsedilmiş.

MERSUS
Sağlam yapı. Birbirine kenetlenmiş, kurşun veya lehim ile birbirine bağlanmış sağlam yapı.

MERŞ (MARŞ)
(C.: Müruş) Tırnak ucuyla deriyi yırtmak. * Yağmur suyunun durmayıp üzerinden çabuk geçtiği yer. * İncitici söz.

MERŞA'
Her hayvanın yavuzu ve yırtıcısı. * Otu çok olan yer.

MERŞE
Yuvarlak cisim.

MERŞED
Hakiki maksada ulaştıran doğru yol.

MERŞUŞ
Saçılmış, dağılmış.

MERT
f. Çevik, zinde, hareketli.

MERTA
Sür'atle yelmek. Seğirtmek.

MERTA'
Otlak, çayır, mer'a, çimen.

MERTEBA'
Dağ üstünde olan yüksek yer.

MERTEBE
Derece. Basamak. Rütbe. Pâye.

MERTEBE-İ ÂLİYE
Yüksek derece, âli mertebe.

MERTEBE-İ BÂLÂ
Üst derece.

MERTEBE-İ KUSVÂ
En son derece.

MERTUB
(Ratb. dan) Rütubetli, ıslak, nemli, yaş.

MERTUM
Kırılmış, parça parça olmuş, ufalanmış.

MERTUM
Zor bir işi yapmağa memur edilmiş olan.

MERTUS
Bir fesleğen çeşidi.

MER'UB
(Ru'b. dan) Ürkmüş, korkmuş.

MER'UBEN
Ürkerek, korkarak, korku ile.

MERUE
Hazmetmek.

ME'RUŞ
Yer. Arz. Yeryüzü.

ME'RUZA
Ağaç kurdunun yediği ağaç.

MERV
Bir cins güzel koku.

MERVAHA
(C.: Merâvih) Ova, çöl. Her tarafından rüzgâr esen yer.

MERVE
Mekke-i Mükerreme'de bir tepenin adı olup hacılar, Merve ile Safâ arasında yedi def'a gidip gelirler. Bu, haccın rükünlerindendir. Bu gidip gelmeye "sa'y" denir.

MERVEB
(C: Merâvib) Yoğurt koydukları kap, yoğurt kabı.

MERVEHA
(C.: Merâvih) Ova, sahrâ.

MERVÎ
Rivâyet edilen. Anlatılan. Nakledilen.

MERVİYAT
(Mervi. C.) Rivayet olunmuş şeyler. Kulaktan kulağa söylenerek gelmiş olan sözler.

MERY
Sağılır davarın memesini meshedip sağmak.

MERYEM
İsâ Aleyhisselâmın annesinin adı. (Süryânicede hâdim mânasınadır) (Bak: Zekeriyya)

MERYEM SURESİ
Kur'an-ı Kerim'in 19. Suresidir.

MERZ
f. Toprak, yer. * Sınır, hudut.

MERZ
Parmak ucuyla çimdiklemek ve tırmalamak.

MERZA
(Mariz. C.) Hastalıklar, illetler. Hastalar.

MERZA'
Meme.

MERZAGA
Bataklık, çamur.

MERZAT
Rıza, hoşnutluk. Râzı olma, kabul etme.

MERZBAN
f. Sınır muhafızı, hudut muhafızı. Sınır beyi, vâli.

MERZBUM
f. Hududu belli olan memleket.

MERZE
Hamur parçası.

MERZEGAN
f. Cehennem. * Mangal. * Kabristan, mezarlık.

MERZENCUŞ
Bir ot cinsi.

MERZGUN
f. Tenâsül organı.

MERZÎ
(Bak: Marzi)

MERZİH
Şiddetli ses.

MERZUBAN
(C: Merazibe) Mecusiler reisi.

MERZUF
Ateş ile kızmış taş üzerinde pişirdikleri et.

MERZUK
Rızıklanmış, ihtiyaçları verilmiş. * Bahtiyar. Saadetli, mutlu.

MERZUKİYYET
Rızıklanış. Bütün mahlukatın rızkını bulması hali.

MERZUL
Rezil ve kepaze edilmiş.

MERZUZ
Dövülmüş. * Parçalanmış.

MERZÜBUM
f. İklim.

MERZVAN
f. Hudut muhafızı, sınır beyi.

ME'S
İnsanların arasını bozmak, araya fesad sokmak.

MESA
Akşam. Akşam vakti. Akşam olmak. * Gamlı olmak. * Öğleden güneş batıncaya kadarki vakit.

MES'A
Çirkin yürümek.

MES'A
(C. Mesâi) "Sa'y: Çalışma" manasına mimli masdar.

MESA'
Kuyumcu eşyası.

MESAB
Rücu edecek, geri dönecek yer. Kuyu ağzında su çeken kimsenin durduğu yer. * Havuz ortası. * Suyun biriktiği yer.

MESABE
Derece. Menzile. Rütbe. * Sevab yeri. * Merci, melce'.

MESABİH
(Misbah. C.) Lâmbalar. Fenerler. Siraclar.

MESACİD
Mescidler. Namazgâhlar. Küçük namaz yerleri.

MES'AD
Merdiven. İp merdiven.

MES'ADET
Bahtiyarlık. Saadete sebeb olacak haslet. İyilik.

MESAET
Fena ve kötü bir iş yapma. Fenalık etme.

MESAFAT
(Mesâfe. C.) Mesafeler. Uzaklıklar.

MESÂFÂT-I BAİDE
Uzak mesafeler.

MESAFE
Uzaklık. Uzunluk. * Ara. * Bir nevi uzaklık ölçme usulü.

MESAFF
(Saff. dan) (C.: Mesâff) Sıra sıra dizilme yeri.

MESAFİR
(Mesfer. C.) Bir şeyin görülen tarafları.

MESAG
Açlık. * Geçmesi kolay olan. * İtibar, değer. * İzin. Müsaade. Ruhsat, cevaz.

MESAG-İ KANUNÎ
Kanunen izin ve ruhsat verilmiş.

MESAG-İ ŞER'Î
Şeriatın verdiği izin.

MESAH (MÜSUHA)
Yemeğin tatsız ve tuzsuz olması.

MESAHA
Genişlik. * Genişlik ölçme.

MESAHİF
Sahifeler. Kitap sahifeleri. * Kur'anlar. Mushaflar.

MESAİ
Çalışma. Çalışmalar. * İş zamanı.

MESAİB
Felâketler. Uğursuzluklar. Suubetler. Güçlükler.

MESAİB
Musibetler. * Güçlükler.

MESAİB-İ DÜNYEVİYE
Dünya musibetleri ve güçlükleri.

MESAİD
(Mas'ad. C.) Yukarı çıkacak yerler.

MESAİD
(Mesâdet. C.) Saâdet ve mutluluğa sebep olan hâl ve ahlâklar.

MESAİD
(Mas'ad. C.) (Sayd. dan) Av yerleri.

MESAİ-İ CEMİLE
Güzel çalışmalar.

MESAİL
Mes'eleler.

MESAİL-İ AMÎKA
Derin mevzular. Derin mes'eleler.

MESAİL-İ DİNİYE
Dinî mes'eleler.

MESAİL-İ HİLAFİYE
İhtilaf mevzuu olan mes'eleler.

MESAİL-İ HUKUKİYE
Hukuk meseleleri.

MESAİL-İ İMANİYE
İmanî mes'eleler.

MESAİL-İ ŞETTA
Dağınık mes'eleler, maddeler.

MESAİR
(Mis'ar. C.) Ateşi karıştırmağa yarıyan demirler.

MESAJ
Fr. Sözle veya yazı ile gönderilen haber. * Bir devlet adamının veya makam sahibi şahsiyetin, diğer bir şahsiyete veya cemaate gönderdiği yazılı haber.

MESAK
Bir şey ileri sürmek. * Sevk edilecek yer.

MESAK-I KELÂM
Kelâmın sevk edildiği yer, maksad.

MESAKIB
(Miskab C.) Delme âletleri, matkablar.

MESAKIL
(Mıskal. C.) Cilâlayan veya parlatan âletler.

MESAKIT
(Maskat ve Maskıt. C.) Bir şeyin düştüğü yerler. * İnsanın doğduğu yerler.

MESAKÎL
(Miskal. C.) Miskaller, 1,43 dirhemlik ağırlık ölçüleri.

MESAKİN
Meskenler. Oturacak yerler.

MESAKÎN
(Miskin. C.) Ziyadesiyle fakir olanlar. Miskinler. Uyuşuklar. Zavallı, fakir kimseler. * Oturanlar.

MES'AL
Boğazda öksürecek yer.

MESA'LEBE
Tilkisi çok olan yer.

MESALİB
Eksiklikler. Ayıplar. Kusurlar.

MESALİH
(Maslahat. C.) Maslahatlar. İşler.

MESALİH-İ MÜRSELE
(Bak: Maslahat-ı mürsele)

MESALİK
(Meslek. C.) Meslekler. Tutulan yollar. Süluk edilen yollar.

MESALL
Kabından çıkmış nesne.

MESAM
(Mesâmet) Duracak yer.

MESAMAT
(Bak: Mesammât)

MESAMİ'
(Misma'. C.) Kulaklar. * İşitme âletleri.

MESAMİR
(Mismar. C.) Mıhlar, çiviler.

MESAMM
(Mesemm. C.) İnsan veya hayvan cildi üzerindeki teneffüse yarayan küçük delikler, gözenekler.

MESAMMÂT
(Mesâmm. C.) Mesammlar. Delikler, gözenekler.

MESAMM-ÜL CİLD
Tıb: Cilt üzerindeki küçük delikler.

MESANE
Sidik torbası. Sidik kavuğu.

MESANÎ
(Mesnâ. C.) Bir şeyin tekrarı. İki. Çift. Mükerrer.

MESANİD
(Mesned. C.) Mesnedler. Dereceler. Rütbe ve mevkiler.

MESANİD-İ ÂLİYE
Yüksek rütbeler, âli mevkiler.

ME'SAR
(C.: Meâsır) Hapsetmek. * Hapsedecek yer.

MESARİB
(Mesrebe. C.) Otlaklar, çayırlar, mer'alar. * Karından göğüse kadar olan yerde biten kıllar.

MESARİH
(Mesrah. C.) Çayırlar, otlaklar, mer'alar.

MESARR
(Meserret. C.) Sevinçler, meserretler. Sürurlar. Zevkler.

MESAS
Esas, asıl, kök.

MESATIR
(Mistar. C.) Cetveller, mistarlar. Çizgi çizme için kullanılan âletler.

MESAVİ
(Mesvâ. C.) Meskenler. Haneler. Evler.

MESAVİ
(Su'. C.) Kötü haller. Fenalıklar. Seyyieler. (Mehâsinin zıddı.)

MESAVİ-İ MEDENİYYET
Medeniyyetin fenalıkları, kötülükleri. (İsraf ve sefahet gibi)

MESAVİK
Misvaklar.

MESBAA
Yırtıcı ve vahşi hayvanların çok olduğu yer.

MESBAH
Doğacak yer ve zaman. Tulu' edecek yer. Tulu' edecek vakit.

MESBE'
Şarabı satın almak. * Dağ içinde olan yol.

MESBERE
Kadının veled getirdiği yer. * Devenin yavruladığı yer.

MESBUK
Geçmiş. * Sebkedilmiş. Arkada bırakılmış. Başkasından geri kalmış. * İlmihalde: Evvelce imamla namaza durmamış olup, sonradan imama uyan.

MESBUK
(Sebk. den) Kalıba dökülmüş.

MESBUK-UL EMSÂL
Benzerleri ve emsali önceleri de görülmüş ve geçmiş.

MESBUK-ÜL HİDME
Hizmet ve emeği geçmiş.

MESBUK-ÜZ ZİKR
Adı ve zikri geçmiş, bahsedilmiş.

MESBUT
Meyyit, ölü. * Deli, aklı gitmiş.

MESCEN
Cezaevi, zindan, hapishâne.

MESCİD
Secde edilen yer. Namazgâh. Cami yerine kullanılan namaz yeri.

MESCİD-İ AKSÂ
Kudüs'te çok eskiden gelen peygamberlerin (A.S.) yaptırdıkları mâbed.

MESCİD-İ HARAM
Mekke-i Mükerreme'de ve içinde Kâbe'nin bulunduğu en büyük, mukaddes ibadet yeri. (Bak: Kâbe)

MESCUD
Secde edilmiş. Kendisine secde edilmiş olan. Allah (C.C.)

MESCUM
Saçılmış, dökülmüş.

MESCUN
Hapsedilmiş.

MESCUR
Sulu süt. * Dizilmiş salkım olmuş inci. * Yanmış. * Kızdırılmış. * Doldurulmuş. Taşkın su. * Alevli ateş, kızgın fırın. * Deniz. * Boş. * Muhtelit. * Mc: Firavun'un battığı deniz.

MESD
İp bükmek.

MESDUD
Seddedilmiş. Kapatılmış. Hududlanmış.

MESDUL
Salıverilmiş, serbest bırakılmış.

MESED
Hurma lifi. * Liften yapılan ip. * Deve kılından ve yününden yapılan urgan. * Yemen diyarında biten bir ağacın adı. * Bağ.

ME'SEDE
Arslanlı yer.

MESEKE
(C: Misek) Fil kemiğinden veya deniz boğası kemiğinden yapılan bilezik.

MESEL
Bir umumi kaideye delâlet eden meşhur söz. Ata sözü. İbretli ve küçük hikâye. * Dokunaklı ve mânalı söz. * Benzer. Misil. * Delil. Hüccet.

MESEL
Suyun aktığı yer.

MESELA
Misal olarak, söz gelişi, şunun gibi, örnek tarzında.

MESELE
Gölgelik.

MES'ELE
Düşünülecek iş ve husus. Halledilmesi lâzım iş. Ehemmiyetli iş. * Savaş, muharebe, ceng, harp.

MES'ELE-İ HİLÂFİYE
Hakkında ihtilaf bulunan mes'ele. (Bak: Hilâf)

MESELEN
Misâl ve örnek olarak. Söz gelişi. Meselâ.

MESEL-UL A'LÂ
En kıymetli, en güzel misal. En güzel ta'rif ve söz.

ME'SEM
(Me'seme) Günah. Kabahat, suç.

MESEMM
(C.: Mesâmm) Tıb: Cild üzerindeki küçük delik. Gözenek.

MESEMME
(C.: Mesâmm-Mesâmmât) Ciltteki ufak delik. Gözenek.

MESEN
Kişinin bevlini tutmaya âciz olması. Bir kimsenin, idrarını tutamaması.

MESER
f. Soğuk, berd. * Buz.

ME'SERE
(Meâsir) Eskiden kalma güzel eser. * Cömertlik. * Güzel hareket ve fiil.

MESERRAT
(Meserret. C.) Meserretler, sevinçler, sürurlar.

MESERRET
Sevinç. şenlik. Sürur.

MESERRETÂVER
f. Sevinç ve meserret getiren. Sürurlandıran. Sevindiren. Sevindirici.

MESERRETEFZÂ
f. Meserret. Sevinç ve süruru arttıran.

MESERRETENGİZ
f. Sevindiren. Meserret meydana getiren.

MESFİYY
Üç kez karısı ölmüş adam. (Üç kez kocası ölmüş kadına "mesfiye" derler.)

MESFU'
Nazar değmiş.

MESFUH
Dökülüp akıtılmış olan. * Dağ eteği.

MESFUK
(Sefk. den) Sefkedilmiş. Dökülüp akıtılmış olan.

MESFUR
Yazılmış, adı geçmiş. (Bu tabir, eskiden daha ziyade hakaret görmesi icabeden aşağılık kimseler hakkında kullanılırdı.)

MESGABE
Açlık. Meşakkat ve yorgunluk içinde açlık.

MESGUR
Dişi düşmüş kimse.

MESH
El sürme. * Silme. * Abdest alırken başı ıslâk temiz el ile sığamak. * Taramak.

MESH
Bir şeyin suretini çirkin ve kötü hale çevirmek. * Hayvanı kovarak koşturup onu sıkıştırmakla yormak, bitâb hale getirmek.

MESHA'
İnişi ve yokuşu olmayan düz yer. Düzlük. * Ufak taşlı, otsuz düz yer. * Yürüdüğünde iki uyluğu birbirine sürüşen zayıf kadın. * Uylukları ince ve zayıf olan kadın.

MESHARA
(C.: Mesâhir) Maskara.

MESHEK
Yel gidecek yer.

MESHELE
Yumuşak yer. * Alçak yer.

MESHUF
Susamış. Suya kanamamış.

MESHUK
(Sahk. dan) Döğülerek toz haline getirilmiş.

MESHUN
Isıtılmış.

MESHUR
Büyülenmiş, kendine sihir yapılmış. * Büyülü gibi tutkun.

MESHUT
Beğenilmeyen iş.

MESİH
Mesh olunmuş. Başka bir şekle, hayvan kılığına girmiş. * Şuurunu kaybedecek hale gelen. Sarhoş ve şuursuz. * Acibe. Garibe. * Güzelliği olmayan. * Tuzsuz ve tatsız yemek.

MESİH
Yağ sürülmüş.

MESİH
Bir şey üzerined eli yürütmek, bir şeyden ondaki eseri gidermek demektir. * İsa Aleyhisselâm'ın bir ismidir. Elini sürdüğü, meshettiği hastaların iyileşmesinden kinâye olarak "İsa Mesih" denmiştir.(Rivayetlerde Hazret-i İsa Aleyhisselâm'a Mesih nâmı verildiği gibi her iki deccala dahi Mesih nâmı verilmiş ve bütün rivâyetlerde Min-fitneti mesihid-deccal, min-fitneti-mesihid-deccal denilmiş. Bunun hikmeti ve te'vili nedir?Elcevab: Allahu a'lem bunun hikmeti şudur ki: Nasıl ki emr-i İlâhî ile İsa Aleyhisselâm, Şeriat-ı Museviye'de bir kısım ağır tekâlifi kaldırıp şarap gibi bazı müştehiyatı helâl etmiş. Aynen öyle de; büyük deccal şeytanın iğvası ve hükmü ile şeriat-ı İseviyenin ahkâmını kaldırıp hristiyanların hayat-ı içtimaiyelerini idare eden rabıtaları bozarak, anarşistliğe ve "Ye'cüc ve Me'cüc"e zemin hazır eder. Ve İslâm deccalı olan Süfyan dahi, Şeriat-ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ebedî bir kısım ahkâmını nefis ve şeytanın desiseleri ile kaldırmağa çalışarak hayat-ı beşeriyenin maddi ve mânevi râbıtalarını bozarak serkeş ve sarhoş ve sersem nefisleri başıboş bırakarak hürmet ve merhamet gibi nurani zincirleri çözer; hevesât-ı müteaffine bataklığında, birbirine saldırmak için cebri bir serbestiyet ve ayn-i istibdad bir hürriyet vermek ile dehşetli bir anarşistliğe meydan açar ki, o vakit o insanlar gayet şiddetli bir istibdaddan başka zabt altına alınamaz. Ş.)

MESİHA
(C: Mesâyih) Gümüş parçası. * İyi ve yeni yay.

MESİHÎ
(Mesihiyye) Hristiyan. Hristiyanlığa âit. Hz. İsâ Aleyhisselâma âit ve ona müteallik.

MESİHİYYUN
Hristiyanlar.

MESİH-ÜD DECCAL
Deccal'a da bu isim verilmesinin bir sırrı şudur ki: Bir gözü silik, yani kör ve ayıplı olmasındandır. Sadece bu dünyayı görüp, âhireti görecek gözünün kör olmasındandır. * Mesih, uğursuzluğundan nâşi Deccal'ın lâkabıdır. Nakşı silinmiş para, çok gezen adam, çok cima' eden kimse, yalancı, kezzab ve bir tarafında gözü silik olan adama denir. (L.R.)Hak Dini Kur'an Dili, Cilt: 5, sh: 4172'de şu tafsilât vardır: (Yalancı bir Mesih demektir. Vârid olan hadis-i şeriflerde; Deccal; bir yalancı ve halkı aldatmakta meharetli bir sahtekârdır ki, kâfirliği sahtekârlığı yüzünden belli olduğu hâlde bir takım harikalar göstererek uluhiyyet da'vâ eder. Deccalın bu suretle yalancı bir Mesih olması, onun hıristiyanlık taklidi altında zuhur edeceğini anlatır.) (Bak: Deccal)

MESİK
Pinti, hasis, cimri.

MESİL
Su yatağı. Suyun akacak olduğu yer, boru.

MESİL
Benzer. Misil. Gibi. Şibih. Eş. Nazir.

MESİR
Seyretmek. * Yol yol alacalı elbise.

MESİRE
Seyredilecek, gezilecek yer. Tenezzüh ve gezme yeri. * Seyir.

MESİREGÂH
f. Seyir yeri. Seyrangâh.

MESİS
Cimâ etmek. * Yapışmak.

MESİT
Küçük sel.

MESK
(C: Müsuk) Deri.

MESKAB
Yakın olacak yer.

MESKAT
Doğum yeri. * Düşecek yer.

MESKAT
(C: Mesâk-Mesâki) Su maslağı.

MESKAT-I RE'S
Bir kimsenin doğduğu yer.

MESKEN
Ev. Sâkin olunacak yer. Hâne.

MESKENE
Tevazu etmek, alçakgönüllülük göstermek.

MESKENET
Miskinlik. Tembellik. Uyuşukluk. Bitkinlik. Beceriksizlik. Fakirlik. Yoksulluk.

MESKENET-FİKEN
f. Miskinliği gideren.

MESKENİYET
Mesken oluş. Sâkin olup durulacak yer olmak.

MESKIT
Düşecek yer.

MESKUB
Kalıba dökülmüş. Akıtılmış.

MESKUB
Delikli. Delinmiş.

MESKUK
(Meskuke) Sikkeli. Damgası vurulmuş. * Para hâline konulmuş.

MESKUKAT
(Meskuk. C.) Sikke hâline getirilmiş mâdeni paralar. Akçeler.

MESKUM
Hasta ve yoksul kimse.

MESKUN
İçinde oturanları olan yer. İnsan bulunan şenlenmiş yer.

MESKUR
Sarhoş olan.

MESKUT
Söylenmemiş. Sükut edilmiş. Hakkında bir şey söylenmemiş.

MESL
(C: Mislân) Yer yarığı.

MESLAH
Mezbaha. Davar kesilen yer.

MESLAH
(C.: Mesâlih) Tulu decek yer, doğacak yer. * Bir şey gözetecek yüksek yer.

MESLAHA
Sınır kalesi. Derbent.

MESLEB
Zorla birşey alınan yer. Zorla alma yeri.

MESLEBE
(C.: Mesâlib) Eksik, kusur, noksanlık, ayıp.

MESLEC
Karlık.

MESLEK
Yol. Usul. Gidiş. * San'at. Geçim için tutulan yol. * Sistem. * Mezheb. Mâneviyatta tutulan yol.(Sen, mesleğini ve efkârını hak bildiğin vakit, "mesleğim haktır veya daha güzeldir" demeye hakkın var. Fakat "yalnız hak benim mesleğimdir" demeye hakkın yoktur. $ sırrınca insafsız nazarın ve düşkün fikrin hakem olamaz. Başkasının mesleğini butlan ile mahkûm edemez. M.)

MESLEKÎ
(Meslekiyye) Meslekle alâkalı. Mesleğe ait.

MESLEK-İ MÜTEASSİFE
Sapık meslek.

MESLES
(C: Mesâlis) Üçer üçer olmak. * Üç kıllı tanbur.

MESLU'
Vücudunda ur bulunan kimse.

MESLUB
Selbedilmiş. Soyulmuş. Alınmış. Giderilmiş.

MESLUB-ÜL AKL
Aklı alınmış. Deli.

MESLUB-ÜŞ ŞUUR
Anlayışsız, idraksiz, şuursuz.

MESLUC
Yutulmuş, bel'olunmuş.

MESLUFE
Düzelmiş yer. * Kabuksuz arpa ve buğday.

MESLUH
Derisi yüzülmüş. Teslih edilmiş.

MESLUK
Kaynamış.

MESLUL
Çekilmiş. Kınından çıkmış kılınç. * Din uğruna kendini fedâ eden kahraman. * Tıb: Verem.

MESLUS
Üç kat olan nesne. * Üçte biri alınmış.

MESLUS
Deli, divane.

MESLUT
Kemiği üzerinden eti sıyrılmış. * Tıraş edilmiş. Yontulmuş.

MESLUT
Mağlub. Yenilmiş. * Zayıf, cılız, arık.

MESMEL
Sığınacak yer.

MESMESE
Karıştırmak.

MESMESE (MİSMÂS)
Karışık ve mültebis olmak.

MESMU'
Dinlenilen. İşitilen. * Duyulmuş. İşitilmiş.

MESMUA
Duyulmuş. Kulakla dinlenmiş olan.

MESMUÂT
İşitilenler. Duyulanlar.

MESMUD
Fukarânın çok istemesinden vere vere hiç birşeyi kalmayan kimse.

MESMUM
Zehirlenmiş. Ağu katılmış. Zehirli.

MESMUMEN
Zehirli olarak. Zehirlenmiş olarak.

MESMUR
Cismen ufak olmakla beraber, sinirleri kuvvetli olan adam.

MESMUS
Zehirli.

MESNA
İkişer ikişer. * Derenin büklüm ve boğaz yeri. * Çalgının ikinci teli.

MESNA
Bevlini tutmaya kadir olmayan kadın. (Müz: Emsen)

MESNED
Dayanacak yer, nokta. * Mertebe. Makam. * Destek.

MESNED-İ MEŞİHAT
Şeyhül-islâmlık mertebe ve mevkii.

MESNEDNİŞİN
f. Bir mesned veya makamda bulunan.

MESNEVÎ
İkilik manzume. Her beyti ayrı kafiyeli olan manzume.

MESNEVÎ-İ NURİYE
Aslı Arapça olup, sonradan tercemesi de yapılmış olan Risale-i Nur Külliyatı'ndan bir eserdir.

MESNEVÎ-İ ŞERİF
Mevlâna Celaleddin-i Rumî'nin meşhur farsça olan eserinin ismi. (Bak: Mevlâna Celaleddin-i Rumî)

MESNEVİYYAT
(Mesnevî. C.) Mesnevi tarzında yazılmış olan eserler.

MESNUN
Sünnet olan. Sünnet olmuş olan. * Âdet edilen şey. * Bilenmiş bıçak. * Üzerinden ömürler geçmiş olan. * Şekillendirilmiş. * Kalıba dökülmüş. * Kokusu değişmiş.

MESRA
Gece vakti yola çıkma.

MESRA(T)
Çok olmak. Çok olacak yer.

MESRAH
(C.: Mesârih) Çayırlık, otlak, mer'a.

MESRAT
Adet çokluğu.

MESREBE
(C.: Mesârib) Deve ve koyun sürülerinin çayırlık, mer'a, otlakları. * Vücudda karından göğüse kadar olan kıllı yer.

MESRECE
Gece kandili konulan şişe.

MESRUBE
Uzun saç. * Saç kesecek âlet.

MESRUD
(Serd. den) Söylenmiş, bilidirilmiş, mezkur. Serdolunmuş.

MESRUD
f. Sihir, efsun, büyü.

MESRUDAT
(Mesrud. C.) Söylenenler. Bildirilmiş olan şeyler.

MESRUDE
Ulaştırmak. * Zırh halkalarının birbirine girmesi.

MESRUE
Çekirgenin yumurtasını döktüğü yer.

MESRUK
Çalınmış, sirkat edilmiş olan.

MESRUR
Sevinçli. Sürurlu. Meserretli. Merâmına ermiş.

MESRURİYET
Sevinçlik. Sürur içinde oluş. Dileğine ermiş olanın hâli.

MESS
Yapışmak, değmek, dokunmak. * Meydana gelmek.

MESSAH
Ölçü âletleriyle arazi ölçen. Mühendis. * (Mesh. den) Uğuşturan, mesheden. Masaj yapan. Dellâk.

MESS-İ HÂCET
Lüzum görülme, iktiza etme, gerekme.

MEST
Adamın elini deve karnında yavrunun yattığı yere sokması. * Bağırsak içinde iken sıvayıp çıkarmak.

MEST
Ayakkabı. * Sarhoş. Aklı başında olmayan. Kendinden geçercesine haz duymak mânasında "mest olmak" şeklinde kullanılır.

MESTAN
(Mest. C.) f. Sarhoşlar.

MESTANE
Sarhoşcasına. Sarhoş bir kimseye yakışır surette.

MESTÎ
f. Sarhoşluk.

MEST-İ ELEST
Elest meclisinde hitab-ı İlahî ile mest olan.

MEST-İ HARAB
Çok sarhoş olmuş kimse.

MEST-İ MÜDAM
Her zaman, devamlı sarhoş.

MEST-İ SERŞAR
Haddinden fazla sarhoş, çok sarhoş.

MEST-İ TEMAŞA
Seyretme sarhoşu. Bakıp seyretmekten sarhoş gibi olan.

MESTÎ-ÂVER
f. Bayıltıcı, sarhoş edici.

MESTÎ-BAHŞ
f. Sarhoşluk veren, sarhoş edici. Bayıltıcı.

MESTUR
Örtülmüş. Setredilmiş. Gizlenmiş. (Bak: Tesettür)

MESTUR
Satırlanmış. Çizilmiş. Yazılmış.

MESTURE
Örtülü kadın. İslâmiyetin emrettiği şekilde örtülmesi farz olan yerlerini örtmüş olan kadın. (Bak: Tesettür) * Gizli tutulan resmi işlerde harcanmak için hükümetin emrine verilen para. (Buna tahsisat-ı mesture de denir.)

MESUBAT
(Mesube. C.) İyiliğe karşı Allah (C.C.) tarafından verilen mükâfatlar.

MESUBE
(C.: Mesubât) İyiliğe karşı Cenab-ı Hakk'ın vereceği mükâfat.

MESUBE (MUSİBE)
(C: Mesâyib) Belâ, zahmet. * Mekruh emir.

MES'UD
Saadetli, iman ehli olan, bahtiyar. Mutlu.

MES'UDANE
f. İman ehline, bahtiyar olana yakışır halde. Saadetlice. Cenab-ı Hakk'ın emrine, rızasına uygun şekilde. Sevinçli ve ferahlıkla.

MES'UDİYET
Mes'udluk, kutluluk, bahtiyarlık.

MESUK
(Sevk. den) Sevkolunan. İleri sürülen, yollanan. Gönderilen.

MESUK-U LEHU-L-KELÂM
Kelâmın söyleniş gayesi, garazı ve maksadı.

MESUK-UN LEH
Bir mânaya sevk olan, mânaya göre söylenen söz. Asıl mevzu (siyaka doğru) ve maksad için söylenen söz.

MES'UL
Yaptığı iş ve hareketlerden hesap vermeğe mecbur olan. Mes'uliyetli. Bir işin idâresi kendisine âit olan. * Ceza verilmiş olan.

MESULAT
Azab, ukubet. Cezâ çekme.

MESULE
(C: Mesulât) Azap vermek, eziyet etmek. * Hayvanı oka nişan edip atmak yahut diri iken bir tarafını kesmek.

MES'ULİYET
Mes'ul olma hâli. Yaptığı iş ve hareketten hesap vermeğe mecbur oluş.

ME'SUM
Günahlı, suçlu, maznun.

ME'SUR
Esir edilmiş. * Hürriyeti alınmış olan.

ME'SUR(E)
Ecdaddan rivayet edilen. * Meşhur. * İtibarlı. Beğenilmiş olan. * Rivayet yolu ile öğretilmiş meşhur ve mühim haberler. * Bir kılınç ismi.

MESUS
Yavan su. * Panzehir taşı.

MESÜNN
(Mesünniyyet) Yaşlı olmak. (Bak: Müsinn)

MESV
Mürr dedikleri acı yemen zamkı.

MESVA
(Mesâvi. den) Mesken, hane, ev, me'va. Yurt.

MESVERE
(C: Mesâvir) Minder.

MEŞ'
Kesbetmek, kazanmak. * Toplamak, cem'etmek. Davar sağmak.

MEŞA
Havuç.

MEŞA'
Duyulan, intişar eden, açıklanan, yayılan. Etrafa yayılmış olan. * Bölünmeyip ortaklaşa kalmış olan. Müşterek olan.

MEŞA'
Evlad çokluğu.

MEŞ'AB
Yol, tarik.

MEŞACİR
(Meşcer ve Meşcere ve Meşcire. C.) Koruluklar, ağaçlık yerler.

MEŞAD
Mukavemet ve galebe yeri.

MEŞAET
Taleb etme, isteme, dileme, arzulama.

MEŞAGİL
Meşguliyetler. İşler. Meşgaleler.

MEŞAGİL-İ DÜNYEVİYE
Dünyâ meşgaleleri.

MEŞAGİL-İ KESÎRE
Aşırı meşguliyetler.

MEŞAGİL-İ UHREVİYE
Ahirete ait çalışmalar. Din için yapılan çalışmalar.

MEŞAHAT
(Bak: Müşahha)

MEŞAHİD
Meşhedler. Şehidlikler. * İnsanların toplanacağı yerler.

MEŞAHİR
Meşherler. Teşhir olunan yerler.

MEŞAHÎR
Meşhurlar. Çok kimselerce tanınanlar.

MEŞAHİR-İ ÜDEBÂ
Meşhur edibler.

MEŞAÎ
Meşşaiyyundan olan kimse. (Bak: Meşşaiyyun)

MEŞAİL
(Meş'al ve Meş'ale. C.) Meşaleler.

MEŞAİM
(Meşime. C.) Dölyatakları, ana rahimleri.

MEŞAÎM
(Meş'um. C.) Uğursuz olan şeyler. Meş'um şeyler.

MEŞAİN
(Şeyn. C.) Kabahatler, ayıp ve lekeler.

MEŞAİR
(Meş'ar. C.) Beş duygu, his. Hasseler. * Akıl ve vahiy. * Hacı olmadan evvel durulması lâzım gelen mühim makamlar.

MEŞAİYYUN
(Bak: Meşşâiyyun)

MEŞAKİ
(Mişkât. C.) İçerisine lâmba, kandil gibi şeyler koymak üzere duvarda yapılan küçük hücreler, oyuklar.

MEŞÂKK
Eziyetler. Sıkıntılar. Meşakkatler. Mihnetler.

MEŞÂKKA
Muhalefet ve adâvet etmek. Karşı gelip düşmanlık yapmak.

MEŞAKKAT
Zahmet. Sıkıntı. Güçlük. Zorluk. (Bak: Himmet)

MEŞÂKK-I HAYAT
Hayatın meşakkat, zahmet ve sıkıntıları.

MEŞ'ALE
Aydınlatıcı âlet. Lâmba, kandil. Ucunda ateş yanan değnek.

MEŞ'ALE-İ DİL
Gönül meş'alesi.

MEŞ'ALKEŞ
f. Meş'aleci.

MEŞAMM
(şemm. den) Koku alacak yer. Burun. Geniz.

MEŞ'AR
(C: Meşâır) Bilecek yer.Hasse. Duygu. * Hacıların ziyaret ettikleri yerler.

MEŞARE
Bostan. Tarla. * Çiftçiler arasında meşhur olan tahta yer.

MEŞARIK
Güneşin doğduğu taraflar. Şark tarafları.

MEŞARİ'
Caddeler. Doğru ve açık yollar. * Su akan oluklar.

MEŞARİB
Meşrebler. Mizaclar. Tabiatlar. Huylar. * Fehimler. Anlayışlar. Ahlâklar. * Su içecek şeyler. Maşrabalar. * Köşkler.

MEŞARİT
(Mişrat. C.) Keskin bıçaklar. Ameliyatta kullanılan keskin hekim bıçakları.

MEŞ'AR-ÜL HARAM
Hac zamanında ziyaret edilecek muayyen yer. Cebel-i Kuzah, Müzdelife'de bir yerin ismi.

MEŞAŞ
Beyaz servi.

MEŞATÎ
(Meştâ. C.) Kışlıklar. Kış mevsiminde barınılacak yerler.

MEŞAVÎZ
(Mişvâz. C.) Sarıklar.

MEŞAYİH
Şeyhler. Pirler. İhtiyarlar.

MEŞBU'
Tok. Doymuş. Kanmış.

MEŞBUB
(C.: Meşâbib) İki ayağı beyaz olan at. * Güzel nesne.

MEŞC
Karıştırmak. Haltetmek.

MEŞCER
(Meşcere) Ağaçlık yer, koru, şeceristan.

MEŞCUC
Yüzü gözü yaralanmış olan.

MEŞCUN
Yarılmış.

MEŞDEN
(C: Meşâdin) Buzağısı büyük olup anasından müstağni olan dişi geyik.

MEŞDUD
(Meşdude) Kuvvetlice bağlanmış olan. Sıkıca bağlı. Sıkı.

MEŞDUH
Şaşkın, şaşırmış. Ürküp korkmuş.

MEŞE
Bir cins ağaç. Odunu sert, sağlam ve parlak olur.

MEŞEGÂH
f. Meşelik. Meşe ağaçlarının bulunduğu yer.

MEŞ'EME
Sol taraf. Sol. * Kötü. Uğursuz.

MEŞERE
Dış kısım.

MEŞERRE
Eyerin içine konulan yastık.

MEŞFER
(C: Meşâfir) Sarkık hayvan dudağı.

MEŞFU'
Müşterek sınırlı gayrimenkul.

MEŞGALE
İş. Meşguliyyet. Boş durmayış.

MEŞGEL
f. Yol kesen, haydut, şaki, eşkiyâ.

MEŞGUF(E)
(Şagaf. dan) Âşık, tutkun. Sevgi ve aşk yüzünden deli olmuş.

MEŞGUL
(Şugl. den) Bir işle uğraşan. * Dalgın. * Doldurulmuş, tutulmuş, işgal olunmuş.

MEŞGULİYET
Meşgul olma, bir iş yapma. * Uğraşılan ve meşgul olunan şey.

MEŞHED
Bir kimsenin şehid düştüğü yer. Şehidlerin mezarlığı olan yer. * İnsanların cemaat olarak hazır olacakları yer. * Şehâdet yeri. Hz. Hüseyinin (R.A.) Kerbelâdaki şehid düştüğü yer. * İranda bir şehir adı.

MEŞHER
Teşhir yeri. Gösterme yeri. Sergi.

MEŞHERGÂH
f. San'at-ı İlâhiyyenin gösterildiği yer, yeryüzü. * Teşhir yeri. Sergi.

MEŞHER-İ A'ZAM
Büyük teşhir yeri. Ahiret meydanı. Haşir meydanı.

MEŞHUD
Görünen. Şehadet edilen. * Resul-u Ekrem'in (A.S.M.) dünyaya teşrifinden ve risaletinden önce meleklerce ve enbiya hazerâtının dilinde nübüvvet ve risaletlerine şehâdet edilmiş olduğundan kendilerine verilen bir isim. * Suç üstü yakalanan. * Göz ile görülmüş. * Cuma günü. * Kıyâmet günü.

MEŞHUDÂT
Görünenler. Seyredilenler. Hislerimizle ve gözlerimizle görüp bildiğimiz ve bazı evliyanın keşfen gördükleri.("Fütuhât-ı Mekkiye" sâhibi Muhyiddin-i Arab (K.S.) ve "İnsan-ı Kâmil" denilen meşhur bir kitabın sâhibi Seyyid Abdülkerim (K.S.) gibi evliyâ-i meşhure, küre-i arzın tabakat-ı seb'asından ve Kaf Dağı arkasındaki Arz-ı Beyzâdan ve Fütuhatta Meşmeşiye dedikleri acâibden bahsediyorlar. "Gördük" diyorlar. Acaba bunların dedikleri doğru mudur? Doğru ise; halbuki, bu yerlerin yerde yerleri yoktur. Hem coğrafya ve fen onların bu dedikler

_________________
Bir Sıkıntın Olduğu Zaman Rabbine Dönüp “Benim Büyük Bir Sıkıntım Var” Deme. Sıkıntına Dönüp “Benim Büyük Bir Rabbim Var” De..!


Twitter: http://twitter.com/AkrepPortal


Pts 10 May, 2010 21:24
Profile bak WWW
Portal Yöneticisi
Portal Yöneticisi
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Sal 22 Şub, 2005 11:33
İleti: 15315
Yaş: 38

Yaşadığınız il: Bilinmeyen
Burcunuz: Akrep Burcu: 23 Ekim-21 Kasım
Cinsiyetiniz: Erkek
İleti 
MEBLEVLE (MİBVELE)
İçine bevledilen kap.

MEBLU'
(Bel'. den) Yutulmuş.

MEBLUL
Nemli, yaş. Islak, ıslanmış.

MEBNA
Temel. Yapı yeri. * Üss-ül esas. Asıl ve esas.

MEBNİ
Yapılmış. Kurulmuş. * Bir şeye dayanan. Nazar ve itibâr ve isnad olunarak. * ... den dolayı... e binâen. * Gr: Son harfi harekesi değişmeyen kelime. Tasrife tâbi olmayan (fiil çekimine uğramıyan) kelime.

MEBRADE
Soğukluk. * Soğukluk verecek zaman ve mekan.

MEBREZ
Abdesthâne.

MEBRUD
Soğuk, soğumuş.

MEBRUK
Tebrike şâyeste kimse. Tebrike değer nesne.

MEBRUR
Hayırlı. Makbul. Beğenilmiş. Sadık olmakla makbule geçmiş olan.

MEBRUZ
Gösterilmiş, ibraz olunmuş. * Açılmış mektub.

MEBSEM
(C: Mebâsim) Tebessüm etmek, hafif gülümsemek.

MEBSUS
Dağılmış. Yayılmış. Herkesçe duyulmuş. şayi' olmuş.

MEBSUT
Açılmış. Yayılmış. Serilmiş. * Mufassal. Etraflıca beyan olunan. Bast olunmuş. Uzun uzadıya anlatılmış.

MEBSUTEN
Mebsut olarak.

MEBSUTEN MÜTENASİB
Birbirlerine nisbetli olan iki şeyden birinin artmasıyla, diğerinin de aynı nisbetle artması; veya eksilmesiyle diğerinin de eksilmesidir. Doğru orantılı.

MEBŞURE
Yüzü ve vücudu güzel yaratılmış kadın.

MEBŞUŞ
(C.: Mebâşiş) Silinmiş. İzi eseri kalmamış.

MEBTUN
Karnı hasta olan kimse.

MEBTUŞ
Tutulmuş. * Hışım olunmuş.

MEBTUT
Kesilmiş ve ayrılmış.

MEBTUTE
Fık: Üç talak ile boşanmış olan kadın.

MEB'UC
Karnı delinmiş.

MEB'US
Gönderilen. Ba's edilen. * Halk arasından seçilerek Millet Meclisine âzâ edilen. * Allah tarafından gönderilmiş olan. * Öldükten sonra diriltilen.

MEB'USÂN
f. Meb'uslar. Milletvekilleri.

MEB'USİYET
Mebusluk. Milletvekilliği vazifesi.

MEBYET
Geceliyecek yer. Gece vakti kalınacak yer.

MEBZUL
Bol. Çok sarf olunan. Ucuz.

MEBZULÎ
Bolluk, çokluk, kesret.

MEBZULİYYET
Ucuzluk. Bolluk.

MEBZULİYYET-İ ELVAN
Renk bolluğu.

MEC'
Hurmayı sütle ıslatıp yemek.

MECA'
Açlık.

MECAA
Hilebazlık etmek, hile yapmak.

MECADİF
(Micdâf. C.) Kayık veya sandal kürekleri.

MECADİL
(Micdel. C.) Köşkler, kasırlar.

MECAE
(Mecâet) Açlık. Acıkma.

MECAL
Tâkat. Güç. Kuvvet. * İktidar. İmkân. * Fırsat.

MECALÎ
(Meclâ. C.) Aynalar.

MECALİS
Meclisler. Toplantılar. Toplantı yerleri.

MECAMİ'
(Mecmua. C.) Mecmualar. Dergiler.

MECAMİR
(Micmer. C) İçlerinde tütsü yakılan kaplar, buhurdanlar.

MECANE
Ne bulursa sakınmadan yapmak. Mecnunluk.

MECANİK
(Mencenik. C.) Mancınıklar. (Bak: Mancınık)

MECANİN
Mecnunlar. Deliler.

MECARÎ
(Mecrâ. C.) Mecralar. Su yolları. Su yatakları.

MECAZ
Yerinden ve haddinden tecavüz etmek. Hududunu aşmak. * (Cevaz. dan) Geçecek yer. Yol. * Edb: Hakiki mânâsı ile değil de ona benzer başka bir mânâ ile veya istenileni hatırlatır bir kelime ile konuşmak. İstenilene benzer bir mâna ifadesi. Meselâ: Bazı Hadis-i Şeriflerde dünyaya nezâret eden iki melâikenin öküze ve balığa benzetildiği gibi.Edebiyat: Lügatı'nın, "Mecaz" Maddesinde şu tafsilât vardır: Bir kelime, kendi mânasında kullanılırsa; hakikat olur. Eğer bir münasebetle asıl mânasından başka bir mânada istimâl edilir ve kendi mânasında kullanılmasında "karine-i mânia" bulunursa mecaz'dır. Meselâ; tahta kelimesi ağaçtan satıh mânasına olduğu halde hakikattır. Fakat yazı levhası mânâsına kullanılır. Faraza, Muallim tarafından talebeye "tahta başına geç" denilirse, mecaz'dır. Çünkü, levhanın tahtadan yapılmış olması münasebeti ile, bir de başına geçilecek tahtanın ancak yazı tahtası olup döşeme ve tavan tahtalarının başına geçilemiyeceği karine-i mâniası ile, o kelime hakikat mânâsından mecâz mânâsına naklolunmuştur.Nakildeki münasebete alâka denilir. Alâkası teşbih olan mecazlar istiâre, başka türlü alâkası bulunanlar da mecaz-ı mürsel'dir. Mecaz-ı mürselin alâkaları teşbihten başkadır ve en meşhurları şunlardır:1- Hulul : Hakikat ve mecaz mânalarında birinin ötekine mahal olmasıdır. (Derse girildi) denildiği vakit, hâl olan dersin söylenip onun mahalli bulunan dershânenin kasdedilmesi. (Yemekhâneye indi) denilince de, mahal bulunan yemekhânenin zikrolunup yemeğe inildi, denilmek istenmesi gibi.Mânâca cüz'i bir fark ile buna, zarfiyyet, mazrufiyyet alâkası da diyebiliriz.2- Sebebiyyet, müsebbebiyyet : Hakiki ve mecazi mânâlardan birinin diğerine sebeb müsebbeb olmasıdır. "Bir muharrir, kalemiyle geçinir" cümlesinde sebeb olan kalemin zikredilip müsebbeb olan yazı ücretinin kasdedilmesi; kar yağarken söylenilen "bereket yağıyor" cümlesindeki müsebbeb olan bereketin zikredilip, sebeb olan karın murad edilmesi gibi.3- Cüz'iyyet, külliyet : Hakikat ve mecaz mânâlarından biri, diğerinin cüz'ü olmasıdır. Diğer bir tabir ile; bir şeyin bütünü kasdedilmesidir. "Marmaradan her yelkenUçar gibi neş'eli"beytindeki yelken kelimesi gibi. (ki, onun zikriyle bütünü söylenip parçası, yahut parçası söylenip bütünü bulunan kayık murad edilmiştir).4- Itlâk ve takyid : Hakikat ve mecaz mânâlarından birinin mutlak yâni umuma; o birinin mukayyed, yâni hususa delâlet eder olmasıdır. Hayvan kelimesindeki mânâ umumidir. Hayvan deyip de meselâ "At" ı murad etmek onu mukayyed bir mânâda kullanmak demek olacağından "Mecaz" olur.5- Kevniyyet : Bir şeye eski hâlinin ismini vermektir. Bir vâlidenin, yetişmiş oğluna; "bizim çocuk" demesi gibi.6- Evveliyyet : Bir şeyi sonra olacağı isim ile zikretmektir. Tıbbiye ve deniz mekteblerine yeni girmiş talebeye "Doktor ve Kaptan" denilmesi gibi.(Mecaz ilmin elinden cehlin eline düşerse, hakikate inkılâb eder, hurâfata kapı açar. S.)

MECAZE
Cevizlik yer.

MECAZEN
Mecaz olarak. Gerçek değil de mecaz yoliyle.

MECAZ-I MÜRSEL
Edb: Kelimenin asıl mânâsıyla mecazî mânâsı arasında benzerlik bulunmasından başka bir alâka bulunmasıyla olan mecazdır.

MECAZÎ
Mecazla ilgili.

MECAZİB
(Meczub. C.) Meczublar. Cezbeye tutulmuş olanlar.

MECBE
Geniş ve işlek yol.

MECBEE
Mantar yetişen yer.

MECBUB
Hayası ve zekeri kesilmiş.

MECBUL(E)
(Cibillet. den) Yaratılmış. Yaratılışında bir hâl veya sıfat bulunan.

MECBUR
Zor görmüş. Zorla bir işe girişmiş. İcbar görmüş. * Hatırı alınmış, gönlü yapılmış. (Hakiki manası: Kırıldıktan sonra bütünlenmiş.)

MECBUREN
İster istemez. Cebirle. Zaruret icâbı. Zorla.

MECBURÎ
Zor altında, ister istemez, yapma mecburiyetinde.

MECBURİYET
Zora tutulma. Mecburluk.

MECC
Ağızla su püskürmek. * Sulu şeyler atmak ve saçmak.

MECCAN
Parasız, karşılıksız, ücretsiz, bedâva, meccânen.

MECCANEN
Ücretsiz, parasız.

MECCANÎ
Bedavacı. Parasız.

MECCANİYET
Ücretsizlik, meccanilik.

MECD
Büyüklük. Azamet. * şeref, itibar.

MECDERE
Lâyık olacak mekân.

MECDEYE
Kıtlık yeri.

MECDUD
Rızkı bol, nasibli, bahtiyar. * Kesilmiş, maktu.

MECDUL
Sağlam ve muhkem şey. * Sağlam yapılı ve kemikli kimse. * Bükülmüş.

MECDUR
Tıb: Çiçek çıkarmış kimse.

ME'CEL
(C: Meâcil) Su toplanan yer.

MECELLAT
(Mecelle. C.) Mecmualar, kitaplar, dergiler.

MECELLE
Mecmua. Fikir topluluğu. Risale. Kitab. Hikmetli sahife. * Fıkıh kitabının muâmelât kısmının toplu bir parcası. * İslâm Hukukuna dâir bir mecmua.

MECENNE
Kalkan, siper. * Delilik, mecnunluk, divanelik.

MECER
Koyunun karnındaki kuzu büyüdükçe durmaya kadir olmaması. * Büyük asker. * Susuzluk.

MECERRE
(Mecerret-üs Sema) Kehkeşan, Samanyolu denilen büyük, parlak yıldız kümesi.

MECFER
Beli kalın olan at.

MECHEL
(C.: Mecâhil) Belirtisiz, işaretsiz, nişansız. * Yolu ve izi olmayan çöl.

MECHELE
Birini câhilliğe sevkeden şey.

MECHUD
(Cehd. den) Çalışmış uğraşmış, didinmiş, cehdetmiş. * Kuvvet, kudret, güç.

MECHUL
Bilinmeyen. Belli olmayan.

MECHULAT
(Mechul. C.) Mechul olan ve bilinmeyen şeyler.

MECHULİYET
Bilinmezlik, mechullük.

MECHUL-ÜL AHVAL
Kimin nesi olduğu bilinmeyen kimse.

MECHUL-ÜN NESEB
Kimin çocuğu olduğu bilinmeyen kişi.

MECHURE
Harf, hareke ile okunduğu vakit, nefesin hapsolunup sesin âşikâr olmasında okunan harfler. Bu harfler nefesi kendileri ile cereyandan men'ederler.

MECHURİYE
Aşikâre olunmuş, açıklanmış, meydana konulmuş.

MECİ
(Meciyyen) Gelme, geliş.

MECİD
Azametli. Şerefli. Gâlib. * Esmâ-i İlâhiyedendir.

MECİDİYE
Sultan Abdülmecid zamanında 1840'da basılmış 20 kuruş değerinde gümüş para.

MECL
Elin kabarması. * Balta gibi bir nesne tutmaktan veya çalışmaktan dolayı elin kabarıp nasırlanması.

MECLA
(C.: Mecâli) Ayna, mir'at. * Çıkma ve görünme yeri. * Başın tepesinde kıl bitmeyen yer.

MECLEB
Beyaz çiçekli bir otun adı. (Adam boyu uzar ve yaprağı zerdaliye benzer.)

MECLİS
Oturulacak, toplanılacak yer. * Görüşülecek bir mes'ele için bir araya gelmiş insan topluluğu. * Devlet işlerini görüşmek üzere Millet Vekillerinin toplandıkları büyük bina.

MECLİS-ARA
f. Meclisi süsleyen.

MECLİS-ÂRÂ
Meclisi süsleyen.

MECLİS-EFRUZ
f. Meclisi parlatan. Meclisi aydınlatan.

MECLİS-FÜRUZ
f. Meclisi parlatan. Meclisi aydınlatan.

MECLİSÎ
Meclisle alâkalı. Meclise ait.

MECLİS-İ A'YÂN
Osmanlı İmparatorluğu zamanında hükümet tarafından seçilmiş olan meclis. (Bunun karşılığı, zamanımızda, senato meclisidir.)

MECLİS-İ MEBUSAN
Halk tarafından seçilen meb'usların meclisi. Millet Meclisi.

MECLİS-İ ÜLFET
Konuşma meclisi.

MECLİS-İ VÜKELÂ
Kabine toplantısı. Bakanlar kurulu toplantısı.

MECLİSİYAN
Meclis ehli. Mecliste bulunan âzâlar.

MECLUB
Celbolunmuş. Çekilmiş. Kapılmış. * Tarafdarlığı kazanılmış kimse. * Aşık. Tutkun.

MECLUBİYET
Tutkunluk, meclubluk.

MECLÜVV
Parlak, cilâlı. Mücellâ.

MECMA'
Toplanılacak yer. Kavuşulan yer.

MECMA-I EKBER
En büyük toplanma yeri. Mahşer.

MECMA-I HAKAİK
Hakikatlerin toplandığı yer. Hakikatlerin merkezi.

MECMA-İ ALEYH
Hakkında toplanılan, ittifak edilen, birleşilen şey.

MECMA-ÜL EZDÂD
Zıtların toplandığı yer. * Mutlak hürriyet.

MECMA-ÜL KÜLL
Hepsinin toplandığı yer.

MECMECE
Yazının karışık olması. * Kalbinde olanı demek isteyip, yine demeyip gizlemek.

MECMEDE
Buzluk, karlık.

MECMU'
Bütün, hepsi. Topluca. Yığılmış. Cem' olunmuş. Bir araya getirilmiş şey.

MECMUA
Toplanıp biriktirilmiş, tertip ve tanzim edilmiş şeylerin hepsi. * Seçilmiş yazılardan meydana getirilen kitap. Risâle. * Kolleksiyon.

MECMUAN
Toptan, birden, toplu olarak.

MECMUAT-ÜL AHZAB
Şeyh Ahmed Ziyaeddin-i Gümüşhanevî'nin üç ciltlik bir duâ mecmuası.

MECMUİYYET
Topluluk. Bütünlük. Tamlık.

MECNEB
Çok şey.

MECNUB
Güney rüzgârı yetişen kişi. * Akciğer zarı iltihabı olan kişi.

MECNUN
Deli. Çılgın. * İnsanlara çok hususta uymayan. * Birini çok fazla sevip aklını kaçıran. Âşık.

MECNUNANE
f. Delice, divanece. Mecnunlara ve delilere yakışır surette.

MECNUNİYET
Delilik. Mecnunluk.

MECR
Bir nesneyi devenin karnındaki yavrusuna bey'etmek. Devenin karınındaki yavrusunu bir malla değiştirmek. * Çokluk asker. * Akıl.

MECRA
Suyun aktığı yol. Su yolu. Kanal. * Cereyan eden yer. * Bir haberin yayılma yolu. * Bir şeyin dolaştığı yer.

MECRUH
Yaralı. Yaralanmış. * Huk: İnandırıcı sözlerle çürütülmüş fikir, davâ.

MECRUHÎN
(Mecruh. C.) Yaralılar. Yaralanmış olanlar.

MECRUR
Sürüklenmiş. * Gr: Başında harf-i cer bulunan kelime. İzafet halinde son kelime. Cerr'li okunan kelime. (i, ı diye okunan kelime, yani esreli)

MECS
Ovmak. Dibagat etmek.

MECUBE
Cevap.

MEC'UL
Yapılmış. Meydana çıkarılmış. İkame ve ihdas olunmuş olan.

ME'CUR
Karşılık almaya, mükâfata hak kazanmış kimse. * Kiraya verilen.

MECUS
Kulakları küçük olan adam. * Ateşe tapan kişi.

MECUSİ
Çok eskiden yaşamış, kulağı küçük olan birisinin adıdır. Ateşperestlik âyinine sebeb olduğundan "Ateşperestlere" bu isim verilmiştir. * Eski İran dini olan Mecusilikten olan kimse.

MECUSİYÂN
(Mecusi. C.) Mecusiler. Ateşe tapanlar.

MECUSİYET
Mecusilik.

MECVED
Doymaya yakın olmak. * Yağmur taneleri değmiş cisim.

MECZİR
(C: Mecâzir) Deve boğazlayacak yer.

MECZUB
Başkasının te'siri ile hareket hâlinde olan. Cezbedilmiş. Aklı gitmiş olan. Aşk-ı İlahî ile kendinden geçmiş. * Deli. Divane. Mecnun.(Sultan Mehmed Fatih'in zamanında hikâye edilen meşhur ve mânidar "Cibâli Baba kıssası" nev'inden olarak bir kısım ehl-i velâyet, zâhiren muhakemeli ve âkıl görünürken, meczubdurlar. Ve bir kısmı dahi; bâzan sahvede ve daire-i akılda görünür, bâzan aklın ve muhakemenin haricinde bir hâle girer. Şu kısımdan bir sınıfı; ehl-i iltibastır, tefrik etmiyor. Sekir hâlinde gördüğü bir mes'eleyi hâlet-i sahvede tatbik eder, hatâ eder ve hatâ ettiğini bilmez. Meczubların bir kısmı ise; indallah mahfuzdur, dalâlete süluk etmez. Diğer bir kısmı ise, mahfuz değiller; bid'at ve dalâlet fırkalarında bulunabilirler. Hattâ, kâfirler içinde bulunabileceği ihtimal verilmiş.İşte; muvakkat veya dâimi meczub olduklarından, mânen '"mübarek mecnun" hükmünde oluyorlar. Ve mübarek ve serbest mecnun hükmünde oldukları için, mükellef değiller. Ve mükellef olmadıkları için muahaze olunmuyorlar. Kendi velâyet-i meczubaneleri bâki kalmakla beraber, ehl-i dalâlete ve ehl-i bid'aya tarafdar çıkarlar, mesleklerine bir derece revaç verip, bir kısım ehl-i imânı ve ehl-i hakkı, o mesleğe girmeye meş'umane bir sebebiyet verirler. M.)

MECZUBÎN
(Meczub. C.) Meczublar. Deliler, mecnunlar. Cezbeye gelmiş olanlar.

MECZUM
Kat'i niyet edilmiş, cezmolunmuş. Kat'i karar verilmiş. * Gr: Son harfi harekesiz okunan kelime. Cezimli kelime. (İlim, kilim, kitab kelimelerinin son harflerinin okunduğu gibi.)

MECZUM
(Cüzam. dan) Cüzam hastalığına tutulmuş kimse.

MECZUR
Cezr olunmuş, kare kökü alınmış sayı. (On sayısı yüz sayısının meczurudur, yani kare köküdür.)

MECZUZ
Kesilmiş, münkatı'.

MEÇ
Ateşli silahların icadından evvel kullanılan harp âletlerinden biri. Keskin olmayan tâlim kılıcı, uzun ve ince kılıç.

MED
Uzatma, çekme. Yayma ve döşeme. * Çoğaltmak. * Bir şeye dikkatlice bakmak. * Nihayet, son. * Sönmek. Bir şeyi söndürmek. * Yardım etmek, mühlet vermek. * Yâr ve yâver olmak. * Tarlaya fışkı ve gübre dökmek. * Sel suyu.

ME'D
Yumuşak taze ot. * Titremek. * Sallanmak.

MEDA
Mesafe, nihâyet. Son.

MEDACİ'
Yatacak yerler. (Bak: Madcâ')

MEDAFİ'
(Medfa. C.) Ask: Toplar.

MEDAFİN
(Medfen. C.) Mezarlar, kabirler. Gömülecek, defnolunulacak yerler.

MEDAHEK
(Bak: Madhek-Mudhike)

MEDAHİL
(Medhal. C.) Girişler. Girilecek yerler.

MEDAİH
Medhetmeler. Övmeler. Medhedişler.

MEDAİN
(Medayin) Şehirler, medineler. Büyük memleketler. * Şimdi harabe olup İslâmiyyetten evvel yaşamış Kisralıların Nuşirevan zamanında kurdukları merkez-i hükümetleri olan büyük şehir. Peygamber Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ın doğduğu gece bu şehirdeki büyük sarayın eyvanları yıkılmıştı.

MEDAK
Bir şeyi ezmekte kullanılan yassı taş.

MEDAMİ'
Göz yaşları. * Gözler.

MEDAMİ'-İ HİCRAN
Hicran gözyaşları. Ayrılık gözyaşları.

MEDAR
Sebeb, vesile. * Bir şeyin etrafında döneceği nokta. Bir şeyin devredeceği, üzerinde hareket edeceği yer. * Gezegenlerin gezerken hareket noktalarının çizdiği dâire. (Dünya, güneş etrafında seyrederken medar-ı senevîsi bir dâireyi andırır.)

MEDARE
Kova gibi dikip su çekmekte kullanılan deri.

MEDAR-I FAHR
İftihara sebeb olan. Övmeğe vesile.

MEDAR-I İBRET
İbret almağa yarıyan.

MEDAR-I MAİŞET
Geçim vasıtası.

MEDAR-I SENEVÎ
Dünya, güneş etrafında seyrederken çizdiği farazi dâire.

MEDAR-I TAAYYÜŞ
Maişet tedarikine sebeb olan, geçim vesilesi.

MEDARİC
(Medrec ve Medrece. C.) Merdivenler. * Meslekler, yollar.

MEDARİS
Medreseler. Ders okunan yerler. Talebe-i ulumun ikametgâhları. Din, imân, ahlâk dersi ve fenni ilim okutulan ve aynı zamanda talebenin ikamet ettiği mektebler.

MEDAR-ÜL AYN
Göz çukuru.

MEDAS
Harman yeri.

MEDASE
Harman yeri.

MEDAYİH
Medhe lâyık işler ve hareketler.

MEDAYİH-İ BÂHİRE
Çok açıktan birisini veya bir şeyi övmek, medhetmek.

MEDAYİN
(Midyân. C.) Dâima borçlanan kimseler.

MEDBEE (MEDBE)
Kabaklık, kabağı çok olan yer. * Kul, abd.

MEDBUG
Dibâgat olunmuş, tabaklanmış.

MEDBUR
Zengin. Malı mülkü ve serveti çok olan. * Yaralı, mecruh.

MEDCEN
Bulutlu gün.

MEDD İŞARETİ
Harekenin uzun okunacağını gösteren işaretin adı. * Hemze ile elifin birleşmesi.

MEDD Ü CEZİR
Coğ: Deniz sularının kabarması ve tekrar geriye çekilmesi.

MEDDAH
(Mübalâga ile) Çok çok medheden, sena eden. * Edb: Taklidli hikâyelerle halkı eğlendiren hikâyeci.

MEDD-İ BİSAT
Kilim yayma, halı serme.

MEDD-İ NAZAR
Uzağa bakma. Gözün görebildiği kadar göz alımı.

MEDD-İ YED
El uzatma.

MEDED
İnayet, yardım, imdad, eman. Eyvah.

MEDEDCU
f. Meded isteyen, yardım arayan.

MEDEDCUYANE
f. Medet isteyene, yardım arayana yakışacak surette.

MEDE-D-DÜHUR
Dünyanın sonuna kadar.

MEDEDHÂH
f. Meded isteyen, yardım bekleyen.

MEDEDHÂHÎ
f. Meded arayıcılık, yardım isteyicilik.

MEDEDKÂR
f. Yardımcı, muin, nâsır. Nusret veren.

MEDEDKÂRANE
f. Medet ve yardım edercesine.

MEDEDKÂRÎ
f. Yardımcılık.

MEDEDRES
f. Yardımcı. İnâyet eden. Yardım eden. Mededresân da denir.

MEDEDRESANÎ
Yardımcılık. Yardım ve inâyet edicilik.

MEDE-L-BASAR
Gözün görebildiği kadar.

MEDE-L-EYYAM
Günlerin sonuna kadar.

MEDENİ
Faziletli, terbiyeli, kibâr. * Medineli. Şehirli. * Kur'an-ı Kerimin Medine şehrinde nâzil olan âyet ve sureleri.

MEDENİ-İ BİTTAB'
Doğuştan, yaradılıştan huyları ile medeni oluş. * Cenab-ı Hakkın yaratması ile tab'an iyi huylu, kibar, faziletli kimse.

MEDENİYET
Adaletseverlik, insanca iyi ve ferah yaşayış. Şehirlilik. Yaşayışta, içtimaî münâsebetlerde, ilim, fenn ve san'atta tekâmül etmiş cemiyetlerin hâli. * İslâmiyetin emirlerine göre, usulü dâiresinde yaşayış.(Küre-i arzı bir köy şekline sokan şu medeniyet-i sefihe ile gaflet perdesi pek kalınlaşmıştır. Tâdili, büyük bir himmete muhtaçtır. Ve keza, beşeriyet ruhundan dünyaya nâzır pek çok menfezler açmıştır. Bunların kapatılması ancak Allah'ın lutfuna mazhar olanlara müyesser olur. M.N.)(Sual: Sen eskiden şarktaki bedevi aşâirde seyahat ettiğin vakit, onları medeniyet ve terakkiyata çok teşvik ediyordun. Neden, kırk seneye yakındır, medeniyet-i hâzıradan "mimsiz" diyerek hayat-ı içtimaiyeden çekildin, inzivâya sokuldun?Elcevab: Medeniyet-i hâzıra-i Garbiye, semâvi kanun-u esasilere muhalif olarak hareket ettiği için seyyiatı hasenatına; hatâları, zararları, fâidelerine râcih geldi. Medeniyetteki maksud-u hakiki olan istirahat-ı umumiye ve saadet-i hayat-ı dünyeviye bozuldu. İktisad, kanaat yerine israf ve sefahet.. ve sa'y ve hizmet yerine tenbellik ve istirahat meyli galebe çaldığından, biçâre beşeri hem gayet fakir, hem gâyet tenbel eyledi. Semâvi Kur'anın kanun-u esasisi $_ $_ $ ferman-ı esasisiyle: "Beşerin saadet-i hayatiyesi, iktisad ve sa'ye gayrette olduğunu ve onunla beşerin havas, avâm tabakası birbiriyle barışabilir." diye Risale-i Nur bu esası izaha binaen kısa bir-iki nükte söyleyeceğim:Birincisi : Bedevilikte beşer üç-dört şey'e muhtaç oluyordu. O üç-dört hâcatını tedarik etmiyen on adette ancak ikisi idi. Şimdiki garb medeniyet-i zâlime-i hâzırası su'i-i istimâlât ve israfat ve hevesatı tehyic ve havâic-i gayr-i zaruriyeyi, zaruri hâcatlar hükmüne getirip görenek ve tiryakilik cihetiyle şimdiki o medeni insanın tam muhtaç olduğu dört hâcâtı yerine, yirmi şey'e bu zamanda muhtaç oluyor. O yirmi hâcatı tam helâl bir tarzda tedarik edecek yirmiden ancak ikisi olabilir. Onsekizi muhtaç hükmünde kalır. Demek bu medeniyet-i hazıra insanı çok fakir ediyor. O ihtiyaç cihetinde beşeri zulme, başka haram kazanmağa sevk etmiş. Biçâre avâm ve havas tabakasını dâima mübarezeye teşvik etmiş. Kur'anın kanun-u esasisi olan "vücub-u zekât, hurmet-i riba" vasıtasiyle avâmın havassa karşı itâatini ve havassın avâma karşı şefkatini te'min eden o kudsi kanunu bırakıp burjuvaları zulme, fukaraları isyana sevk etmeğe mecbur etmiş. İstirahat-ı beşeriyeyi zir ü zeber etti!..İkinci Nükte : Bu medeniyet-i hâzıranın hârikaları, beşere birer ni'met-i Rabbaniye olmasından, hakiki bir şükür ve menfaat-ı beşerde istimâli iktiza ettiği halde, şimdi görüyoruz ki: Ehemmiyetli bir kısım insanı tenbelliğe ve sefahete ve sa'yi ve çalışmayı bırakıp istirahat içinde hevesatı dinlemek meylini verdiği için sa'yin şevkini kırıyor. Ve kanaatsizlik ve iktisadsızlık yoluyla sefahete, israfa, zulme, harama sevkediyor. Meselâ Risale-i Nurdaki "Nur Anahtarı"nın dediği gibi: Radyo büyük bir ni'met iken, maslahat-ı beşeriyeye sarf edilmek ile bir mânevi şükür iktiza ettiği halde, beşte dördü hevesata, lüzumsuz malâyani şeylere sarf edildiğinden; tenbelliğe, radyo dinlemekle heveslenmeğe sevk edip, sa'yin şevkini kırıyor. Vazife-i hakikiyesini bırakıyor. Hattâ çok menfaatli olan bir kısım hârika vesait, sa'y ve amel ve hakiki maslahat-ı ihtiyac-ı beşeriyeye istimâli lâzım gelirken, ben kendim gördüm; ondan bir-ikisi zaruri ihtiyâcata sarf edilmeğe mukabil, ondan sekizi keyf, hevesat, tenezzüh, tenbelliğe mecbur ediyor. Bu iki cüz'i misâle binler misâller var.Elhâsıl : Medeniyet-i garbiye-i hâzıra, semâvi dinleri tam dinlemediği için, beşeri hem fakir edip ihtiyacatı ziyadeleştirmiş... İktisad ve kanaat esasını bozup israf ve hırs ve tama'ı ziyadeleştirmeğe; zulüm ve harama yol açmış. Hem beşeri vesait-i sefahete teşvik etmekle o biçare muhtaç beşeri tam tenbelliğe atmış. Sa'y ve amelin şevkini kırıyor! Hevesata, sefahete sevk edip ömrünü faidesiz zâyi ediyor.Hem o muhtaç ve tenbelleşmiş beşeri, hasta etmiş. Su'-i istimâl ve israfat ile yüz nevi hastalığın sirayetine, intişarına vesile olmuş.Hem üç şiddetli ihtiyaç ve meyl-i sefahet ve ölümü her vakit hâtıra getiren kesretli hastalıklar ve dinsizlik cereyanlarının o medeniyetin içlerine yayılmasiyle intibaha gelip uyanmış beşerin gözü önünde ölümü idam-ı ebedi suretinde gösterip, her vakit beşeri tehdid ediyor. Bir nevi cehennem azâbı veriyor...İşte bu dehşetli musibet-i beşeriyeye karşı Kur'an-ı Hakim'in dörtyüz milyon talebesinin intibahiyle ve içinde semâvi, kudsi kanun-u esasileriyle bin üçyüz sene evvel gösterdiği gibi, yine bu dörtyüz milyonun kendi kudsi esasi kanunlariyle beşerin bu üç dehşetli yarasını tedavi etmesini; ve eğer yakında kıyamet kopmazsa, beşerin hem saâdet-i hayat-ı dünyeviyesini, hem saadet-i hayat-ı uhreviyesini kazandıracağını; ve ölümü, idam-ı ebediden çıkarıp âlem-i nura bir terhis tezkeresi göstermesini ve ondan çıkan medeniyetin mehasini, seyyiatına tam galebe edeceğini ve şimdiye kadar olduğu gibi; dinin bir kısmını, medeniyetin bir kısmını kazanmak için rüşvet vermek değil, belki medeniyeti ona, o semavî kanunlara bir hizmetkâr, bir yardımcı edeceğini Kur'an-ı Mu'ciz-il-Beyan'ın işarat ve rumuzundan anlaşıldığı gibi, Rahmet-i İlâhiyeden şimdiki uyanmış beşer bekliyor, yalvarıyor, arıyor!. R.N.)

MEDENK
f. Kapı sürgüsü. Kilit.

MEDER
Tezek, toprak tezeği. * Çakıl. Kuru çamur. Kuru balçık. * Köy, mahalle.

MEDFA'
(C.: Medâfi') Ask: Top.

MEDFEE
Deve sürüsü. Çok miktar deve.

MEDFEN
Mezar. Defnedilen, gömülen yer.

MEDFU'
Dışarı çıkarılmış, def olunmuş, kovulmuş. * Verilmiş, vezneden çıkarılmış.

MEDFUAT
(Medfu'. C.) Defedilip dışarı çıkarılmış olanlar. * Sarfedilmiş ve verilmiş paralar. Harcanan veya kasadan çıkan paraların, hesap defterinde kaydedildiği hâne.

MEDFUN
Defnedilmiş. Gömülmüş.

MEDH
Büyük bahşiş.

MEDH
Birisinin iyiliğini, iyi vasıflarını söylemek. Övmek.

MEDHA
Övmek, medhetmek.

MEDHA
Deve kuşunun yumurtladığı yer.

MEDHAL
Girilecek taraf. Dahil olacak yer. * Giriş. Esere başlangıç. Önsöz. Mukaddeme.

MEDHALDAR
f. Bir işte parmağı olan. Bir işe karışmış olan.

MEDHAZA
(C: Medâhız) Ayak kayacak yer.

MEDHENE
Yağhâne.

MEDHİYAT
(Medhiye. C.) Medh etmeler, övmeler.

MEDHİYE
Birini medhetmek için yazılan yazı.

MEDHUL
(Dahl. den) Ayıplanacak kusuru olan. * Dile düşmüş. * Kendisine birşey girmiş olan.

MEDHUN
f. Tabaklanmış deri.

MEDHUR
Uzaklaştırılmış veya kovulmuş olan. Tardedilmiş olan.

MEDHUŞ
Dehşete uğramış. Şaşırmış. Korkmuş.

MEDHUŞÂNE
Ürkmüş gibi. Ürkmüş bir hâlde.

MEDİ
(C: Emdiye) Bir yerde birikip toplanmış su.

MED'Î
Dâvet edilmiş, davetli. Çağrılmış.

MEDİBB
Selin aktığı yer.

MEDİD
Devamlı. Çok uzun süren. * Uzatılmış. Çekilmiş.

MEDÎH
Keskin.

MEDÎH
(Medh. den) Övmeye ve medhetmeye sebeb olan şey. Övme mevzuu.

MEDİHA
Medih için yazılan kaside, övme.

MEDİHAGÛ
f. Medheden, öven.

MEDİHASENC
f. Medihnâme yazan, övücü yazılar yazan.

MEDÎN
Borçlu. * Kul, köle, abd.

MEDİNE
Şehir. * Hicazda Hz. Peygamberin (A.S.M.) türbesi bulunan şehirdir. Buranın İslâmiyyetten evvel ismi "Yesrib" idi.

MEDİNE-İ MÜNEVVERE
Nurlu, nurlanmış şehir.

MEDİNE-İ SELÂM
Bağdat şehri.

MEDİNET-ÜN NEBİ
Eski ismi Yesrib olan ve Peygamberimiz Hz. Muhammedin (A.S.M.) türbesinin bulunduğu Medine şehri.

MEDKUK
Döğülmüş, toz hâline getirilmiş.

MEDL
Zayıf, yeyni kimse.

MEDLEBE
Çınarlık.

MEDLUL
Delâlet olunan. Gösterilen. * Mânâ. Meâl. Mefhum. Delil getirilen şey. Bir kelime veya bir işâretten anlaşılan.

MEDLULİYYET
İşâret ve delil olma hâli.

MEDMA'
(C.: Medâmi') Göz. Ayn. * Gözyaşı.

MEDMEC
Kadeh.

MEDMUM
Kırmızı renkli olan. * Dolu, dolmuş.

MEDN
Durmak, ikamet.

MEDR
Havuzun içini sıvamak. * Düzmek.

MEDRAA
Ferâce, kaftan, çarşaf.

MEDREC(E)
(C.: Medâric) Basamaklı yol. Merdiven. * Meslek. * Tarikat. * Dar yol. Dağ yolu.

MEDRESE
(Ders. den) Ders görülen yer. Ders okutulan yer. İslâmi ilimleri okuyan talebelerin yatıp kalktıkları ve tahsil için çalıştıkları vakıf odalarının bulunduğu binâ.

MEDRESE-İ YUSUFİYE
Hz. Yusuf'un (A.S.) iftira, haksızlık ve zulüm ile hapiste kalmasından kinâye olarak, İmân ve Kur'an hizmetinden dolayı tevkif edilenlerin hapsedildiği yere verilen isim.

MEDRESENİŞİN
Medreseli. Medresede oturan.

MEDRESETÜZZEHRA
(Medreset-üz Zehra) 1914'de Birinci Cihan Harbinden evvel Van'da; Üstad Bediüzzaman Said Nursî'nin açılması için teşebbüse geçtiği ve Artemit'te (Edremit) temelini attığı Şark Üniversitesi'nin bir adı.(Münazarat Risalesi'nin ruhu ve esası hükmünde olan, hâtimesindeki Medreset-üz Zehra hakikatı ise, istikbalde çıkacak olan Risale-i Nur'a bir beşik, bir zemin ihzar etmek idi ki; bilmediği, ihtiyarsız olarak ona sevkolunuyordu. Bir hiss-i kablelvuku ile o nurani hakikatı, bir maddî surette arıyordu. Sonra o hakikatın maddî ciheti dahi vücuda gelmeye başladı. Sultan Reşad 19 bin altun lirayı Van'da temeli atılan o Medreset-üz Zehra'ya verdi. Temel atıldı, fakat sâbık harb-i umumi çıktı, geri kaldı. Beş-altı sene sonra Ankara'ya gittim, yine o hakikata çalıştım. 200 meb'ustan 163 meb'usun imzalarıyla o medresemiz -150 bin banknota iblağ ederek- o tahsisat kabul edildi. Fakat binler teessüf medreseler kapandı. Onlar ile uyuşamadım, yine geri kaldı. Fakat Cenab-ı Erhamürrâhimîn o medresenin manevî hüviyetini Isparta vilayetinde tesis eyledi. Risale-i Nur'u tecessüm ettirdi. İnşâallah istikbalde Risale-i Nur şakirdleri o âlî hakikatın maddî suretini de tesis etmeye muvaffak olacaklar. K.L.)

MEDRUK
Anlaşılmış, derk olunmuş.

MEDRUS
Eskimiş elbise. * Deli, mecnun. * Ders olarak okunmuş.

MEDSUS
Gömülerek saklanmış olan. Gizli bulunan. * İçine desise karışmış şey.

MEDŞ
Elin zayıf olması. Elin eti az ve siniri sarkmış olması.

MEDUF
Islanmış. * Dövülmüş.

MED'UV
Davet olunan. Çağırılmış. Davetli.

MED'UVVEN
Çağrılarak, davetli olarak, davet olunarak.

MED'UVVÎN
(Med'uvv. C.) Davetliler, davet olunmuşlar, çağrılmış olanlar.

ME'DÜBE
Ziyafet. Düğün.

MEDYUM
(Medyom) Lât. İspirtizmacılık için vasıtalık eden.(Nurlarla şiddetli alâkası bulunan birkaç has kardeşimizin nazarını, fikrini başka tarafa çevirmek veya zevkli ve ruhani bir meşreb ile meşgul edip, hizmet-i imaniyeye karşı zaifleştirmek için bâzı şahıslar ispirtizma denilen ölülerle muhabere nâmı altında cinnilerle muhabere etmek gibi hattâ bâzı büyük evliyalarla, hattâ peygamberlerle güya bir nevi konuşmak gibi eski zamanda kâhinlik denilen.. şimdi de medyumluk nâmı verilen bu mes'ele ile bâzı kardeşlerimizi meşgul ediyorlar. Halbuki:Bu mes'ele, felsefeden ve ecnebiden geldiği için ehl-i imana çok zararları olabilir. Ve çok su'-i istimalâta menşe' olmakla beraber içinde bir doğru olsa on yalan karışıyor. Çünki, doğruyu ve yalanı tefrik edecek bir mehenk, bir mikyas olmadığından ervah-ı habise ve şeytana yardım eden cinnilerin bu vesile ile hem onun ile meşgul olanın kalbine ve hem de İslâmiyete zarar vermek ihtimali var. Çünki: Mâneviyat nâmına hakaik-ı İslâmiyeye ve akide-i umumiyeye muhalif ihbarat oluyor. Ervâh-ı habise iken kendilerini, ervah-ı tayyibe zannettirip belki kendilerine bâzı büyük veliler nâmını verip İslâmiyetin esasatına muhalif sözlerle zarar vermeye çalışabilirler. Hakikatı tağyir edip, safdilleri tam aldatabilirler.Meselâ: Nasılki güneş, bir küçük cam parçasında ziyasiyle, hararetiyle, şekliyle görünüyor. Fakat, o küçücük camın içindeki güneşin o küçücük timsali, kendi nâmına eğer konuşsa ve dese: Benim ziyam dünyayı istilâ ediyor. Benim hararetim herşeyi ısıtıyor. Ve küre-i arzdan bir milyon defadan daha büyüğüm dese, ne derece hilâf-ı hakikat olduğu anlaşılır. Aynen bu misal gibi; bir peygamber, güneş gibi hakiki makamında iken o ispirtizmanın veyahut medyumluğun cam parçası hükmündeki istidadına göre bir cilvesinin tezahürü, o hakikat nâmına konuşamaz. Eğer konuşsa yüz derece muhalif olur. İspirtizmanın veya medyumluğun o mazhardaki cüz'i cilvesi, vahyin mazharı olan o mânevi güneşin kudsi mahiyetine hiçbir cihetle kıyas olamaz. Çünki: Esfel-i sâfilindeki bir cam parçası mânen a'lâ-yı illiyyinde olan o mânevi güneşin hakikatını yanına getiremez. Getirmeye çalışmak da hürmetsizlikten başka birşey değildir. Ancak onun makamına karib olmak için, Celâleddin-i Süyuti ve bir kısım evliyalar gibi seyr ü süluk ile terakki ederek o mânevi güneşin sohbetine mazhar olunur. Fakat böyle terakki, Risale-i Nurun isbat ettiği gibi, peygamberin velâyetiyle bir nevi sohbeti.. kendi derecelerine göre ve kendi istidatları derecesinde olur.Fakat Nübüvvet hakikatı, velâyetten ne derece yüksek ise, ispirtizma vasıtasiyle veyahut terakkiyat-ı ruhiyye cihetiyle mazhar olunan sohbet ve muhabere dahi hiçbir cihette hakiki peygamberle muhabereye yetişemiyeceğinden yeni ahkâm-ı şer'iyyeye medar-ı ahkâm olamaz.Evet, dinden gelmeyen, belki felsefenin hassasiyetinden gelen celb-i ervah da; hem hilâf-ı hakikat, hem hilâf-ı edeb bir harekettir. Çünki a'lâ-yı illiyyinde ve kudsi makamlarda olanları esfel-i sâfilin hükmündeki masasına ve yalanların yeri olan oyuncak tahtasına getirmek tam bir ihanettir ve bir hürmetsizliktir. Adetâ bir padişahı kulübeciğine çağırıp getirmek gibidir. Belki ayn-ı hakikat ve edeb ve hürmet ve istifade odur ki, Celâleddin-i Süyuti, Celâleddin-i Rumi ve İmam-ı Rabbâni gibi zâtların seyr ü süluk-u ruhanileri gibi seyr ü süluk ile yükselerek o kudsi zâtlara yanaşmak ve istifade etmektir.Rü'ya-yı sâdıkada ervah-ı habise ve şeytan peygamber suretinde temessül edemez. Fakat celb-i ervahta; ervah-ı habise, belki peygamberin lisanen ismini kendine takıp; Sünnet-i Seniyyeye ve ahkâm-ı Şer'iyyeye muhalif olarak konuşabilir. Eğer bu konuşması şeriatın ahkâmına ve Sünnet-i Seniyyeye muhalif ise, tam delildir ki, o konuşan ervah-ı tayyibe değildir. Mü'min ve müslüman cinni de değildir. Ervah-ı habisedir. Bu şekilde taklid ediyor. R.N.) (Bak: İspirtizma)

MEDYUN
Borçlu. Vereceği bulunan.

MEEKA
Ağlamaktan ârız olan hıçkırık. * Gayretlenmek, gayrete gelmek.

MEENNE
Alâmet, nişan, işaret.

MEFAD
Fayda vermek.

MEFAFUN
Aklı ve fikri zayıf olan.

MEFAHİM
Mefhumlar. Anlaşılan şeyler. Anlaşılan mânâ ve mefhumlar.

MEFAHİR
İftihar edilecek, övünülecek şeyler. Mefharetler.

MEFAHİS
(Mefhas. C.) Kuş yuvaları.

MEFAİL
(Mef'ul. C.) İşlenmiş ve yapılmış işler.

MEFAKA
Ansızın tutmak.

MEFALİS
(Müflis. C.) Müflisler. İflâs edenler.

MEFARİK
(Mefrak ve Mefrik. C.) Başın tepe kısımları. Başta saçın ikiye ayrıldığı noktalar.

MEFARİŞ
(Mefruş. C.) Kadın eşler.

MEFASIL
(Mafsal. C.) Mafsallar. Vücuttaki oynak yerleri, eklenti yerleri.

MEFASİD
(Mefsedet. C.) Fesadlıklar. Bozgunculuklar. Münafıklıklar.

MEFAT
(Bak: Müfad)

MEF'AT
Yılanlı yer.

MEFATIR
Yaradılıştan olan huylar. Fıtri olan huylar.

MEFATİH
(Miftah. C.) Anahtarlar.

MEFATİH-ÜL GAYB
(Bak: Mugayyebat-ı hamse) İmam-ı Razi'nin bir tefsiri.

MEFATİR
(Muftır. C.) Oruç açanlar, iftar edenler.

MEFAVİZ
(Mefâze. C.) Sahralar, çöller.

MEFAZ
Feyz, halâs, zafer. * Korkulardan, acılardan kurtulup murada ermek.

MEFAZE
(C.: Mefâviz) Çöl, sahra.

MEFDERE
Dağ keçisinin durağı.

MEF'EM
Karnı geniş olan kişi.

MEFERR
Kaçılacak yer.

MEFHAR
İftihara, övünmeğe, sevinmeğe sebeb olan. İftihara vesile olan şey.

MEFHARET
Birine şeref veren şey. İftihar edilecek, övünülecek şey.

MEFHAR-I KÂİNAT
(Mefhar-i Mevcudat) Kâinatın, kendisi ile iftihar ettiği zat mânâsına Hz. Muhammed'e (A.S.M.) alem olmuş bir tâbirdir.Bu tâbirin kavranabilmesi için nurâni bir bahsi naklediyoruz: "Bak, hârika bir surette hüsn-i suretle hüsn-i sireti cem'eden O Mürşid-i Umumi, O Hatib-i Kudsi; cevâhir dolu bir Kitab-ı Mu'ciz-ül Beyan eline alarak, bütün insanlara mele-i a'lâdan nâzil olan bir hutbe-i ezeliyeyi okuyor ve bütün beni âdemi ve cinleri ve mevcudatı dinletiyor. Evet, pek büyük bir emirden haber veriyor. Hilkat-ı âlemin acib muammasını açıyor. Kâinatın sırr-ı hikmetine dâir tılsımı açıyor. Felsefe ve fenn-i hikmetin, nev-i beşere: "Siz kimlersiniz? Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz?" diye irâd ettiği, akılları acz ve hayrette bırakan üç suâle cevap veriyor...Arkadaş! Şu Zât-ı Nurâni (A.S.M.) Mürşid-i İmâni Resul-ü Ekrem, bak; nasıl neşrettiği hakikatın nuriyle, Hakkın ziyası ile, nev-i beşerin gecesini gündüze, kışını bahara çevirerek, âlemde yaptığı inkılâb ile âlemin şeklini değiştirerek nurâni bir şekle sokmuştur. Evet, O Zâtın nurâni güzelliği ile kâinata bakılmazsa, kâinat bir mâtem-i umumi içinde görünecekti. Bütün mevcudat birbirine karşı ecnebi ve düşman durumunda bulunacaktı. Cemâdat, birer cenaze suretini gösterecekti. Hayvan ve insanlar, eytam gibi zevâl ve firakın korkusundan vâveylâlara düşeceklerdi. Ve kâinata, harekâtiyle, tenevvüü ile ve tagayyüratiyle, nukuşiyle tesadüfe bağlı bir oyuncak nazarı ile bakılacaktı. Bilhassa insanlar, hayvanlardan daha aşağı, zelil ve hakir olacaklardı. İşte, O Zâtın telkin ettiği imân nazarı ile kâinata bakılmadığı takdirde, kâinat böyle korkunç, zulümatlı bir şekilde görülecekti. Fakat O Mürşid-i Kâmil'in gözü ile ve imân gözlüğü ile bakılırsa; her taraf nurlu, ziyadar, canlı, hayatlı, sevimli, sevgili bir vaziyette arz-ı didar edecektir. Evet, kâinat iman nuru ile mâtem-i umumi yeri olmaktan çıkıp mescid-i zikir ve şükür olmuştur. Birbirine düşman telâkki edilen mevcudat, birbirine ahbab ve kardeş olmuşlardır. Cenâze ve ölü şeklini gösteren cemâdât, ünsiyyetli birer hayattar ve lisan-ı hâliyle hâlıkının âyâtını nâtık birer müsahhar me'muru şekline giriyorlar. Ağlayan müteşekki ve eytâm kıyafetinde görünen insan; ibâdetinde zâkir, Hâlikına şâkir sıfatını takınıyor. Ve kâinatın harekât, tenevvüât, tagayyürât ve nukuşu, abesiyyetten kurtuluyor. Rabbâni mektublar, Ayat-ı tekviniyyeye sahifeler, Esmâ-i İlâhiyyeye âyineler suretine inkılâb ederler.Hülâsa: İman nuriyle âlem öyle terakki eder ki: "Hikmet-i Samedâniye Kitabı" nâmını alıyor. Ve insan zelil ve fakir ve âciz hayvanların sırasından çıkar. Za'fının kuvvetiyle, aczinin kudreti ile, ubudiyyetinin şevketi ile, kalbinin şuâı ile, aklının haşmet-i İmâniyyesi ile hilâfet ve hâkimiyyetin zirvesine yükselmiştir. Hattâ, acz, fakr, ihtiyaç ve akıl onun sukutuna esbâb iken, suud ve yükselmesine sebeb olurlar. Zulmetli, karanlıklı bir mezar-ı ekber suretinde görünen zaman-ı mâzi, enbiya ve evliyanın ziyâsı ile ziyâdar ve nurâni görünmeğe başlar. Karanlıklı gece şeklinde olan istikbal, Kur'ânın ziyası ile tenevvür eder. Cennetin bostanları şekline girer. Buna binâen, O Zât-ı Nurâni olmasa idi; kâinat da, insan da, her şey de adem hükmünde kalır; ne kıymeti olur ve ne ehemmiyeti kalırdı.Binaenaleyh bu kadar garib, acib, güzel kâinat için böyle târifat ve teşrifatçı bir Mürşid-i Harika lâzımdır! "Eğer bu Zât (A.S.M.) olmasa idi kâinat da olmazdı" meâlinde $ olan Hadis-i Kudsi şu hakikatı tenvir ediyor." M.N.)

MEFHAS
(C.: Mefâhis) Kuş yuvası.

MEFHUM
Kömürleşmiş olan.

MEFHUM
Anlaşılan. Mânâ. İfade. Sözden çıkarılan mânâ.

MEFÎS
Kaçacak yer.

MEFKAD
Kaybolacak yer.

MEFKARET
İhtiyaç, zaruret.

MEFKUD
Kaybolmuş. Olmayan. Yok. Gayr-ı mevcud. * Fık: Ölü veya diri olduğu bilinmeyen, kayıp kimse.

MEFKUDİYET
Mefkudluk. Bulunmama, kayıplık, yokluk.

MEFKUK
(C: Mefakik) Ayrılmış olan. * Sökülmüş, çıkarılmış.

MEFKUR
(C.: Mefâkir) Omurga kemikleri kırılmış olan hayvan veya insan.

MEFKURE
(Fikir. den) Gâye. Gâye olan şey. Tasavvur hâlindeki gâye. İdeâl.

MEFLUC
Felc olmuş. İnmeli. Kımıldayamaz hâle gelmiş.

MEFLUCEN
Felce uğramış olarak. Mefluc olarak.

MEFLUK
Yoksul, zavallı, biçare, miskin.

MEFLUL
Kınında bulunan kılınç. * Kapalı, kilitli.

MEFRAH
Kuluçka çıkarma yeri. Folluk.

MEFRAK
(C.: Mefârik) Başın tepesi. Tepe kısmı. Başın üstünde, saçların ikiye bölündüğü yer.

MEFRAT
Çok büyük.

MEFRED
Çok büyük, kocaman, aşırı derecede iri.

MEFREŞ
Eskiden göç sırasında yatak ve şilte taşımada kullanılan meşinden veya çadır bezinden yapılmış harar.

MEFRUG
(C.: Mefârig) (Ferağ. dan) Başkasına bırakılmış, feragat edilmiş.

MEFRUGÜN BİH
Bir kimseye bırakılan şey.

MEFRUGÜN LEH
Kendisine bir şeyin mülkiyeti ve tasarruf hakkı bırakılmış olan kimse.

MEFRUK
Ovulmuş nesne. * Zâ'ferân ile boyanmış nesne.

MEFRUK
Bölünmüş, ayrılmış tefrik edilmiş.

MEFRUŞ
Döşenmiş, ferş olunmuş, serilmiş. * Nikâhlı karı.

MEFRUŞAT
(Ferş. ten) Ev döşemeğe yarayan şeyler. Kilim, halı v.s.

MEFRUŞAT-I BEYTİYE
Ev eşyası.

MEFRUZ
İftira olunmuş, ayrılmış, bölünmüş.

MEFRUZ
(Farz. dan) Farz olunmuş. Farz hâline gelmiş. Çok lüzumlu. Farz kabilinden olmuş. * Var sayılan.

MEFRUZ-ÜL EDÂ
Edâ edilmesi, ödenmesi farz olmuş.

MEFSAH
Bozma. * Feshedecek, bozacak yer.

MEFSAH
Geniş olacak yer.

MEFSAKA
(Fısk. dan) Günah işlenen yer.

MEFSEDET
Bozukluk, fenâlık, fesatçılık. Münâfıklık.

MEFSİL
(C: Mefâsıl) Her âzada olan ek yerleri. Mafsal.

MEFSUD
Kendinden kan alınmış kimse.

MEFSUH
Hükümsüz bırakılmış. Yürürlükten kaldırılmış. Battal edilmiş.

MEFSUHİYET
Mefsuhluk. Yürürlükten kaldırılma hâli. Hükümsüzlük.

MEFTAH
Hazine.

MEFTUH
Açılmış. Fethedilmiş. * Ele geçirilmiş, zabtedilmiş. * Gr: Fethalı (üstünlü) okunan harf.

MEFTUHANE
f. Başlangıç için verilen ziyâfet. Bir kitabı okumaya veya yeni bir derse başlarken, talebelere hocası tarafından verilen başlama ziyafeti.

MEFTUK
Fıtıklı.

MEFTUL
(Fetl. den) Bükülmüş, kıvrılmış. Fitil hâline getirilmiş.

MEFTUM
Sütten ve memeden kesilmiş çocuk.

MEFTUN
Fitne ve belâya tutulmuş olan. Âşık. Mecnun. * Cünun. Fitne.

MEFTUNANE
Meftuncasına, kendinden geçmiş olarak, tutkuncasına. Şaşarak, hayrancasına.

MEFTUNİYET
Tutkunluk. Aşıklık.

MEFTUR
Füturlu, kederli, üzgün, bezgin.

MEFTURANE
f. Bitkin bir halde, bezmişcesine.

MEFTURİYET
Bıkkınlık, bitkinlik, bezginlik.

MEFTUT
Ufalanmış, parça parça edilmiş, parçalanmış.

MEF'UL
Yapılan iş. Fâilin eseri. * Gr: Fâilin fiilinin te'sir ettiği şey. "Nuri kitabı okudu" cümlesinde, kitab mef'uldür.

MEF'UL-Ü SARİH
Doğrudan doğruya mef'ul demektir. Bir harf-i cerle ifâde olunmaz. "Nuri dalı kırdı" cümlesinde "dal" mef'ul-ü sarihtir. "Nuri daldan düştü" dersek, bunu arapça ifâde için (min) harf-i cerri ile söyleyebiliriz. İşte böyle harf-i cerle söylenen mef'ullere, "mef'ul-ü gayr-i sarih" denir. Bunlar mef'uldeki harf-i cerlerin adına göre isim alırlar. Meselâ: Mef'ul-ü maa, mef'ul-ü fih, mef'ul-ü leh gibi.

MEFZA'
Korku. Korku yeri. * Sığınacak yer.

MEFZAHA
Rezilliğe ve kepâzeliğe sebebiyet veren şey.

MEFZUL
Üstün gelen. Fazla gelmiş olan.

MEFZUR
Eskimiş. * Parçalanmış.

MEGAD
Bir ot cinsidir, ağaca sarmaşır çıkar; üzüm çubuğundan ince olur ve yaprağı uzun olur.

MEGAFİR
(Miğfer. C.) Miğferler. Eskiden muharebelerde başa giyilen demir başlıklar.

MEGAFON
Sesi yükseltip büyüten alet.

MEGAK
Mezar, kabir, çukur.

MEGANİM
Ganimet malları. Harbde alınan mallar.

MEGAVİL
(Migvel. C.) Hançerler. Ufak ve ince kılınçlar.

MEGER
f. Meğer, halbuki, ancak, oysa ki, şu kadar ki.

MEGES
f. Sinek.

MEGESGİR
f. Örümcek ağı.

MEGES-İ ENGÜBİN
Bal sineği. Arı. Nahl.

MEGESRAN
f. Yelpâze.

MEGESVAR
f. Sinek gibi. Sinek şeklinde.

MEGLUL
(Bak: Maglul)

MEGMUM
(Bak: Magmum)

MEGS
(Bak: Meges)

MEGZ
(Bak: Magz)

MEH
f. Ay. Kamer. (Bak: Mah) * Senenin onikide biri. Ay.

MEHAB
Dehşetli ve heybetli yer.

MEHABB
(Mehebb. C.) Rüzgârın estiği yerler.

MEHABBET
(Bak: Muhabbet)

MEHABET
Heybet. * Hürmetle karışık korku. * İhtiram. Azamet. Büyüklük.

MEHABİL
(Mehbil. C.) Tıb: Rahim yolları.

MEHACİM
(Mihcem. C.) Hacamat şişeleri. * Çekip emmeye yarayan âletler.

MEHAFET
(Bak: Mahafet)

MEHAH
Tazelik, güzellik.

MEHAİL
(Mehil. C.) Tehlikeli ve korkunç yerler.

MEHAK
Durgun suyun yeşilliği.

MEHAKİM
(Bak: Mahâkim)

MEHAL
Süre, mühlet, vâde. * Korku yeri.

MEHALİK
(Mehleke. C.) Tehlikeler. Tehlikeli işler. Korkulan yerler.

MEHAMİD
Şükür ve hamdler. Medihler. Sebeb-i şükür ve hamd olan hasletler.

MEHAMİL
Mahmiller. * İhtimaller. (Bak: Mahmil)

MEHAMM
(Mühim. C.) Mühim şeyler. Kıymetli işler. Umur-u azime. * Düşündürücü şeyler.

MEHAMMŞİNÂS
f. İşinin ehli. İşden anlıyan.

MEHAN
Ağızdan akan su, ağız suyu.

MEHAN
(Bak: Mühan)

MEHANE
Hakaret.

MEHANEN
Küçümsenerek, hafifsenerek.

MEHANET
Küçültme. Küçük görülme. * Hor ve zelil olmak. Zayıf ve zebun olmak. * Tedbiri azca olmak.

MEHANNE
Burun.

MEHAR
Noksan, eksik. * Merci.

MEHAR
f. Dizgin, yular. * Devenin burnuna takılan burunluk.

MEHARET
Ustalık, beceriklilik, üstadlık. Meleke ve mümârese. * Kur'anda meharet: Hıfzın kuvvetiyle harflerin mahreçlerine riâyettir.

MEHARİC
(Mahrec. C.) Mahreçler. Dışarı çıkacak şeyler.

MEHARİC-İ HURUF
Tecvidde: Ağızda harf seslerinin çıktığı yerler.

MEHASİN
(Bak: Mahasin)

MEHAŞ
Ev eşyası. Mal, mülk, metâ.

MEHAT
(C: Mehâ-Mehevât) Billur taşı. * Güneş. * Dağ sığırı. * Tazelik. * Güzellik.

MEHATT
Menzil, konak.

MEHAVE
Doğru. * İnce olmak.

MEHAVİ
(Mehva. C.) Çöller, sahralar. * Vâdiler. * İki yükseğin arası.

MEHAVİF
Korkulu yerler.

MEHAZ
Su akacak yer, su mecrası. * Gebe kadının ağrısının tutması. * Gebe deve.

ME'HAZ
Menba'. Bir şeyin alındığı, çıkarıldığı yer. Bir şeyin aslının alındığı kaynak.(Cumhur-u avâmı, bürhandan ziyâde me'hazdaki kudsiyet imtisâle sevkeder. M.)

MEHAZA
İşlek yol.

ME'HAZÎ
Me'hazle ilgili. Bir şeyin aslının alındığı kaynakla ilgili.

MEHAZİN
Mahzenler. Hazineler. Mal doldurulan yerler.

MEHBEL
Rahim sonu. (Veled yatağı derler) * Veled yolu.

MEHBİL
(C.: Mehâbil) Rahim yolu. * Rahim, döl yatağı.

MEHBİT
Bir şeyin indiği yer. İnilecek yer. Yukarıdan aşağı inilecek yer. Düşülen yer.

MEHBİT-İ VAHY
Vahyin indiği kimse. Vahyin ineceği yer. Münzel-i aleyh.

MEHBUT
Hastalık veya bir illetten zayıf nahif olmuş olan.

MEHBUT
Korkudan şaşırmış. Hayret ve korkuya kapılmış.

MEHC
Cömert, eli açık.

MEHCEBİN
f. Ay alınlı. Alnı ay gibi parlak olan.

MEHCENET
Küçük hurma ağacı.

MEHCUR(E)
(Hicr. den) Uzaklaşmış, uzakta kalmış, ayrı düşmüş. Bırakılmış, metruk, unutulmuş, gayr-i müstâmel. * Saçma sapan, hezeyan. Amel edilmeyen. Kullanılmaz olmuş. Ayrılmış.

MEHCURİYET
Uzaklık, ayrılık. * Bırakılıp unutulma, metrukiyet.

MEHCÜV
Hicvolunmuş. Zemmolunmuş. Kötülüğü ilân ile zevklenilmiş.

MEH-ÇE
Minâre, kubbe ve bayrak direğinin üstüne konulan küçük hilâl, ay.

MEHD
Beşik. Beslenilecek, büyüyecek yer. * Yeryüzü. * Yayıp döşemek. * Kâr kazanmak. * Hazırlanmak.

MEHD-ARA
f. Beşik süsleyen.

MEHDED
Hindibâ otu. * Acı marul.

MEHDİ
Hidâyete eren veya hidayete vesile olan. Sâhib-üz-zaman. "Hususi ve şahsi bir tarzda Allah'ın hidayetine mazhar olan, kendisine Cenâb-ı Hak tarafından yol gösterilen" mânasınadır. Bu kelime ihtida etmiş olanlar için de kullanılmıştır. Mehdi-yi Resul, Mehdi-yi muntazır da denir. Ahir zamanda gelip bütün müslümanları Hakaik-ı imâniye ve Kur'âniyeyi câmi' eserleri ile uyandıracak, dinlerini takviye ve imânlarını tecdit edecek olan ve Peygamberimizin (A.S.M.) Al'inden bir Zâttır. Hz. Peygamberimizin Mehdi hakkındaki tavsiflerinden anlaşılıyor ki; "Cenab-ı Hak kemâl-i kereminden Din-i Muhammedinin (A.S.M.) ebediyyetine bir alâmet olarak her asırda, her fitne zamanında Mehdi mânâsında bir zâtı gönderip onunla Din-i İslâmı te'yid buyurmuştur." Mehdi-misâl zâtlar gelmişlerdir. Deccâl ismiyle tâbir edilen dehşetli bir şahsın, Müslümanları İslâmiyetten uzaklaştırmak ve sefâhet ve dalâlete ve dinsizliğe sevk etmeğe çalışmasına karşı, İslâmiyyeti, Kur'ânî eserleriyle müdafaa eden ve Kur'ânın ve imânın hakikatlarını izah ve isbat ile müslümanların imânlarını kuvvetlendiren, taklidi imânları tahkiki imân kuvvetine tebdil eden ve ehl-i imânı ikâz edip uyandıran ve her hâliyle Hz. Peygambere (A.S.M.) tâbi olan evliyaullahtan, mücâhid, ferid ve cadde-i Kübra-i Kur'âniye yolunda giden ve bu cadde-i kübrayı gösteren rehber-i zaman, yüksek bir zâttır. (Bak: Deccâl)(Suâl : Ahir zamanda Hz. Mehdi geleceğine ve fesada girmiş âlemi ıslâh edeceğine dâir müteaddid rivâyât-ı sahiha var. Halbuki, şu zaman, cemaat zamanıdır; şahıs zamanı değil. Şahıs ne kadar dâhi ve hattâ yüz dâhi derecesinde olsa bir cemaatin mümessili olmazsa, bir cemaatin şahs-ı mânevisini temsil etmezse; muhalif bir cemaatin şahs-ı mânevisine karşı mağlubdur. Şu zamanda kuvvet-i velâyeti ne kadar yüksek olursa olsun böyle bir cemaat-i beşeriyenin ifsâdat-ı azimesi içinde nasıl ıslâh eder? Eğer Mehdinin bütün işleri harika olsa, şu dünyada Hikmet-i İlâhiyyeye ve Kavânin-i Adetullâha muhalif düşer. Bu Mehdi mes'elesinin sırrını anlamak istiyoruz?Elcevab: Cenâb-ı Hak, kemâl-i rahmetinden, Şeriat-ı İslâmiyyenin ebediyyetine bir eser-i himâyet olarak, her bir fesâd-ı ümmet zamanında bir müslih veya bir müceddid veya bir halife-i zişân veya bir kutb-u a'zâm veya bir mürşid-i ekmel veyahud bir nevi Mehdi hükmünde mübârek zâtları göndermiş, fesadı izâle edip milleti ıslâh etmiş. Din-i Ahmediyi (A.S.M.) muhafaza etmiş. Mâdem âdeti öyle cereyan ediyor; âhir zamanın en büyük fesadı zamanında; elbette en büyük bir müctehid, hem en büyük bir müceddid, hem hâkim, hem mühdi, hem mürşid, hem kutb-u a'zâm olarak bir zât-ı nurâniyi gönderecek; ve o zât da Ehl-i Beyt-i Nebeviden olacaktır. Cenâb-ı Hak, bir dakika zarfında beynes-semâ ve-l arz âlemini bulutlarla doldurup boşalttığı gibi, bir saniyede denizin fırtınalarını teskin eder ve bahar içinde bir saatte yaz mevsiminin nümunesini ve yazda bir saatte kış fırtınasını icad eden Kadir-i Zülcelâl, Mehdi ile de Alem-i İslâmın zulumatını dağıtabilir ve vâdetmiştir, vâdini elbette yapacaktır. Kudret-i İlâhiyye noktasında bakılsa, gâyet kolaydır. Eğer dâire-i esbâb ve Hikmet-i Rabbâniye noktasında düşünülse, yine o kadar ma'kul ve vuku'a lâyıktır ki; "Eğer Muhbir-i Sâdıktan rivâyet olmazsa dahi, her hâlde öyle olmak lâzım gelir ve olacaktır", diye ehl-i tefekkür hükmeder. M.)

MEHD-İ UHUVVET
Uhuvvet beşiği. Kardeşlik kazanılan yer.

MEHDİ-İ MUNTAZIR
(Şiilerin itikadına göre) Kıyameti bekleyen mehdi.

MEHDİ-MİSAL
Mehdiye benzer surette. Mehdi gibi hidayete vesile olan.

MEHDİ-Yİ ABBASÎ
(Hi: 120-163) Abbâsi Halifesidir. Ebu Abdullah Muhammed diye de anılır. Halife Mansurun oğludur. Meşhur ve iyiliği ile umumi kabul gören bir zat olup hususan sulh zamanında imparatorluğun inkişafı için çok çalışmıştır. Yeni yollar yaptırmış, postayı ıslâh etmiş ve Abbâsi Sülâlesinin en iyi hükümdarı olarak tanınmıştır.

MEHDİYYE
Mehdiye âit ve mensub olan. Mehdiye dâir ve müteallik. * Hediye. Armağan.

MEHDUM(E)
(Hedm. den) Yıkılmış, hedmolunmuş, yıkık.

MEHDUR
(Hedr. den) Yazık edilmiş, ziyan edilmiş. Boş yere gitmiş.

MEHEBB
(C.: Mehâbb) Rüzgârın estiği yer.

MEHEL
(C: Mühul-Emhâl) Yavaş yapmak. * Sonraya bırakmak, te'hir etmek.

MEHENK
Ölçü. Miyar. * Altın ve gümüş ayarını anlamaya mahsus taş. Üzerinde altın tecrübe edilen siyah taş.

MEHERE
(Mâhir. C.) Mâhirler, ustalar, üstadlar. Hüner sahibi ve elinden iş gelen kimseler.

MEHFAK
Bol nesne.

MEHÎB
İnsanın kendisinden korktuğu. Heybetli, azametli, korkunç kimse. * Arslan, esed, gazanfer.

MEHÎL
Korkulu yer. Korkunç ve tehlikeli yer.

MEHÎN
Hor ve hakir. Zayıf. Zebun. * Az şey. * Rey', fikir ve tedbirde temyizi zayıf, ahmak.

MEHÎR
f. Ay, kamer.

MEHÎRE
Usta, mâhir, hünerli. * Hür olan kadın. * Nikâh bedeli çok olan kadın.

MEHİST
f. Ağır, sakil.

MEHÎZ
Ayran. * Yağı alınmış yoğurt.

MEHK
İyice ezme.

MEHK
Suyun rengi yeşil olmak.

MEHL
Vakit verme. Vâde. Mühlet. Bir işi belli bir zamana kadar te'hir etme.

MEHLEKE
(C.: Mehâlik) Tehlikeli yer veya iş.

MEHLİKA
f. Güzel. Ay yüzlü.

MEHMA-EMKEN
Olabildiği kadar. Mümkün mertebe.

MEHME
(C.: Mehâme) Irak, uzak. * Issızlık. * Korkunç sahrâ. Büyük çöl.

MEHMED
Muhammed isminin Türkçede meşhur olmuş değişik şeklidir. Resul-i Ekrem Efendimize verilen ve sadece ona lâyık bulunan Muhammed (A.S.M.) ismine hürmeten bu değişiklik âdet olmuştur.

MEHMED AKİF
(1873-1936) Şiir ve manzumeyi sırf İslâmiyete hizmet için yazdı. İlk Türkiye Büyük Millet Meclisinde İstiklâl Marşı manzumesi kabul edilerek milletin mâneviyatına büyük faydalar sağladı. Çanakkale Şehidlerine hitaben yazdığı manzumesi de aynı mahiyettedir. Bu İslâm mücahidinin şiirleri Safahât isimli yedi kısımdan ibâret bir kitabda toplanmıştır. (R. Aleyh)

MEHMEDCİK
Kahraman ve mücahid mânasında Türk askerine verilen ünvandır.

MEHMUM
Endişeli. Düşünceli.

MEHMUSE
Gizli. Gizlenmiş eşya. * Örtülmüş. * Tecvidde: Gizli okunan harfler. Fısıltı ile okunan harfler. $ sözü, bu harfleri toplamıştır. Bunun zıddı "Huruf-u mechure" dir.

MEHMUSEN
Gizli olarak.

MEHMUZ
Gr: Hemzeli kelime. Harfin kökünde hemze varsa o kelimeye denir.

MEHMUZ-UL AYN
Kelime kökündeki ikinci harf "hemze" olursa, o kelimeye denir. Birinci harfi "hemze" olursa ona: Mehmuz-ul fâ; üçüncü harf hemzeli olur ise ona da: Mehmuz-ül lâm denir.

MEHN (MİHN)
Hizmet. * Mübtezellik, değersizlik.

MEHPARE
f. Ay parçası. * Çok güzel kimse.

MEHPEYKER
Nurlu, ay yüzlü. Yüzü ay gibi parlak ve güzel olan.

MEHR
Aşk, şefkat, muhabbet. * Güneş. * Huk: Mihr. Evlenme muamelesinde erkek tarafından kadına verilen nikâh bedeli.

MEHRAK
(C: Mehârik) Sahife, sayfa.

MEHREB
Sığınılacak yer. * Ürküp kaçma.

MEHREC
(Bak: Mahrec)

MEHRECAN
Eylül ayının onaltıncı günü.

MEHR-İ MUACCEL
Nikâhta erkek tarafından kız tarafına verilen ağırlık, para.

MEHR-İ MÜECCEL
Boşanma veya ölüm halinde, kız tarafına verilmesi nikâhta kararlaştırılmış olan para.

MEHR-İ MÜSEMMA
İki tarafın rızası ile nikâh bedeli olarak kararlaştırılan para.

MEH-RU
(C: Mehruyân) f. Ay yüzlü, güzel.

MEHRU'
Sar'alı kimse. Sar'a hastalığı olan kişi.

MEH-RUYAN
f. Ay yüzlüler. Ay gibi parlak olanlar. * Mc: Manevî güzellik. Ahlâk sahibi ve dindar olanlar.

MEH-ŞİD
f. Ay, kamer. * Ay ışığı, mehtâb.

MEHTAB
f. Mâhtâb. Ay ışığı.

MEHTER
(Mih-ter) f. Daha büyük. * Reis. * Seyis. Osmanlı askeri mızıkası ve buna mensub müzikçiler. * Vaktiyle Bâb-ı âli çavuşu. * Rütbe, nişan veya vazife alanların evlerine müjde götürenler. * Tanzimattan önce Pâdişah çadırını kurmağa vazifeli asker. * At uşağı.

MEHTERÂN
(Mehter. C.) Mehterler.

MEHTERHANE
f. Tar: Zurna, nakkare, nefir, zil, davul ve kösden kurulu askeri mızıka takımı.

MEHTUK
(Hetk. den) Bozulmuş, yırtılmış, hetkolunmuş.

MEHUB
Heybetli. Azametli. Korkunç. * Arslan.

MEHUL
Yumuşak yay.

MEHUL
Benli, benekli.

ME'HUL
Ma'mur, imar edilmiş.

ME'HUZ
Ahzolunmuş. Çıkarılmış. Alınmış. * Ödünç olarak başka bir yerden alınmış.

ME'HUZÂT
Alınmış olanlar. Alınan paralar ve bu paraların defterde yazılı kısmı.

MEHV
İnce kılıç. * Sulu süt.

MEHVA
(C: Mehâvâ) Sahrâ, çöl, * Uçurum, yar. * İki dağ arası. * İki şeyin arası.

MEHVARE
f. Ay gibi. * Aylık maaş. Aylık ücret.

MEHVAT
Çöl, sahra. * İki şeyin arası.

MEHVEŞ
f. Ay gibi. * Mc: Güzel.

MEHYUM
Şaşmış, hayrette kalmış, şaşırmış. * Sevgi ve aşkdan serseme dönmüş.

MEHZUL
Düşkün. Zayıf. Arık.

MEHZUM
Hezimete uğramış. Mağlub olmuş olan.

MEIK
Gayretli kişi. * Hiddeti galip kimse.

MEİN
Ağlanacak ve inlenecek yer.

MEJENG
f. Keder, hüzün, tasa, gam. * Hoşa gitmeyen, beğenilmeyen, nefret edilen, iğrenilen.

ME'K (MÜ'K)
(Amâk-Emâk) Göz pınarı.

MEKA
(C: Emkâ) Tilki, tavşan ve bunlara benzer hayvanlar. * Canavarların inleri ve yatakları.

MEKABİR
(Bak: Makabir)

MEKAD(E)
Yakın olmak, yakınlık.

MEKADİR
(Bak: Makadir)

MEKAHİL
(Mikhal, mikhel ve mükhüle. C.) Göze sürme çekecek âletler, miller.

MEKAİD
(Mekide. C.) Hileler, aldatmalar, düzenler, dalavereler.

MEKAL
(Bak: Makal)

MEKAMİN
(Mekmen. C.) Gizlenilecek yerler, pusular.

MEKÂN
(Kevn. den) Yer. Durulan yer. Ev, hane, mesken. Mahal.

MEKÂNE
(C: Emkine-Emâkin) Kudret, kuvvet, güç.

MEKÂNEN
Mahal ve yer bakımından.

MEKÂNET
Ağır başlılık. * Kuvvet. Güç.

MEKÂN-I BAÎD
Uzak mekân, uzay yer. (Mekân-ı baîd, yâni: İmanın faide vereceği teklif zamanı, teklif dünyası geçtikten, azab gelip çattıktan sonra iman, iman-ı yeis faydasızdır. E.T.)

MEKANİK
Lât. Cisimlerin hareketleriyle alâkalı hâdiseleri inceleyen ilim. Mihanikiyetten bahseden kitap. * Makina. Makina aksamının hey'et-i mecmuası. * Kafa yormaksızın el veya makina ile yapılan.

MEKÂNİS
(Miknese. C.) Süpürgeler.

MEKANİZMA
Lât. Bir şeyin makina kısmı. * Mc: Oluş ve işleyiş. Meydana çıkış.

MEKÂRE
Eskiden kira ile tutulan yük hayvanı. * Tar: Osmanlı ordusunda taşıma işlerinde kullanılan hayvanlara verilen ad. (Mekâre denilen at, katır, deve gibi hayvanlar, harp zamanlarında halktan satın alınırdı. Bazen geçici bir zaman için, savaş bölgesindeki halktan hayvan toplanır ve belirli miktar ücret ödenirdi.)

MEKÂRİB
(Mikreb. C.) Çift sürülen sabanlar.

MEKÂRİH
(Mekrehe. C.) İnsana tiksinti veren şeyler. * Sıkıntılar, dertler.

MEKÂRİM
(Kerem. C.) Keremler. İyilikler. * Güzel ahlâk sahibi olmak. * Ahlâk-ı hamide, Cenâb-ı Hakk'ın sevdiği, beğendiği güzel ahlâk.

MEKÂRİM-İ AHLÂK
Hz. Muhammed'in (A.S.M.) ahlâkına ve onun sünnet-i seniyesine ittiba ve imtisâl edenlerin ahlâkı.

MEKÂRİMKÂR
f. Cömert, eliaçık. Kerem sâhibi.

MEKARÎS
(Mıkrâs. C.) Makaslar, kesecek aletler.

MEKÂSİB
(Mekseb ve Meksib. C.) Kazançlar. Kazanç yer ve araçları. Kesbedilen ve kazanılan yerler.

MEKÂTİB
(Mekteb. C.) Mektebler, okullar.

MEKÂTÎB
(Mektub. C.) Mektublar.

MEKÂTİB-İ ÂLİYE
Yüksek mektebler. Yüksek okullar. Üniversite ayarındaki mektebler.

MEKÂTİB-İ HUSUSİYE
Hususi mektebler. Özel okullar.

MEKÂTİB-İ İBTİDÂİYYE
İlk mektebler, ilk okullar.

MEKÂTİB-İ İ'DÂDİYYE
Yüksek mekteblere talebeyi hazırlayan, rüştiyeden sonra gidilen mektebler. Liseler.

MEKÂTİB-İ LEYLİYYE
Yatılı mektebler.

MEKÂTİB-İ RÜŞDİYYE
Orta mekteb derecesinde ve altı sınıflık olan Osmanlı Devleti devrindeki mektebler.

MEKÂYİD
(Mekide. C.) Hileler, düzenler, aldatmalar.

MEKÂYİL
(Mikyâl. C.) Ölçekler, tahıl ölçekleri, kileler.

MEKAYÎS
Mikyaslar. Ölçüler. * Mukayeseler.

MEKÂZA
Şiddetli mümârese. Alışkanlık.

MEKBİR
İhtiyarlama, yaşlanma.

MEKBUD
Ciğerinde hastalık olan.

MEKBUT
Mahzun kişi. Hüzünlü, üzüntülü kimse.

MEKD
Azlık. * İkamet, oturmak.

MEKDUR
Kederlenmiş, kederli.

ME'KEL
(Ekl. den) Yemek yenecek yer. Geçim yeri. * Yemek.

ME'KELE
(C.: Meâkil) Yenilecek, eklolunacak şey.

MEKENE
Kertenkele yumurtası.

MEKER
(C.: Mükur) Bir ağaç cinsi.

MEKERR
Cenk edecek yer, savaş meydanı.

MEKFERE
Örtecek, sertredecek yer.

MEKFUF
Kulplarından sıkıca bağlanıp heybe gibi asılmış. * Kilitlenmiş. * Heybe. * Dürülmüş, toplanmış. * Men olunmuş. Yasak edilmiş.

MEKFUF-ÜL AYN
Gözü keffolmuş. Kör, âmâ.

MEKFUL
(Kefâlet. den) Kefil olmuş veya kefil olunmuş.

MEKFUL-ÜN ANH
Kendisine kefillik edilen kimse.

MEKFUL-ÜN BİH
Kefâlet olunan kimse veya şey.

MEKHUL(E)
(Kuhl. dan) Sürme çekilmiş, sürmeli.

MEKÎD
Tuzağa düşen veya düşecek olan.

MEKÎDE
(C.: Mekâid) Hile, aldatma, düzen, dalavere.

MEKÎDET
Düzen, hile, fesat.

MEKÎL
Ölçmek. * Kilo ile ölçülen şey.

MEKÎLÂT
(Mekîl. C.) Buğday, arpa gibi kile ile ölçülen şeyler.

MEKÎN
Yüksek rütbe sâhibi. Vakarlı. Temkinli. Nüfuz ve iktidar sahibi. * Yerleşmiş. Oturmuş. Sâkin, Muhkem.

MEKÎNET
Onur, vakar, ciddiyet, ağırbaşlılık.

MEKİR
(Mekr) Hile. Aldatma. Oyun. Düzen. (Birisinin kötü veya iyi hâllerini öğrenmek veya kötülüğe sevketmek ya da gayesinden alıkoymak için yapılır.)

MEKÎS
Vakarlı. Onur sahibi. Ciddi ve ağırbaşlı kimse.

MEKK
Emmek. * Helâk etmek. * Noksan etmek, eksiltmek.

MEKKÂR
Hilekâr. Düzenbaz. Çok aldatıcı. Mekir yapan.

MEKKÂRÎ
Mekkârlık, hile, düzen. Hilekârlık.

MEKKE
Hicaz'da Kâbe'nin bulunduğu en mukaddes şehrin ismidir. Aynı zamanda Hazret-i Peygamber'in (A.S.M.) doğduğu şehirdir.

MEKKE-İ MÜKERREME
İlk ismi Mekke olan bu şehire, Hz. Peygamber'in (A.S.M.) gelmesi ve Mukaddes Kâbe'nin putlardan temizlenmesi ile Mükerrem Mekke mânâsında bu isim verilmiştir.

MEKKÎ
Mekke'den olan. Mekke'ye dâir ve mensub. * Mekke'de nâzil olan âyet veya sure.

MEKKUK
(C.: Mekâkik) Birbuçuk sa' alır kile.

MEKLA'
Otlu yer.

MEKLUM
Yaralı, mecruh. Yaralanmış.

MEKMEN
(C.: Mekâmin) Gizlenilip pusu kurulan yer. Pusu yeri.

MEKMENE
Pusu, gizlenilecek yer. * Define, hazine.

MEKMUN
Gizli. Saklı.

MEKN
Kudret, kuvvet, güç.

MEKNAN
Bir ot cinsi.

MEKNE
(C: Miken-Mekenât) Kuş yuvası.

MEKNİYYAT
(Mekniyye. C.) Kinayeli cümleler.

MEKNUN
Örtülü, gizli. Saklı. * Dizilmiş. Dizili. Manzum.

MEKNUS
Süpürülmüş.

MEKNUZ
Gömülü define, örtülü, gizli. Hıfzedilmiş, mahfuz.

MEKR
(Bak: Mekir)

MEKRE
(C: Mekârih) Şiddet. * Bıkkınlık. * Kerahet, iğrençlik.

MEKREME
İzzet, ikram yeri. Seha, cud, şeref. Cömertlik.

MEKREME-İ UZMÂ
Büyük ikrâm, izzet yeri.

MEKREMET-GÜSTER
Merhamet dağıtan, merhamet yayan.

MEKRUB
Kederlenmiş. Musibete uğramış. Tasalı, gamlı insan.

MEKRUBİYET
Kederli, hüzünlü ve tasalı olma.

MEKRUH
İğrenç, nahoş görülen şey. * Fık: Şeriatın haram etmediği, fakat zaruret olmadan yapılmasına izin vermediği, zanna dayanan delil ile işlenmesi caiz olmayan iş. * Mihnet. Şiddet.

MEKRUHA
Keder, mihnet. şiddet.

MEKRUHAT
(Mekruh. C.) Mekruh olan şeyler.

MEKRUHİYET
İğrençlik, mekruhluk.

MEKRUME
(Bak: Mekreme)

MEKS
(C.: Mükus) Bir şeyin pahası noksan olma. * Öşür. Vergi. Vergi almak.

MEKS
Durma, eğlenme, bekleme.

MEKSEB
(C.: Mekâsib) (Kisb. den) Kazanç, gelir. * Kazanç yeri. Kazanç vasıtası.

MEKSEFE
(Bak: Miksefe)

MEKSUB(E)
Kesbolunmuş. Kazanılmış. * Sonradan tahsil olunmuş, elde edilmiş. * Yüksekten dökülen. * Çağlayan.

MEKSUF
Kesafetli, sık ve çok olmuş. Koyu.

MEKSUF
Küsufa uğramış, ziyâsı, aydınlığı tutulmuş. Kararmış.

MEKSUR
Çoğaltılan, çoğaltılmış.

MEKSUR
(Kesr. den) Kırılmış, kesrolunmuş. * Gr: "İ" şeklinde kesreli okunan harf.

MEKŞUF
Keşfolunmuş, meydana çıkarılmış. Açık. Belli.

MEKŞUF-ÜL AVRE
Görünmemesi icab eden yeri açık olan kimse.

MEKŞUF-ÜR RE'S
Başı açık.

MEKTEB
(C.: Mekâtib) Yazı yazacak yer. * Okul.

MEKTEB-İ ÂLÎ
Yüksek mekteb, yüksek okul.

MEKTEB-İ HARBİYE
Harp okulu.

MEKTEB-İ HUSUSÎ
Özel okul, hususi mekteb.

MEKTEB-İ İBTİDAÎ
İlk mekteb, ilk okul.

MEKTEB-İ İ'DADÎ
Osmanlılar devrindeki rüştiyeden, yani eski orta mektebden sonra gelen ve talebeyi yüksek mektebe hazırlayan tahsil devresi. Lise.

MEKTEB-İ LEYLÎ
Yatılı mekteb, yatılı okul.

MEKTEB-İ SULTANÎ
İstanbul'da Galatasaray Lisesi.

MEKTUB
Yazılı, yazılmış kâğıt.

MEKTUBAT
Mektublar. Yazılı kâğıtlar. * Bazı meşhur ve mühim kitapların ismi. * Bir yerden başka bir yerdeki şahsa gönderilen yazılı kâğıtlar. * Risale-i Nur Külliyatından bir mecmuanın ismi.

MEKTUB-U SAMEDANÎ
Hiç bir şeye muhtaç olmayan Allah'ın eserleri. Yeryüzü. İnsanlar, ağaçlar, çiçekler, çekirdekler, dağlar, denizler gibi çok hakikatlı mâna ifâde eden Allah'ın mektupları.

MEKTUB-U SÂMÎ
Başbakanlık (sadaret) makamından yazılan resmi mektublar.

MEKTUF
İki eli arkasına bağlanmış olan.

MEKTUM
Gizli. Saklı. Gizli kalmış. * Hükümetten gizli tutulan.

MEKTUMAT
(Mektume. C.) Hükümetten kaçırılarak gizlenmiş ve yazdırılmamış nüfus, mal veya gelir.

ME'KUL
Ekl olunmuş, yenmiş şey, yiyecek.

ME'KULÂT
(Me'kul. C.) Yenilecek gıdâ maddeleri.

ME'KUM
Tilki ve tavşan ini ve yatağı.

MEK'UM
Ağzı bağlı deve.

MEKUR
Hileci, yalancı, dolandırıcı.

MEKYES
Akıllılık ve ferâsetle bilinen kimse.

MEKYUL
Kile ile ölçülmüş.

MEKZEBE
Yalan söz, doğru olmayan kelâm. Palavra.

MEKZUBE
Palavra, yalan söz.

MEKZUM
Kederli, hüzünlü, tasalı, üzüntülü, gamlı.

MEL'
Seri seyr.

MELA
Gece ve gündüz.

MELA
(C.: Emlâ) Ova, sahra. * Vakit. * Sıcak kül.MELA'Â : Meşveret. * Cemaat. Güruh. * Bir kavmin ileri gelen mes'uliyetli şahısları. * Huy, ahlâk. (Bak: Mele') * Doldurmak.

MELA'
Otu olmayan yer.

MELAB
Bir cins güzel koku.

MEL'AB
(La'b. dan) Eğlence yeri. Oyun yeri.

MEL'ABE
(La'b. dan) Oyun. Eğlence vasıtası. Oyuncak.

MEL'ABEGÂH
f. Oyun oynanan yer. Mel'abe yeri.

MEL'ABE-İ SIBYÂN
Çocuk oyuncağı.

MELABİS
Elbiseler. Giyecek şeyler.

MELACE
Husumeti uzatmak, düşmanlığı çoğaltmak.

MELACİ'
(Melce. C.) İlticâ edilecek ve sığınılacak yerler.

MELAGIM
Ağız çevresi.

MELAH
Atın ayağında olan verem.

MELAH
f. Çekirge.

MELAHA (MÜLUHA)
Tatsızlık, tuzsuzluk.

MELAHA (MÜLUHA)
Tuzluluk. * Güzellik.

MELAHAT
Yüz güzelliği. Cemal. * Tuzluluk. Tuzlu su.

MELAHİ
Oyunlar, eğlenceler. Cümbüşler.

MELAHİDE
Mülhidler. Dinsizler. İmânsızlar.

MELAHİF
(Milhaf ve Milhafe. C.) Sarınacak veya bürünecek şeyler. Yorganlar.

MELAHİM
Muharebe ve cenk yerleri. (Bak: Melhame)

MELAİB
(Mel'ab-Mel'abe. C.) Oyuncaklar. Oyun oynanacak yerler.

MELAİK
(Mil'aka. C.) Tahta kaşıklar.

MELAİK(E)
(Melek. C.) Melekler. Nurdan yaratılmış, fıtratları sâfi, makamları sabit, kendileri ma'sum mahluklar.

MELAİKE-İ KİRAM
Büyük meleklerin büyükleri: Cebrâil, Mikâil, İsrâfil, Azrâil (A.S.)(... Melâike, bir ümmet-i azimedir ki; sıfat-ı iradeden gelen ve şeriat-ı fıtriyye denilen evamir-i tekviniyesinin hamelesi ve mümessili ve mütemessilleridirler. S.)(... Hem meselâ küre-i arz, küre-i arzın nevileri adedince başlar ve o nevilerin ferdleri sayısınca diller ve o fertlerin a'za ve yaprak ve meyveleri mikdarınca tesbihatlar yaptığı için elbette o haşmetli ve şuursuz ubudiyyet-i fıtriyeyi bilerek, şuurdârâne temsil edip Dergâh-ı İlâhiyeye takdim etmek için kırk bin başlı ve her başı kırk bin dil ile ve her bir dil ile kırk bin tesbihat yapan bir melek-i müekkeli bulunacak ki, ayn-i hakikat olarak Muhbir-i Sâdık haber vermiş ve hilkat-ı kâinatın en ehemmiyetli neticesi olan insanlarla münasebât-ı Rabbâniyeyi tebliğ ve izhâr eden Cebrâil (A.S.) ve zihayat âleminde en haşmetli ve en dehşetli olan diriltmek ve hayat vermek ve ölümle terhis etmekteki Halika mahsus olan icraat-ı İlâhiyeyi, yalnız temsil edip ubudiyetkârâne nezâret eden İsrafil (A.S.) ve Azrâil (A.S.) ve hayat dâiresinde rahmetin en cemiyetli, en geniş, en zevkli olan rızıktaki ihsânât-ı Rahmâniyeye nezâretle berâber şuursuz şükürleri şuur ile temsil eden Mikâil (A.S.) gibi meleklerin pek acib mâhiyette olarak bulunmaları ve vücudları ve ruhların bekaları, saltanat ve haşmet-i Rububiyyetin muktezasıdır. Onların ve her birinin mahsus tâifelerinin vücudları, kâinatta güneş gibi görünen saltanat ve haşmetin vücudu derecesinde kat'idir ve şüphesizdir. Melâikeye âid başka maddeler bunlara kıyas edilsin. Ş.)

MELAİN
(Mel'ane. C.) Lânet edilecek iş ve hareketler.

MELAİN
(Mel'un. C.) Herkesin nefretini kazanmış olanlar. La'netlenmiş olanlar.

MELAK
Lütuf, muhabbet, sevgi.

MELAK
Ma

_________________
Bir Sıkıntın Olduğu Zaman Rabbine Dönüp “Benim Büyük Bir Sıkıntım Var” Deme. Sıkıntına Dönüp “Benim Büyük Bir Rabbim Var” De..!


Twitter: http://twitter.com/AkrepPortal


Pts 10 May, 2010 21:25
Profile bak WWW
Portal Yöneticisi
Portal Yöneticisi
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Sal 22 Şub, 2005 11:33
İleti: 15315
Yaş: 38

Yaşadığınız il: Bilinmeyen
Burcunuz: Akrep Burcu: 23 Ekim-21 Kasım
Cinsiyetiniz: Erkek
İleti 
MİNHAS
(C.: Menâhis) Uğursuz şey.

MİNHAT
(C.: Menâhit) Dülger rendesi. Taş veya tahta yontmada kullanılan âlet.

MİN-HAYSÜ-LAYAHTESİB
Hesab edilmedik ve umulmadık yerden veya kadar (mânasında).

MİNHÜM
Onlardan.

MİNKAA
Küçük taş çömlek.

MİNKAB
Delecek âlet. Ateş yakmak ve tutuşmak.

MİNKAL
(C: Menâkıl) Çamur teknesi.

MİNKALE
Geo: Yarım dâire şeklinde dereceli geometri âleti. İletki.

MİNKAR
(C.: Menâkir) Yırtıcı kuşların gagası. * Taşçı kalemi. Taş yontmağa mahsus kalem.

MİNKAR-I MAHRUT
Gagaları konik biçimde ve kuvvetli olan kuşlar. (Serçe, karga gibi)

MİNKAR-I MEŞKUK
Kırlangıç ve çobanaldatan gibi gagaları kısa ve çok yarık olan kuşlar.

MİNKARÎ
Gaga biçiminde. Gagayı andırır tarzda.

MİNKAŞ
(Minkaşe) Cımbız, kıskaç. * Demir kalem.

MİNKAZ
Uzunluğuna yarılmış, boylamasına bölünmüş.

MİN-MA
(Mimmâ okunur) Şey, nesne. O şeyden.

MİNMAS
Kıl yolacak âlet.

MİNNET
İyiliğe karşı duyulan şükür hissi. * Birisine iyilik etmek. * Yapılan iyilikleri sayarak başa kakmak.

MİNNETDAR
f. Bir iyiliğe karşı minnet duyan. Yük altında kalır gibi birisinin iyiliğine karşı mahcubiyet.

MİNNETDARANE
f. Minnetli olarak. Minnet eder surette.

MİNNETDARÎ
f. Minnetdarlık.

MİNNETDİDE
f. Minnet ve iyilik görmüş.

MİNNETKEŞ
(C.: Minnetkeşân) f. Minnet altında bulunan. Minnet çeken.

MİNNETKEŞÂN
(Minnetkeş. C.) Minnet altında bulunanlar, minnet çekenler.

MİNNETŞİNÂS
(C.: Minnetşinâsân) İyilik tanıyan. Minnet bilir.

MİNNETŞİNÂSÎ
f. İyilik tanıyıcılık, minnet bilirlik.

MİNSAF
(C: Menâsıf) Hizmetkâr, hizmetçi.

MİNSAR (MİNSİR)
Yardımı çok olan kimse. * Yardım edecek âlet.

MİNSEC
(C: Menâsic) Çulhaların bez tarağı.

MİNSEE (MİNESSEE)
Asâ, sopa.

MİNSEF
(C: Menâsif) Elek. Kalbur. Külünk.

MİNSEGA
(C: Menâsıg) Ekmekçilerin ekmek tozunu sildikleri nesne. * Yufka yuvarlağı.

MİNSER
(C: Menâsir) Yırtıcı kuşların gagası. * Taşçı kalemi. * Yüz ile ikiyüz adet arasında olan asker. * Önlerinde ne bulunur yıkıp yakıp târumar eden asker. * Otuz ile kırk arasında olan at. * Kırktan elliye veya altmışa; ve yüzden ikiyüze kadar olan at.

MİNŞAA
Çulha mekiği.

MİNŞAKKA
Yarık, çukur, oyuk.

MİNŞAR
(C.: Menâşir) Testere, biçki.

MİNŞEFE
Sünger, bez gibi su silmeğe mahsus nesne.

MİNŞEGA
Ot ve yem koydukları kap.

MİNŞEL (MİNŞÂL)
(C: Menâşil) Yemek çatalı.

MİN-TARAFİLLAH
Allah tarafından. Cenâb-ı Hakk'ın emriyle.

MİNTAŞ
(C: Menâtiş) Kıl yolacak âlet. Cımbız.

MİNU
Şişe, sırça, cam. * Zümrüt. * Cennet, firdevs.

MİNU-YU HÂK
Mezar, kabir.

MİNVAL
Hareket tarzı, davranış. Usul, yol. * Fayda. * Uslub, tarz. * Bez dokuyan cüllah.

MİN-VECHİN
Bir bakımdan, bir cihetten.

MİNYATÜR
Eski el yazısı kitapları süslemek için sulu boya ile yapılan ince resimler hakkında kullanılır bir tâbirdir. İtalyanca "minyatura" kelimesinden alınmadır. Buna vaktiyle küçük nakış demek olan "hurde nakış" denilirdi. (O.T.D.S.) * İnce bir san'atla yapılmış küçük resimler.

MİNZAR
Ayna. Bakma âleti. Gözlük.

MİR
Amir. Bey. Baş. Kumandan. Vâli.

MİRA'
(Riya. dan) Riya etme, riyakârlık yapma. * Başkasının sözüne itiraz edip mücâdele etme. * İçindekinin aksini söyleme.

MİR-AB
f. Bir kentin su işlerine bakan kişi.

Mİ'RAC
Merdiven, süllem. * Yükselecek yer. * En yüksek makam. * Huzur-u İlâhî. Peygamberimiz Hz. Muhammed (A.S.M.) Efendimizin, Receb ayının 27. gecesinde Cenab-ı Hakk'ın huzuruna ruhen, cismen, hâlen çıkması mu'cizesi ki; en büyük mu'cizelerinden birisidir.(Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nasılki Arz ahâlisine inşikak-ı Kamer mu'cizesini göstermiş; öyle de: Semâvat ahâlisine, Mi'rac mu'cize-i ekberini göstermiştir. İşte Mi'rac denilen şu mu'cize-i âzamı, Otuzbirinci Söz olan Mi'rac Risalesi'ne havale ederiz. Çünki o risale, o mu'cize-i kübrâyı, ne kadar nurani ve âli ve doğru olduğunu kat'i bürhanlarla, hattâ mülhidlere karşı da isbat etmiştir. Yalnız, mu'cize-i Mi'racın mukaddimesi olan Beyt-ül-Makdis seyahatı ve sabahleyin Kureyş kavmi, Ondan Beyt-ül Makdis'in târifatını istemesi üzerine hâsıl olan bir mu'cizeyi bahsedeceğiz. Şöyle ki:Mi'rac gecesinin sabahında, Mi'râcını Kureyş'e haber verdi. Kureyş tekzib etti. Dediler: "Eğer Beyt-ül Makdis'e gitmiş isen, Beyt-ül Makdis'in kapılarını ve duvarlarını ve ahvâlini bize târif et." Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman ediyor ki: $Yâni: "Onların tekziblerinden ve suâllerinden pek çok sıkıldım. Hattâ öyle bir sıkıntı hiç çekmemiştim. Birden Cenab-ı Hak, Beyt-ül-Makdis'i bana gösterdi; ben de Beyt-ül-Makdis'e bakıyorum, birer birer herşey'i târif ediyordum." İşte o vakit Kureyş baktılar ki: Beyt-ül-Makdis'ten doğru ve tam haber veriyor...Hem Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Kureyş'e demiş ki: "Yolda giderken sizin bir kafilenizi gördüm kâfileniz yarın filân vakitte gelecek. Sonra o vakit kâfileye muntazır kaldılar. Kâfile bir saat teehhür etmiş. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ihbarı doğru çıkmak için, ehl-i tahkikın tasdikıyla, Güneş bir saat tevakkuf etmiş. Yâni Arz, O'nun sözünü doğru çıkarmak için; vazifesini, seyahatını bir saat tâtil etmiştir ve o tâtili, Güneş'in sükunetiyle göstermiştir. İşte Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm'ın birtek sözünün tasdikı için, koca Arz vazifesini terkeder; koca Güneş şâhid olur. Böyle bir Zâtı tasdik etmeyen ve emrini tutmayanın, ne derece bedbaht olduğunu.. ve O'nu tasdik edip emrine $ diyenlerin ne kadar bahtiyar olduklarını anla. M.)

Mİ'RAC GECESİ
Leyle-i Mi'rac da denir. Arabî aylardan Receb-i şeri'fin yirmiyedinci gecesidir.

Mİ'RACİYYE
Mi'raca âid. Mi'rac hakkında. Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) Mi'rac mu'cizesi hakkında yazılmış manzume veya bu hususta yazılan eser.

Mİ'RAC-UN NEBİ
Hazret-i Peygamber'in (A.S.M.) huzur-u İlâhîde yükselmesi.(Mi'râc-un Nebi : Zât-ı Ahmediyye (A.S.M.) Efendimizin seyr-i sülukundan ibârettir. Zât-ı Muhammediye'nin bütün kâinatın fevkine çıkıp, bütün mevcudattan geçip, bütün mahlukatın Hâlikı ile umumî, küllî, ulvî bir sohbetidir.)(Mi'rac meselesi erkân-ı imaniyyenin usulünden sonra terettüb eden bir neticedir. Ve erkân-ı imaniyyenin nurlarından medet alan bir nurdur. Erkân-ı imaniyyeyi kabul etmeyen dinsiz mülhidlere karşı elbette bizzat isbat edilmez. Çünkü Allah'ı bilmeyen, peygamberi tanımayan ve melâikeyi kabul etmeyen veya semâvatın vücudunu inkâr eden adamlara Mi'rac'dan bahsedilmez. Evvelâ o erkânı isbat etmek lâzım geliyor. S.) (Bak: Bast-ı zaman)

MİRADE
Mancınık taşı.

MİRADES
(C: Merâdis) Kuyu içinde su var mıdır diye bilmek için bıraktıkları taş. * El değirmeni.

MİRAH
Sürur, neşat, sevinç.

MİR-AHUR
f. Sarayda at işlerine bakan memurun ünvanıdır.

MİRALAY
Alay kumandanı. Albay.

MİRAN
(C: Mârin) Vahşi canavar yatağı.

MİRAN
(Mir. C.) Beyler.

MİRAN AŞİRETİ
Cizre havalisinde Bühti ismi ile de anılan bir aşiret adı.

MİRAR
Kerreler. Def'alar.

MİRAREN
Defalarca, birçok kere.

MİRAS
Ölen kimseden akrabalarına ve yakınlarına kalmış olan mal, mülk.( $ olan hükm-ü Kur'anî, mahz-ı adâlet olduğu gibi, ayn-ı merhamettir. Evet adâlettir. Çünki; ekseriyet-i mutlaka itibariyle bir erkek, bir kadın alır, nafakasını taahhüt eder. Bir kadın ise, bir kocaya gider, nafakasını ona yükler; irsiyetteki noksanını telâfi eder. Hem merhamettir, çünki: O zaife kız, pederinden şefkate ve kardeşinden merhamete çok muhtaçtır. Hükm-ü Kur'ana göre o kız, pederinden endişesiz bir şefkat görür. Pederi ona, "Benim servetimin yarısını, ellerin ve yabanilerin ellerine geçmesine sebeb olacak zararlı bir çocuk" nazariyle endişe edip bakmaz. O şefkate, endişe ve hiddet karışmaz. Hem kardeşinden rekabetsiz, hasedsiz bir merhamet ve himayet görür. Kardeşi ona, "hânedanımızın yarısını bozacak ve malımızın mühim bir kısmını ellerin eline verecek bir rakib" nazariyle bakmaz; o merhamete ve himayete bir kin, bir iğbirar katmaz. Şu halde o fıtraten nazik, nâzenin ve hilkaten zaife ve nahife kız, sûreten, az bir şey kaybeder; fakat ona bedel akaribin şefkatinden, merhametinden, tükenmez bir servet kazanır. Yoksa rahmet-i Hak'tan ziyade ona merhamet edeceğiz diye hakkından fazla ona hak vermek, ona merhamet değil, şedit bir zulümdür. Belki zaman-ı câhiliyette gayret-i vahşiyaneye binaen kızlarını sağ olarak defnetmek gibi gaddarâne bir zulmü andıracak şu zamanın hırs-ı vahşiyanesi, merhametsiz bir şenâate yol açmak ihtimali vardır. M.)

MİRASHAR
f. Mirasyedi. Kendine kalan mirası yiyen. Mirashor.

MİR'AŞ (MER'AŞ)
Çok yüksekten uçan güvercin.

MİR'AT
Ayine. Ayna. * Meşhur bir cins lâle.

MİR'AT-ÜL AYN
Bir şeyin dış görünüşü.

Mİ'RAZ
Süs için giyilen güzel elbiseler.

Mİ'RAZ
(C: Meâriz) Zıpkın adı verilen yeleksiz uzun ok. * Bir sözün gizli mânâsı. Ta'riz.

MİRAZZA
Harmanı sürecek döven.

MİRBA
Ganimet malının dörtte biri.

MİRBA (MİRBÂE)
Gözcülerin üstüne çıkıp baktıkları yüksek yer.

MİRBAA
Asâ, değnek, sopa.

MİRBAT
Davar bağlanacak bağ.

MİRBED
(C: Merâbid) Ev içinde olan küçük hücre (içine esvap koyarlar). * Davar ahırı. * Davar duracak yer. * Hurma kuruttukları yer.

MİRCEL
(C.: Merâcil) Kazan.

MİRDA
Gemicilerin kullandıkları uzun ağaç.

MİRDİYAN
(Mirdiyane) Mersin ağacı.

Mİ'RE
(C: Miâr) Kin, adâvet, düşmanlık.

MİREMME
Sığır ve deve gibi tırnaklı hayvanların dudağı.

MİRFA(T)
İttifak etmek, bir olmak, birleşmek.

MİRFAK
Dirsek. * Mutfak. Kiler. * Semânın şimal tarafında bir yıldız ismi.

MİRFAKA
Dirsek yastığı.

MİRFED
Büyük kâse.

MİRFEŞE
Kürek.

MİRGAH
Kaymak alacak âlet.

MİRHA
İrhâ denilen yelmekle yelip seğirten at.

MİRHA(T)
Salıverilmiş, bırakılmış perde.

MİRHA(T)
(C.: Merâhâ) Yürüyücü at.

MİRHAZ (MİRHÂZA)
Gasilhâne, abdesthâne, kenif. * Çamaşır tokmağı.

MİR'IZZA (MİR'IZÂ)
Keçi kılının altında olan tiftik.

MİRÎ
Devlete âid. Devlet hazinesine mensub.

MİR-İ KELÂM
Güzel ve zarif konuşan.

MİRİLU
Uzayan harblerde ve askerin kifayetsizliği zamanlarında aylıkla toplanan askerler. Bunlar talimsiz, intizamsız oldukları için "Nefer-i âm: Bütün halkın cenge sürülmesi" hükmünde kalıyor, bir istifade te'min olunamıyordu. Yeniçeri Ocağı'nın ilgasıyla muntazam askerî teşkilât yapılınca bu türlü asker istihdamından vaz geçilmiştir. * Hükümete ait gelir menbaları yerinde de mirilu tabiri kullanılırdı.

MİRKAK
Oklava.

MİRKAM
(C.: Merâkım) Kalem.

MİRKAT
Merdiven. Basamak. Derece.

MİRKEN
(C: Merâkin) Don yıkayacak kap. * Küçük leğen.

MİRLİVA
Tugay kumandanı. Tuğgeneral.

MİRMA(T)
(C: Merâmâ) Nişan oku.

MİRRE
Kuvvet. * Öd. * Akıl. * Kat. * Sağlamlık.

MİRRİD
Müfsid, kötü ve şerir kimse.

MİRRİH
Uzun ok. ("Pertev oku" derler) * Yeleği olmayan ok. * Bir yıldız adı.

MİRRİH
Şâd, neşeli ve mesrur kimse.

MİRSAD
Gözetleme yeri. Rasad yeri. * Gözetleme âleti. * Suçluları gözleyip duran. * Pusu. * Suçlular için hazır bekleyen.

MİRSAD
(C: Merâsıd) Geniş yol.

MİRSAD-I İBRET
İbretle seyretme yeri.

MİRSAD-I TEFEKKÜR
Tefekküre sebep olan.

MİRSAL
(C: Merâsil) Tenbel yürüyüşlü davar. * Küçük ok.

MİRSAT
Gemi demiri. Lenger.

MİRŞAH
(Mirşaha) Süzgeç.

MİRŞAHA
Eyer altına konulan keçeyi davardan almak.

MİRŞEKA
(C: Merâşik) Terzi yüksüğü.

MİRŞEM
Ekmek tozunu silecek tüy süpürge.

MİRT
(C: Mürât) Yünden veya haz denilen kumaştan elbise. * Kadınların, esvapları üstüne giydikleri elbise.

MİRTAC
Kapı kilidi. * Dar yol.

MİRTAC
Yarış atlarının beşincisi.

MİRTAL (MİRTALE)
Bulaşmak.

MİRTAZ
Dinin yasaklarından sakınan kimse.

MİRVAHA
(C.: Merâvih) (Rih. den) Yelpaze.

MİRVAHA CÜNBÂN
f. Yelpaze sallıyan.

MİRVED
(C.: Merâvid) Milve makara ortasındaki demir, mihver.

MİRYE
Şek, şüphe. * Münazara. Cedel. (Bak: Temâri)

MİRZA
Reis. Bey. * Büyük kimselerin çocuğu. Beyzâde. * Bazı İslâm topluluğunda iyi sülâleden olanlara, şehzâdelere, seyyidlere verilen ünvân olmakla beraber, bugün bir isim olarak çokca kullanılmaktadır.

MİRZAB
(C: Merâzib) Ululuk. * Uzun ve büyük gemi.

MİRZAH
(C: Merâzıh) Çekirdek ve ona benzer şeyleri dövüp ezdikleri taş.

MİRZAH
Üzüm çubuğunu yerden kaldırıp bağlayıp sardıkları ağaç.

MİRZAZ
Havan eli.

MİRZEBE
(C: Merâzib) Tokmak.

MİS
f. Bakır.

MİS'
Şimal yeli, kuzey rüzgârı.

MİS'AB
(C: Mesâib) Değirmen oluğu. * Havuz oluğu.

MİSAFİR
Seferde olan. (Bak: Müsafir-Mukim)

MİSAHA
Ölçmek, miktarını bilmek.

MİSAK
Sürme, gütme, sevketme. * Havada uçarken kanadını birbirine vurup uçan güvercin.

MİSAK
Anlaşma. Sözleşme. Yeminleşme. Verilen söz.

MİSAL
Bir şeyin benzer hali. Benzer. Örnek. * Düş. Rüya. * Ahlâk ve âdâbla ilgili kıssa ve hikâye. * Bir şeyin örneği ve sıfatı. Kısas. * Gr: İlk harfi harf-i illet olan (yani; elif, vav veyahut da yâ olan) fiil veya kelime.

MİSAL-İ VAVÎ
İlk harfi "vav" olan kelime.

MİSAL-İ YAYÎ
İlk harfi "ye" olan kelime.

MİSALİYYE
Misale dair.

Mİ'SAM
Nabız yeri. Bilek.

MİSANE
Dizgin kayışı.

Mİ'SAR
(Mi'sara) Mengene.

MİS'AR (MİS'ÂR)
(C: Mesâir) Uzun. * Ateş küsküsü yapılan ağaç. Ateş karıştırmağa mahsus âlet.

MİSAS
El sürme, değme, dokunma. * Cima etmek. * Almak.

MİSBAH
Lâmba. (Bak: Mısbah)

MİSBAH
Yüzgeç.

MİSBAH-I SADRÎ
Göğüs yüzgeçi.

MİSBAH-I ZENEBÎ
Balıkların kuyruğu.

MİSBAR
(C.: Mesâbir) Yaraya konulan fitil.

MİSBEKE
Mâden eritilip dökülecek kap.

MİSDAK
(Bak: Mısdak)

MİS'EB
Bal konulan tulum, bal tulumu.

Mİ'SELE
(Asel. den) Arı kovanı.

MİSELLE
(C: Misâl) Çuvaldız.

MİSELLÎ
Çuvaldızcı kimse.

MİSEM
Dağlama eseri. * Dağ yapılan âlet. * Güzelin çehresindeki cemâl eseri.

MİSENN
Bileği taşı.

MİSFAT
Süzgeç. Tasfiye âleti.

MİSFEN
Törpü.

MİSFERE
Süpürge.

MİSHA(T)
(C: Mesâhi) Demir kürek, bel.

MİSHAB
(C: Mesâhib) Sacayak.

MİSHAB
Bel âletinin sapı.

MİSHAL
Eğe, törpü gibi yontma aletleri.

MİSHANE
Taş parçaladıkları nesne.

MİSHAT
Şarap koyacak kap.

MİSHEB
Siyah at.

MİSHEL
Dil, lisan. * Eğe, törpü. * Ziynet verecek nesne. * Yabâni eşek. * Dizgin.

MİSHELÂN
Geminin iki tarafındaki iki halka.

MİSİL
(Misl) Benzer. Eş. Nâzır. Tıpkısı.

MİSİLLİ
(Misillü) Benzeri. Gibi. Aynısı.

MİSK
Bir cins güzel koku ismi. (Asya'nın büyük dağlarında yaşayan bir cins erkek ceylanın karınderisi altındaki bir bezden çıkarılır.)

MİSK İLE ANBER
Tamamıyla isteğe uygun. (Misk ü anber de denir).

MİSKÂ'
Sıklık vermek.

MİSKA(T)
(C: Mesâki) Su bardağı. Su kovası.

MİSKAB
(C: Mesâkıb) Mâden, kemik veya tahta gibi şeyleri delmekte kullanılan âlet, matkap.

MİSKAL
Devamlı tenbel olmak.

MİSKAL
Yirmidört kıratlık (4,5 gr. kadar) bir ağırlık ölçüsü. (Bir kırat, beş normal arpa ağırlığında olup, bir dirhemin 1/14 üdür.)

MİSKAM
Hastalıklı, illetli.

MİSKATA
Düşürtücü ilâç veya sebep.

MİSKET
Fr. Alaybozan tüfeği. Patlayan bombadan etrafa sıçrayarak tahribe, yaralanmaya ve ölüme vesile olan sert parça. Eskiden kullanılmış geniş çaplı bir silâh. * Güzel kokulu meyve. (Elma, üzüm vs.)

MİSKİN
Uyuşuk, tenbel, hareketsiz. Zavallı. * Cüzzam hastası. * Fık: Kendi kendini idâre edemiyen, iktisabtan âciz, mal ve mülkü hiç olmayan kimse.

MİSKİNÂNE
f. Tenbelcesine, miskincesine.

MİSL
(Bak: Misil)

MİSLAH
Ham iken hurması dökülen hurma ağacı.

MİSLAK
Fesih, beliğ konuşan kimse.

MİSLAK
Fesih lisanlı, güzel konuşan. * Kırkbeş sene yaşayan adam.

MİSLAT
(C: Mesâlit) Anahtarın bir dişi.

MİSLİYET
Benzeri ve misli olmak. Benzerlik.

MİSMA'
(C.: Mesâmi') (Sem'den) Kulak. * Hastanın iç organlarını dinlemeğe yarıyan âlet.

MİSMAK
Çadırı yükseğe kaldıracak ağaç.

MİSMAR
Ensiz çivi, mıh. Demir kazık.

MİSMAR-I ÂHENİN
Demir kazık.

MİSMAS
Karıştırmak.

MİSMAZ
Deyyus kimse.

MİSRED
Büyük taş, çanak.

MİSSİK
Çok cimri. Hasis ve tamâhkâr.

MİSTAH
Yatık bardak. * Çadır direği. * Hurma yayıp kuruttukları yer.

MİSTAR
(Bak: Mıstar)

MİSTİK
Fr. Mistisizm ile âlâkalı. * Fls: Bâtıni. Kalben çok dindar. Sofi.

MİSVAK
Kullanılması pek çok faydalı olan ve Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) ehemmiyetle tavsiye ettiği, diş fırçası vazifesini de gören, hoş kokulu ve meyvesiz bir ağacın dallarından kesilip kullanılan parça.

MİSVAT
Kazan kepçesi.

MİSVAT
Ekincilerin sürgüsü.

MİSYON
Fr. Bir vazife ile bir yere gönderilen hey'et. * Bir şahıs veyâ hey'ete verilen vazife.

MİSYONER
Fr. Hıristiyanlığı neşre ve tanıtmağa çalışan kimse.

MİŞ
f. Koyun, ganem.

MİŞ'
Aşı dedikleri kızıl balçık.

MİŞA'
Kumsuz yer.

Mİ'ŞAB
Otu bol olan çayırlık yer.

MİŞAİL
(Bak: Mihâil)

MİŞ'AL
(C: Meşâıl) Köylülerin deriden yaptıkları ayaklı küp.

MİŞAR
Testere.

Mİ'ŞAR
Mat: Onda bir. (1/10) * Bâzılarınca da binde bire denir.

MİŞ'AR
Şan, şeref, haysiyet ve vakar.

Mİ'ŞAR (MİŞÂR)
(C: Meâşir) Dülger testeresi.

MİŞAT
(Meşt. C.) Taraklar, baş taramağa mahsus taraklar.

MİŞ'AT
(C: Meşâi) Kuyunun toprağını çıkardıkları zenbil.

MİŞATİYE
Tarak kılıfı.

MİŞCEB
(C: Meşâcib) Üzerinde çamaşır kuruttukları kafes. * Yüksek yere erişmek için yapılan sandalye.

MİŞCER
(C: Meşâcir) Çamaşır asacak yer. * Mahfe ağacı. * Ağaçlık.

MİŞEZAR
f. Küçük koruluk, ağaçlık, meşelik.

MİŞHAZ
Bileği taşı.

MİŞİN
f. Meşin.

MİŞK
Aşı dedikleri kızıl toprak.

MİŞKA
Tarak.

MİŞKAS
(C: Meşâkıs) Ensiz uzun demir.

MİŞKAT
İçine lâmba konan küçük hücre. Duvarda içine ışık konulan yer. * Kandil.

MİŞMAA
Şamdan.

MİŞMAK
Kağnının iki kolu. * Bir nevi araba.

MİŞMEL
Kaftan altında götürüldüğü hâlde görünmeyen küçük kılıç.

MİŞMİŞ
Zerdali yemişi.

MİŞRAK
Her zaman güneşli olan yer.

MİŞRAT
(C.: Meşârit) Keskin bıçak.

MİŞTAT
Kış günlerinde oturulacak yer.

MİŞVAR
Tarz, tavır, gidiş, gidişât. * Gümeçten bal peteği sağılan âlet. * Davar satılacak yer.

MİŞVARE
Testi, çömlek.

MİŞVARGÂH
f. Gösteri yeri. * Pehlivanların güreştikleri saha. * At pazarı. Satılık atların koşturulduğu meydan.

MİŞVAZ
Sarık.

MİŞVEL
Orak.

MİŞVERE
Minder.

MİŞVEZ
(C: Meşâviz) Tülbend.

MİŞYA'
Boşboğaz. Çok konuşan.

MİŞYE
Bir yürüme çeşidi.

MİŞZEB
Dişli orak. * Bağcıların asma çubuğu kesecek âletleri.

MİTA'
Bir şeyin son bulduğu yerin sonu. * Geniş yol. * Yolların birleştiği yer.

MİTADE
Matkap başı.

MİTAM
Her zaman ikiz doğuran kadın.

MİT'AM
(C.: Matâim) Çok yemek yiyen. Yemeği bol olan.

MİTAN
(C: Meyâtın) At yarıştırdıkları yer.

MİTAT
(Bak: Midhat)

MİTE
Bir nevi ölmek.

MİT'EM
Bir defalık ikiz doğuran kadın.

MİTHARA
(Tahâret. den) Matara.

MİTİN
f.. Taşları kayaları paçalamada kullanılan büyük çekiç.

MİTİNG
İng. İçtimaî ve siyasî bir mes'ele için yapılan büyük toplantı.

MİTOLOJİ
Fr. Efsane bilgisi.

MİTRALYÖZ
Fr. Makinalı tüfek.

MİTRES
Kapı ardınca koydukları ağaç.

MİV
f. Kıl.

Mİ'VAN
Ahâliye yardım eden, halka yardımı çok olan kimse.

MİVE
Meyve kelimesinin aslıdır.

Mİ'VEL
(C.: Meâvil) Büyük taşları ve kayaları parçalamaya yarıyan sivri kazma.

Mİ'VEZ(E)
(C: Meâviz) Çocuk sardıkları bez, kundak. * Eski kaftan.

MİYAH
(Mâ. C.) Sular.

MİYAH-I CÂRİYE
Akar sular.

MİYAH-I HÂRRE
Kaplıca suları gibi olan sıcak sular.

MİYAH-I MALİHE
Tuzlu sular.

MİYAH-I MERRE
Acı sular.

MİYAN
f. Orta, ara, vasat, meyan.

MİYANBEND
f. Kemer, kuşak.

MİYANBESTE
f. Bel bağlamış. * Mc: Hemen işe hazır.

MİYANE
f. Ara. * Orta, vasat. * Helva gibi bazı yemeklerin pişme kıvamı. * Ortaya serilen halı. * Gerdanlığın ortasındaki büyük inci.

MİYANÎ
(Minâ. C.) Limanlar.

MİYANSER
f. Yarısı kıymetli taşlarla süslü bir cins taç.

MİYANSERA
(Miyânserây) Avlu. Ev meydanı.

Mİ'YAR
Ölçü. Bir şeyin kıymet ve vasfını gösterir olan.

MİYERE
Taam, yemek.

MİYSERE
(C: Mevâsir) Eyer yastığı. * Eyer altına koydukları keçe. * Çul içine koyulan keçe. * Yatacak döşek, yatak.

MİZ
Misâfir. * Sofra, mâide. * Temiz, pak.

Mİ'ZA
Ufak taşlı sert yapılı sağlam yer.

MİZ'A
Ayıracak alet. Kesecek alet.

MİZAB
(C.: Meâzib) Oluk, su yolu.

Mİ'ZAB
(C: Meâzib) Dam oluğu.

MİZAB-I BÂRÂN
Yağmur oluğu.

MİZAC
Huy, tabiat, fıtrat, bünye. * Bir şeyle karıştırılmış olan başka bir şey.

MİZ'AC
Bir yerde karar etmeyen kadın.

MİZAC-DAN
f. Mizac bilen, mizaçtan anlıyan.

MİZACGİR
f. Mizâc ve keyiflere göre hareket eden.

MİZAC-I NÂZİK
İnce yaradılış. Nâzik tabiat.

MİZAD
Sürur, sevinç, neşe.

Mİ'ZAD
Ağaç veya tahta budama bıçağı. * Pazvant, kolçak.

MİZAE
Abdest alacak kap.

MİZAH
Şaka, lâtife. * Edb: Bâzı düşünceleri nükte, şaka veya takılmalarla süsleyip anlatan bir yazı çeşidi. Hoş, nükteli söz. (Zıddı ciddiyettir)

MİZAHÎ
Mizahlı, eğlenceli.

MİZAH-NÜVİS
f. Eğlenceli mizahlı yazılar yazan.

Mİ'ZAL
(C: Meâzil) Zayıf ahmak adam. * Silâhsız kimse. * Davarını halktan ayırıp uzak yerlerde otlatan kimse.

MİZAN
Terazi, ölçü, tartı. * Akıl, idrak, muhakeme. Mikyas. * Fık: Mahşerde herkesin amellerini tartmağa mahsus bir adâlet ölçüsü olup, hakiki mâhiyeti ancak âhirette bilinecektir. * Mat: Yapılan hesabın doğruluğunu anlamak için yapılan diğer bir hesap. Sağlama.

MİZAN-ÜL HARARE
Sıcaklığı, soğukluğu ölçen âlet. Termometre. (Mikyas-ul hararet de denir.)

Mİ'ZAR
(C.: Meâzir) Örtü, perde.

MİZBAH
Bıçak.

MİZBAN
(C.: Mizbanân) f. Ev sahibi. Misafir kabul eden kimse.

MİZBANÂN
(Mizban. C.) Misafirleri ağırlayanlar, ev sahipleri.

MİZBED
(C: Mezâbid) Hayvan ahırı.

MİZBER
(C.: Mezâbir) Kamış kalem.

MİZCEL
Harbe denilen küçük kılıç.

MİZDEA
Yüz yastığı.

MİZEBBE
Yelpaze.

MİZEC
Küçük süngü.

Mİ'ZEF
(Mi'zefe. Azf) Çalgı âleti, saz v.s.

MİZEFFE
Gelin mahfesi.

MİZEK
f. İdrar, sidik.

Mİ'ZENE (MİZENE)
Ezan okunacak yer.

Mİ-ZENEND
(f. Fiil) Söylüyorlar, vuruyorlar. " : Zeden" vurmak" masdarındandır.

Mİ'ZER
(C.: Meâzir) Peştemal.

MİZKÂR
Dâima erkek doğuran dişi.

MİZLAC (MİZLÂK)
El ile açılan kilit.

MİZLAKA
Uzun burunlu ışık fitili makası.

MİZMAN
f. Misâfiri ağırlıyan, misâfire ikram eden ev sâhibi.

MİZMAR
(C: Mezâmir) Meydan. At yarıştıracak ve at oynatacak yer. * İnce belli at.

MİZMAR
Düdük, kaval. * Mukaddes Zebur Kitabının her bir suresi. * Hançere, nefes borusu. (Bak: Mezâmir)

MİZMAR-ZEN
f. Düdük çalan.

MİZR
Bir nevi meşrubat. * Ahmak kimse.

MİZRA
(C: Mezâri) Yaba, kürek.

MİZRAK
(C: Mezârık) Harbe, kısa kılınç.

MİZRAKA
Küçük şırınga.

MİZVAC
Çok koca değiştiren kadın. Çok kocalı kadın.

MİZVED
Dil, lisan.

MİZVED
(C: Mezâvid) Azık koyacak kab.

MİZZ
Bir şeyin diğeri üzerine olan fazlı, üstünlüğü.

MODA
Fr. Geçici yenilik. Elbise ve süslenmede geçici hevesler ve fantezi düşkünlüğü sebebiyle çıkartılan yeni tarz ve şekiller. Bunlar israfı artırır ve iktisada aykırıdır.

MODEL
Fr. Biçim, örnek, şekil. * Resim yâhut heykel yapılırken bakarak benzetilmeğe çalışılan şey veyâ şahıs.

MODERN
Fr. şimdiki zamana uygun, asri. (Bak: Medeniyet)

MOĞOL
Turâni milletlerinin en büyüklerinden bir kabile olup Türkler ve Mançurlarla cinsi yakınlıkları vardır. Asyanın ortalarında bugün Çin Devletine tâbi olan ve Moğolistan ismiyle bilinen geniş bir çölde ve Sibirya ve Türkistan'ın da bazı taraflarında bulunurlar.Cengiz Hanla beraber Asyanın batı taraflarına akın ettikleri zaman, Asyanın büyük bir kısmıyla Avrupanın da bir kısmını yakıp yıkmışlardır.

MOLA
İstirahat için işe ara vermek ve duraklamak. * Denizcilike: Gevşetme, koyverme manâsındadır.

MOLEKÜL
Fr. Kim: Vasıflarını kaybetmemek şartıyla ayrılabilen herhangi bir maddenin en küçük cüz'ü, parçası.

MOLLA
Eskiden büyük âlimlere verilen isim. * Büyük kadı. * Efendi, hoca, Medrese talebesi.

MOLLA CÂMİ
(Bak: Câmi)

MOLLAYANE
Mollaya yakışır şekilde. Mollaca.

MOLOZ
Yapılardan artan veya viranelerden çıkartılan ufak taşlar. * Bir işe yaramaz insan.

MONARŞİ
Fr. Hâkimiyetin kaynağı birtek şahısta (Kral, padişah, han v.s.) olduğu kabul edilen devlet şeklidir. Bu şahsın, yani devlet başkanının yanında bir meclis (parlamento) olursa; meşruti monarşi; olmazsa; mutlak monarşi ismini alır. Ayrıca devlet başkanının iş başına gelmesi şekline göre, irsi veya seçimli monarşi adlı çeşitleri de vardır.Monarşi, istibdat demek değildir. 1877 yılına kadar Osmanlı Devletinde bir parlamento yoktu. Fakat kanunlar âdil bir şekilde tatbik ediliyordu. Bu tarihte mutlak monarşi sona ermiş, meşruti monarşi devri başlamıştır. Asırlardır İngiltere de, meşruti monarşi devlet şekline sâhiptir. Monarşi, bir devlet şekli olduğu için, hükümet şeklinden ayrıdır. Yâni monarşik bir devlette, hükümetin kurulması ve vazife görmesi hukuk ve adâlete uygun olabilir. Eğer meşruti monarşi ise, hükümetin teşkili ve faaliyeti, parlamenter demokrasi esaslarına uygun olarak tanzim edilebilir ve yürütülebilir.

MUABBİR
(İbâret. den) Rüyâ tabir eden. Görülen rüyalardan mânâ çıkaran.

MUABBİRÎN
(Muabbir. C.) Görülen rüyalardan mânâ çıkaranlar. Rüya tabir eden kimseler.

MUACCEL
Acele olunmuş, ta'cil edilmiş, mühletsiz. Peşin. Va'desiz.

MUACCELÂNE
Acele olarak. Peşin olarak.

MUACCELAT
(Muaccel. C.) Peşin ödemeler.

MUACCELE
Beylik ve evkaf kiralarından peşin alınan kısım.

MUACCELEN
Peşin olarak. * Çabuk ve acele olarak.

MUACCİZ
Sıkıcı. Bıktırıcı. Usandırıcı. Taciz edici. Rahatsız eden. Yapışkan. Sırnaşık.

MUAD
Geri çevrilmiş, iâde edilmiş, döndürülmüş.

MUADADAT
Yardım etme, muvavenet etme.

MUADAT
Karşılıklı düşmanlık, karşılıklı husumet.

MUADD
Hazırlanmış. İdâd olunmuş.

MUADDEL
Tadil edilmiş. Eski hâli değiştirilmiş.

MUADDIL
(Muazzıl) Güçleştiren, güç duruma sokan, daraltan.

MUADDİL
Tadil eden. * Düzelten. Müsâvi ve beraber kılan. Denkleştiren.

MUADELAT
(Muâdele. C.) (Adl. den) Beraberlikler, musâvilikler.

MUADELE
Müsâvilik, eşitlik. İki şey arasında mikdarca, vasıfca beraberlik. * Karşılıklı anlayış. * Adâlet. * Mc: Anlaşılmaz iş. Muammâ.

MUADELET
Müsâvilik, denklik. Karşılıklı uygunluk. Eşitlik.

MUADİL
Müsâvi, eşit, denk. * Fiz: Eş değer.

MUAF
Afvolunmuş. İstisna edilmiş, ayrı tutulmuş. Bağışlanmış. Serbest.

MUAFAT
Afvetmek. * Sıhhat vermek. * Sıhhat ve âfiyet bulmuş, iyileşmiş kimse. * Hastalık veya belâdan korunma. Musibetlerden muhafaza olunma.

MUAFESE
Tedavi etmek.

MUAFÎ
Afiyet verici. * Belâ ve musibeti def eden.

MUAFİR
Yavaş yürüyen kişi.

MUAFİYYET
Bir hastalığa $karşı aşı ile elde edilen hâl. * Afvolunmuş olma. Bağışlanmış olma.

MUAFNAME
f. Afv kâğıdı. Bir şeyin muaf tutulup afvedildiğini gösteren kâğıt.

MUAHAT
Kardeşlik edinme.

MUAHED
Zimmi kâfir.

MUAHEDAT
(Muâhede. C.) Muâhedeler, antlaşmalar.

MUAHEDE
Karşılıklı yeminleşme, anlaşma. Devletler arasında andlaşma.

MUAHEDE-İ İTTİFAKİYYE
Bir savaş çıktığında birbirlerini desteklemek üzere iki veya daha fazla devletler arasında yapılan andlaşma.

MUAHEDE-İ TİCARÎ
Yalnız ticâret işleriyle alâkalı olmak üzere devletler arasında yapılan andlaşma.

MUAHEDE-NAME
f. Ahdleşmenin yazıldığı ve imzalandığı kâğıt.

MUAHEZ
Muâheze olunan. Tenkid edilen, çekiştirilen.

MUAHEZAT
(Muâheze. C.) (Ahz. den) Tenkid ve itirazlar. * Azarlama ve paylamalar. Çıkışmalar.

MUAHEZE
Azarlama. Çıkışma. Darılma. Alay eder tarzda karşısındakini küçümseme. Tenkid.

MUAHEZEKÂR
f. Tenkid ve itiraz edici. * Azarlayıp çıkışan. Paylayan.

MUAHHAR
Sonraya bırakılmış, te'hir edilmiş, geriye bırakılmış. Sonradan.

MUAHHAREN
Sonradan, bilâhare. Muahhar olarak.

MUAHİD
Andlaşma yapanlardan her biri. Yeminli ve anlaşmalı olanlardan her biri. * İslâm hükümetine vergi ödeyerek kendini himâye ettiren gayr-ı müslim. (Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) Arab müşriklerinden muâhid ve halifleri vardı, beraber harbe giderlerdi.)

MUAHİZ
(Ahz. den) Çekiştiren, muâheze eden. Tenkid edip itiraz eden.

MUAKAB
Cezalandırılmış.

MUAKABE
Bir kimseyi cezalandırma. Cezaya çarpma.

MUAKADE
(Akd. den) Mukavele yapma. Akid yapma. Anlaşma.

MUAKARA
Nefret etmek.

MUAKIB
Cezalandıran. * Takibeden.

MUAKİD
Birbiriyle akid yapan, sözleşen.

MUAKKAB
(Akab. dan) Ardına düşülmüş, tâkib olunmuş, peşinden gidilmiş.

MUAKKAD
İnce ve müşkil olan. Zor anlaşılan söz. * Ukdeli, düğümlü.

MUAKKID
Düğümleyen, sihir yapan, cadı.

MUAKKİB
Ardına düşen, takib eden, ardından koşan. * Tağyir ve ibtal eden.

MUAKKİBÂT
Gece ve gündüz melâikesi. * Namazı müteakib otuz üçer defa tekrar edilen tesbih. (Bak: Tesbih)

MUAKKİBÎN
Tâkipçiler, arkasından koşanlar, ardından gelenler.

MUALEBE
Erkeğin, karısı ile oynaması.

MUALECAT
Tedâviler, ilâç kullanmalar. * Bir hususta çalışmalar.

MUALECE
Bir hususa çalışıp devam etmek. * Hastaya bakmak. İlâç kullanmak, ilâç vermek. * Bir işe teşebbüs, bir işe girişmek.

MUALLA
Yüksek, yüce, âli. Makamı ve rütbesi yüksek.

MUALLAK
Askıda. Hakkında karar verilmemiş, hallolunmamış. * Havada boşta duran. * Sürüncemede kalmış iş. * Edb: Açık hece, bir vokalle okunan hece. (Bak: Müsned)

MUALLEKA
(C.: Muallekat) Askılar. Henüz karar verilmemiş olanlar. * Kocası kaybolan kadın. * İslâmiyet'ten evvel Arabların meşhur edib ve şâirlerinin Kâbe duvarına astıkları yazılar ve şiirler.

MUALLEKAT-I SEB'A
(Yedi askı) Kur'ân henüz nâzil olmadan, câhiliyet devrinde meşhur Arap şâirlerinin en beğenilmiş şiirlerinden, Kâbe'nin duvarına astıkları yedi meşhur kaside.(Ceziret-ül Arab ahalisi o asırda ekseriyet-i mutlaka itibariyle ümmi idi. Ümmilikleri için mefâhirlerini ve vukuat-ı tarihiyelerini ve mehâsin-i ahlâka yardım edecek durub-u emsâllerini kitabet yerine şiir ve belâğat kaydiyle muhafaza ediyorlardı. Mânidar bir kelâm, şiir ve belâgat cazibesiyle eslâftan ahlâfa hafızalarda kalıp gidiyordu. İşte şu ihtiyac-ı fıtri neticesi olarak o kavmin mânevi çarşı-yı ticaretlerinde en ziyade revac bulan, fesâhat ve belâgat metâı idi. Hattâ bir kabilenin beliğ bir edibi, en büyük bir kahraman-ı millisi gibi idi. En ziyâde onunla iftihar ediyorlardı. İşte İslâmiyetten sonra âlemi zekâlariyle idare eden o zeki kavim, şu en revaçlı ve medar-ı iftiharları ve ona şiddet-i ihtiyaçla muhtaç olan belâgatta akvâm-ı âlemden en ileride ve en yüksek mertebede idiler. Belâgat, o kadar kıymetdar idi ki, bir edibin bir sözü için iki kavim büyük muharebe ederdi ve bir sözüyle musâlaha ediyorlardı. Hattâ onların içinde "Muallekat-ı Seb'a" nâmiyle yedi edibin yedi kasidesini altınla Kâbe'nin duvarına yazmışlar, onunla iftihar ediyorlardı. İşte böyle bir zamanda, belâgat en revaçlı olduğu bir anda Kur'an-ı Mu'ciz-ül-Beyan nüzul etti. Nasılki, zamân-ı Musâ Aleyhisselâm'da sihir ve zaman-ı İsâ Aleyhisselâm'da tıb revaçta idi. Mu'cizelerinin mühimmi o cinsten geldi. İşte o vakit bülegâ-yı Arabı, en kısa bir suresine mukabeleye dâvet etti: $ fermaniyle onlara meydan okuyor. Hem der ki: "İman getirmezseniz mel'unsunuz. Cehennem'e gireceksiniz." Damarlarına şiddetle vuruyor. Gururlarını dehşetli surette kırıyor. O kibirli akıllarını istihfaf ediyor. Onları bidâyeten idam-ı ebedî ile ve sonra da Cehennem'de idâm-ı ebedî ile beraber dünyevî idam ile de mahkûm ediyor. Der: "Ya muâraza ediniz, yahut can ve malınız helâkettedir."İşte eğer muâraza mümkün olsaydı acaba hiç mümkün mü idi ki, bir iki satırla muâraza edip dâvâsını ibtal etmek gibi rahat bir çare varken, en tehlikeli, en müşkilâtlı muharebe tariki ihtiyar edilsin! Evet o zeki kavim, o siyasi millet ki, bir zaman âlemi, siyasetle idare ettiği halde, en kısa ve rahat ve hafif bir yolu terketsin! En tehlikeli ve bütün mal ve canını belâya atacak uzun bir yolu ihtiyar etsin, hiç kabil midir? Çünki: Edipleri, birkaç hurufatla muâraza edebilseydi; Kur'an, dâvasından vazgeçerdi. Onlar da maddi ve mânevi helâketten kurtulurlardı. Halbuki, muharebe gibi dehşetli, uzun bir yolu ihtiyar ettiler. Demek, muâraza-i bilhuruf mümkün değildi, muhaldi. Onun için muharebe-i bissüyufa mecbur oldular. Hem, Kur'anı tanzir etmek, taklidini yapmak için gayet şiddetli iki sebep var. Birisi, düşmanın hırs-ı muârazası; diğeri, dostlarının şevk-i taklididir ki, şu iki sâik-ı şedid altında milyonlar Arabi kitablar yazılmış ki hiçbirisi ona benzemez. Âlim olsun, âmi olsun her kim O'na ve onlara baksa kat'iyyen diyecek ki: "Kur'an, bunlara benzemez. Hiçbirisi onu tanzir edemez." Şu hâlde, ya Kur'an, bütününün altındadır. Bu ise bütün dost ve düşmanın ittifakıyla battaldır, muhaldir. Veya Kur'an, o yazılan umum kitabların fevkindedir. S.)

MUALLEKİYYET
Muallak olma, askıda oluş, boşta durma.

MUALLEL
Sakat, eksik, noksan. * Hasta, illetli.

MUALLEM
Ta'lim görmüş, ta'limli.

MUALLEM ASKER
Tâlim görmüş asker.

MUALLÎ
Yücelten, yükselten. * Sağılır davarın sağ tarafından sağmaya varan kişi.

MUALLİL
Ta'lil eden. Sonradan bir sebeb ve bahane ileri süren. * Eyyam-ı acuzdan bir gün.

MUALLİM
Ta'lim eden, öğreten, ilim öğreten.

MUALLİMÂT
Öğretici kadınlar, kadın hocalar.

MUALLİME
Hanım hoca. Öğreten ve tâlim eden kadın veya kız.

MUALLİMÎN
Muallimler. Hocalar, ta'lim edenler, öğretenler.

MUAMELAT
(Muâmele. C.) Muameleler.

MUAMELE
(C.: Muâmelât) Hatt-ı hareket. Davranma, davranış. Birbiri ile iş görme, amel etme. Alış veriş. * Resmi dairelerde yapılan herhangi bir iş.

MUAMERE
İmaret etmek.

MUAMİL
(Amel. den) İş yapan. Muamele yapan. Muameleci.

MUAMMA
(Amâ. dan) Anlaşılmaz iş. Karışık şey. Bilinmeyen hâl.

MUAMMEM
Başı sarıklanmış. İmamelenmiş. Sarıklı olan.

MUAMMER
Ömür süren. Çok yaşamış. Uzun ömürlü, bahtlı.

MUAMMERÎN
(Muammer. C.) (Ömr. den) Muammerler. Uzun ömürlü kimseler.

MUANAKA
Birbirinin boynuna sarılma. Kucaklaşma.

MUAN'AN
An'aneli. Senedli. Kimden kime haber verildiği şâhid ve râvilerin isimleri ile bildirilmiş olarak.

MUANAT
Bir şeyin zahmetini çekme. * Bir nesneyi dikkatle göz altında bulundurma. Ona göz kulak olma.

MUANBER
(Anber. den) Güzel kokan. Güzel kokulu.

MUANEDE
(Anud. dan) İnad etme, ayak direme.

MUANIK
Birbirinin boynuna sarılan. Kucaklaşan.

MUANİD
İnadcı. Kimseye uymayan. Dediğini yapmak isteyen.

MUANİK
(Unk. dan) Birbirinin boynuna sarılan, kucaklaşan.

MUANNE
Muhâlefet etmek, karşı gelmek.

MUANNİD
İnadcı. Muânid.

MUANNİF
Ta'nif eden. Şiddetle azarlayan.

MUANVEN
İsim sahibi. Ünvanlı. Ünvan verilen. Meşhur. Tantanalı.

MUAR
Ödünç alınmış olan mal.

MUARAZA
Bir şeyden yan verip sapmak. * Biri ile yarışmak. * Birbirine karşı gelmek. Sözle karşılıklı mücadele. Söz mücadelesi.

MUARAZA-İ BİL-HURUF
Söz, yazı veya fikir ile birisine karşı gelmek. Sözlü mücâdele. (Bak: Muallekat-ı seb'a)

MUARAZA-İ BİS-SÜYUF
Kılınçla, kuvvetle, silâhla mücadele etmek. Silâhla karşı koymak.

MUARE
Zarar etmek.

MUAREFE
Karşılıklı görüşme ve tanışma. * Gr: Nekre olmayan kelime. Muayyen ve harf-i târifli olmak. (Bak: Lâm)

MUAREKAT
(Muâreke. C.) (Ark. dan) Vuruşmalar, savaşlar, kavgalar.

MUAREKE
(C.: Muârekât) Kavga. Vuruşma. Muharebe. Döğüşme.

MUARIZ
Bir şeyden yan çizen. Muâraza eden. Karşı gelen. (Bak: Münâkaşa)

MUARIZÎN
(Muârız. C.) Muârızlar, muhalifler. Karşı gelenler.

MUARIZ-ÜL KELÂM
(Bak: Maarîz-ül kelâm)

MUARRA
Fenalıktan uzak. Boş. Beri. Yüksek. Temiz. Çıplak.

MUARREB
Arablaştırılmış. Arablaşmış.

MUARREF
Târif edilmiş, anlatılıp bildirilmiş. Bildik. Belli. Bilinen. * Gr: Harf-i târifli kelime. * Mat: Sınırlı. Hududlu.

MUARRES
Çömlek koyacak yer. Gecenin geç vakitlerinde inilecek yer.

MUARRIK
(Arak. dan) Tıb: Terletici ilâç.

MUARRIZ
Dokunaklı söz söyliyen.

MUARRİF
Târif edici. Anlatıcı. İzah edip bildirici. Tanıtan. Tercüman.

MUARRİFÂN
(Tesniye şeklindedir) İki tarif edici. * f. Tarif ediciler. Muarrifler.

MUARRİYE
Hekim bıçağı.

MUASAME
Hıfzetmek, korumak.

MUASARA
(Muâsarat) (Asr. dan) Muâsır olma. Aynı asır ve zamanda yaşama.

MUASAT
İtâatsizlik etme. Baş kaldırma. İsyân etme.

MUASERE
Fakirlik. * Zorluk, güçlük.

MUASFER
Usfur ile boyanmış nesne.

MUASIR
Bir asırda yaşayanlardan herbiri. Hem asır olan. Aynı devirde yaşayan.

MUASIRÎN
(Muasır. C.) (Asr. dan) Aynı asırda yaşayanlar. Bir asırda yaşamış olanlar.

MUASÎ
İtaatsiz, isyan eden, baş kaldıran.

MUASKER
(Asker. den) Ordu yeri, asker karargâhı. Ordunun muharebe zamanında toplandığı yer.

MUASSEL
İçine bal katılmış. Ballı.

MUAŞAKA
Sevişme. Ziyadesiyle arz-ı muhabbet etme. Birbirini sevme. Karşılıklı aşk ve muhabbet.

MUAŞERE
Karışmak.

MUAŞERET
Birlikte yaşanılanlar. * Sünnet dâiresinde insanlarla iyi münâsebet.

MUAŞIK
(Işk. dan) Seven, âşık olan. Muhabbet eden.

MUAŞİR
Muâşeret eden ve birbiriyle iyi geçinir olan.

MUAŞİRÂN
(Muaşir. C.) Muaşirler. Birbirleriyle iyi geçinen kimseler.

MUAŞŞER
(Aşr. dan) Onlu, onluk. On kısma bölünmüş. * Edb: Onar mısralık bendlerden teşekkül eden manzumeler.

MUAŞŞEŞ
Ağaçlarında kuş yuvası çok olan yer.

MUAŞŞİR
(Aşr. dan) Ondalıkçı. Öşürcü. Aşar memuru.

MUATAT
Birbirine atâ etmek, karşılıklı hediyeleşmek. * Vermek.

MUATEB(E)
Azarlanılan. Tekdir olunan. Azarlanmış. * Paylamak, çıkışmak.

MUATİB
(İtâb. dan) Tekdir eden, paylıyan, azarlıyan.

MUATTAL
Tatil edilmiş. Kullanılmaz olmuş. Battal edilmiş. Terkedilmiş. * İşsiz. Tenbel.

MUATTAR
Itırlı, kokulu. * Güzel kokulu bir lâle çiçeğinin adı.

MUATTIL
Atıl bırakan. İşsiz eden. İşe yaramaz hâle getiren.

MUATTILA
Boş bırakılmış. Atâlete atılmış. * Hâlık'a itikat etmeyen. (Bak: Ta'til)

MUATTIŞ
(Atş. dan) Susatan, susatıcı.

MUATTİS
(Ats. dan) Aksırtan, aksırtıcı.

MUÂVAZA
İki tarafın da ivaz vererek, anlaşarak yaptığı akit. Sayışma. Bir şeyi diğer bir şeye bedel, ivaz olarak vermek. Aslı olmadığı halde menfaat celbi için hususi bir surette müzakere ile yapılan hileli iş. Yapmacık.

MUÂVAZATEN
Değiş yapma ile. İki tarafın da rızası dâhilinde değiştirme ile. * Hileli, dalavereli.

MUAVEDE(T)
(Avdet. den) Dönüş, geri dönme, avdet etme. * Adet edinme.

MUAVEME
(Ağaç) bir sene meyve verip, bir sene vermeme. * Bir seneliğine tutma.

MUAVENAT
(Muâvenet. C.) Muâvenetler, yardım etmeler.

MUAVENET
Yardımcılık. Yardım. Teâvün.

MUAVENET-İ NAKDİYE
Para yardımı.

MUAVİD
Geri dönen, avdet eden.

MUAVİN
Yardımcı. Yardım eden. Vekil. * Mekteblerde ve resmi dairelerde müdürden sonra gelen idare memuru.

MUAVİYE
Tilki eniği.

MUAVİYE
(Mi: 603 - 682) Sahabe-i Kiramdan olup Şam'da yirmi seneden ziyade valilik yaptı, sonra hilâfetini ilân etti. Yirmi sene de halifelik yaptı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtu Vesselâmın kayın biraderi ve vahiy kâtibi idi. Beni Ümeyye sülalesinden olan bu zattan itibaren İslâm Devletine, Emevi Devleti denmiştir. (Bak: Emevi Devleti)(Eğer denilse: Neden hilâfet-i İslâmiye Al-i Beyt-i Nebevide takarrur etmedi? Halbuki en ziyade lâyık ve müstehak onlardı?El-Cevab: Saltanat-ı dünyeviye aldatıcıdır. Al-i Beyt ise hakaik-ı İslâmiyeyi ve ahkâm-ı Kur'aniyeyi muhafazaya memur idiler. Hilâfet ve saltanata geçen, ya Nebi gibi mâsum olmalı veyahud Hulefâ-i Râşidin ve Ömer ibn-i Abdulaziz-i Emevi ve Mehdi-i Abbasi gibi harikulâde bir zühd-i kalbi olmalı ki; aldanmasın. Halbuki, Mısır'da Al-i Beyt nâmına teşekkül eden Devlet-i Fatımiyye hilâfeti ve Afrikada Muvahhidin hükümeti ve İranda Safeviler devleti gösteriyor ki; saltanat-ı dünyeviye Al-i Beyte yaramaz, vazife-i asliyesi olan hıfz-ı dini ve hizmet-i İslâmiyeti onlara unutturur. Halbuki saltanatı terk ettikleri zaman, parlak ve yüksek bir surette İslâmiyete ve Kur'ana hizmet etmişler. M.)

MUAVVAK
(Avk. dan) Ta'vik edilip geriye bırakılmış iş.

MUAVVEC
(İvec. den) Eğik, eğri, eğilmiş.

MUAVVEZ
Gerdanlık. Nazarlık. Nüsha geçirilecek yer. * Evin etrafındaki mer'a.

MUAVVEZETÂN
(Muavvezeteyn) Kur'ân-ı Kerim'in son iki suresi. (Dâima okunacak gâyet lüzumlu dersleri verdiği ve her çeşit şerli işlerden Allah'a sığınmayı tavsiye ve emrettiği için bu isim verilmiştir.)

MUAVVIK
Ta'vik eden. Geriye bırakan. Oyalanan.

MUAVVİZAT
(Bak: Felak)

MUAYEDE
(Îd. den) Bayramlaşmak.

MUAYENE
Zâhir ve âşikâre olmak, görünmek, belli olmak. * Gözden geçirme, yoklama, kontrol etmek.

MUAYENEHANE
f. Hekimlerin, hastaları muayene ettikleri yer.

MUAYERE
Ayarlama.

MUAYEŞE
Beraberce hoşça geçinme.

MUAYİN
(Ayn. dan) Kat'i ve kesin olarak belli olan. Görülmüş olan.

MUAYYEB
(C.: Muayyebât) (Ayb. dan) Ayıplanmış.

MUAYYEBAT
(Muayyeb. C.) Ayıp ve iğrenç şeyler.

MUAYYEN
Görülmüş olan, kat'i olarak belli olan, belli, ölçülü, tayin ve tesbit olunmuş, karalaştırılmış.

MUAYYİN
(Ayn. dan) Tâyin eden, belirten, belirtici.

MUAZ İBN-İ CEBEL
(Ebu Abdurrahman el Ensarî) Ashâb-ı Kirâm arasında hürmetle yâd olunan büyük fakihlerdendir. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sağlığında Kur'an-ı Kerim'i cem'edip ezberleyen bahtiyarlardandır. Peygamberimiz, "Kur'ânı, Muaz İbn-i Cebel'den alınız" buyurmuştur. 157 hadis rivâyet etmiştir. Ürdün nâhiyesinde otuz yaşında olduğu hâlde ebediyete intikal etti. (R.A.)

MUAZADE
Yardım etme.

MUAZALE
Bir sözün mânasını başka sözle bağlayıp kelâmı arka arkaya getirme. * Kafiyeyi ayrılmıyacak şekilde mâkabliyle bağlama. * Sözde kelimeleri tekrarla kullanma.

MUAZERE
İnadlaşmak. * Yardımlaşmak. * Birbirinden kaçmak. * Ekin kuvvetlenmek.

MUAZERE
Ma'zeret, özür dileme.

MUAZID
Yardım eden.

MUAZZAM
Büyük, iri, cesim, mükerrem, mübeccel, koskoca.

MUAZZAMÂT
Büyük ve ağır işler. Muazzam şeyler.

MUAZZEB
Eziyet çeken, azap içinde bulunan. Sıkıntıda kalan.

MUAZZEF
Nefsin arzularını terkeden, zühd sâhibi.

MUAZZEL
Ayıplanmış, ta'zil edilmiş. Azarlanmış, paylanmış.

MUAZZEZ
Çok aziz. Muhterem. Çok sevgili, kıymettâr, izzetlendirilmiş.

MUAZZEZEN
İzzet ve ikram ile, ikram olunarak, ağırlanarak.

MUAZZİ
Sabredici.

MUAZZİB
Ta'zib edin, azapla eziyet veren.

MUAZZİR
(Özür. den) Ta'zir eden, sahte özür süren.

MUBADİL
(Bak: Mübâdil)

MUBAH
(İbâhe. den) İşlenmesinde sevab ve günah olmayan şey. * Fık: Yapılması ve yapılmaması şer'an câiz bulunan şey. (Yemek, içmek, uyumak gibi.)

MUBAHASE
(Bak: Mübâhese)

MUBAHAT
(Mubah. C.) Mübahlar. Günahı, sevabı olmayan, işlemesi ne haram, ne de helâl olan şeyler.

MUBAHHAL
Cimri, tamahkâr, pinti.

MUBAHHAR
Tütsülenmiş. * Buhar hâline gelmiş, buharlanmış.

MUBAREK
(Bak: Mübârek)

MUBAREZE
(Bak: Mübâreze)

MUBASARA
Görme yarışına çıkma. İki kişinin, "hangimiz evvel görüyor" diye bir yere bakması.

MUBASSIR
Gözetici, bekleyici, bakıcı. * Eskiden gümrüklerde muhafaza memuru ve mektebte talebenin inzibatına bakan memur.

MUBAŞERET
(Bak: Mübâşeret)

MUBATAŞA
İki kişi elleriyle birbirlerini kucaklamağa çalışma.

MUBATTIN
Kin tutan, hased eden. * Karnı zayıf ve içine çökük olan.

MUBEMU
f. Tel tel, kıl kıl. Birer birer. İnceden inceye, çok dikkatle.

MUBEND
f. Saç bağı.

MUBİD
Zerdüşt. Mecusi din adamı. * Tedbirli, akıllı adam.

MUBİK
(C.: Mubikat) Helâk edici. * İsyan. * Büyük günah.

MUBİKAT
(Vebk. den) Helâk edici şeyler. Mühlik.

MUBİKAT-I SEB'A
İnsanı felâkete götüren yedi kebâir, yedi büyük günah: Katil, zinâ, şarab içmek, ukuk-ı vâlideyn (yâni; sılâ-yı rahmi terk), kumar oynamak, yalan şâhidliği, dine zarar verecek bid'alara tarafdarlık. (Bak: Kebâir)

MU'BİLE
(C.: Meâbil) Yassı, uzun ok temreni.

MU'BİR
Terkolunmuş, bırakılmış, terkedilmiş.

MUBSIR
Görücü, gösterici, görünen, bilici, bildirici, vazıh ve âşikâr. * Mantık. Kelâm ve seyrin mutediline denir.

MUBSIRÂT
(Mubsır. C.) Görünenler, görünen âlem.

MUBTAL
İptal edilmiş.

MUBTIL
İptal eden.

MUCEB
İcâb etmiş, lâzım gelmiş. Bir söz veya emrin icâb ettiği şey, netice. * Büyük bir memurun, kendisine sunulan evrakı tasdik için ettiği işaret.

MU'CEM
İ'câm edilmiş, noktalanmış, noktalı. * Hadis şeyhlerinin herbirisi. * Harf-ı heca sırasına konularak, her birisinin tarikından müellife kadar gelen rivayetleri toplayan kitaba denir.

MUCER
(Ecr. den) Kiraya verilmiş olan şey.

MUCEZ
(İcaz. dan) İcaz yoluyla. Muhtasar ve mücmel bir tarzda. Kısaca.

MUCİ'
(Vecâ'. dan) Elem ve acı veren.

MUCÎ
(Vecâ. dan) Acıtan, ağrıtan.

MUCİB
(Mucibe) İcâb eden, lâzım gelen. * Bir şeyin peydâ olmasına vesile ve sebep olan. Gereken. Gerektiren, lâzım gelen.

MU'CİB
(Aceb. den) Taaccübe, hayrete düşüren. Şaşkınlık veren.

MUCÎB
(Cevab. dan) İcabet eden, uyan. Kendisinden istenilen iş ve suali cevaplandıran.

MUCİBAT
(Mucib. C.) Sebepler.

MU'CİBE
Taaccüb edilecek, şaşılacak şey.

MUCİBE-İ KÜLLİYE
Man: Müsbet ve umumi (şumüllü) olan kaziye.

MUCİB-İ BİZZAT
İster istemez kendisi işi yapmaya mecbur olan. Serbest ve istediği gibi hareket edemeyen. (Meselâ: Güneş ışığının, güneşin kendi zâtının zaruri neticesi olması gibi.)

MUCİB-İ İSTİKRAH
Nefrete, sevmemeye sebeb olan.

MUCİB-İ TEYAKKUZ
Teyakkuzu, yâni uyanıklığı icâb ettiren.

MUCİD
Yeni bir şey icad eden, meydana getiren, bulan. * Yaratan. Yoktan var eden.(Ve keza, bu fâni dünyadan da çıkacaksın. Öyle ise, aziz olarak çıkmaya çalış. Vücudunu Mucidine fedâ et. Mukabilinde büyük bir fiat alacaksın!.. M.N.)

MUCİD-İ HAKİKÎ
İcad etme iktidarının yegâne sahibi mânasında olarak (Allah) hakkında kullanılır.

MUCİR
(Ecir. den) İcar eden, kiraya veren. (Bak: Mücir)

MU'CİR
Bir çeşit kadın başörtüsü. Eşarp.

MUCİZ
Kısa. Muhtasar. Özlü. Az sözün çok mânâ ifâde edeni.

MU'CİZ
İnsanı âciz bırakan iş. Aynısını yapmakta başkalarını acze düşüren, kudretsiz kılan, kimsenin yapamıyacağı yolda olan.

MUCÎZ
İcâzet veren, izin veren.

MU'CİZAT
Mu'cizeler. Allah tarafından verilip, yalnız peygamberlerin gösterebilecekleri büyük harika işler.

MU'CİZAT-I AHMEDİYE (A.S.M.)
Hz. Muhammed'in (A.S.M.) mu'cizeleri. (Bak: Mu'cize)

MU'CİZAT-I SEB'A
Yedi meşhur mu'cize, yedi külli i'caz esasları.

MU'CİZBEYAN
f. Anlatış tavrı herkese benzemeyen. Tarz-ı beyanı mu'cize olan. Kur'an-ı Kerim.

MU'CİZE
İnsanların, yapmasında âciz kaldıkları ve ancak Allah tarafından peygamberlere nasib olan hârika. Kerametten yüksek, fevkalâde hâdise. * Mu'cize, Halik-ı Kâinat tarafından peygamberlerin hakkaniyetine ait bir tasdiktir. Sahih hadislerle mu'cizeler haber verilmiş ve tesbit edilmiştir.(... Mu'cize davâ-yı nübüvvetin isbatı için münkirleri ikna etmek içindir. İcbâr için değildir. Öyle ise davâ-yı Nübüvveti işitenler için ikna edecek bir derecede mu'cize göstermek lâzımdır... S.)

MU'CİZ-EDA
f. Mu'cize gösteren. Başkalarının yapamıyacağı kadar mu'cize derecesinde iş ortaya koyan. Edası mu'ciz olan.

MU'CİZEGU(Y)
f. Mu'cize gibi söz söyleyen.

MU'CİZEKÂR
f. Mu'cizeli, mu'cize hâlinde, başkalarını âciz bırakan.

MU'CİZNÜMA
f. Mu'cize gösteren.

MU'CİZ-ÜL BEYAN
Beyanı herkesi âciz bırakan.

MUÇİNE
f. Cımbız.

MUDA'
Fık: Emâneten kendine bir şey bırakılan kimse. * Serkeş ve oynak olmayıp, mazlum ve sâkin olan at.

MU'DAL
(Mu'dıl) Güç, içinden çıkılmaz, girift.

MUDAREBAT
(Mudarabe. C.) Mudarebeler, döğüşmeler, vuruşmalar.

MUDAREBE
(Darb. dan) Döğüşme, vuruşma. * Bir taraftan sermaye diğer taraftan emek ile kurulan ticaret şirketi. (O.L.)

MUDARİB
(Darb. dan) Döğüşen. Birbirlerine vuran.

_________________
Bir Sıkıntın Olduğu Zaman Rabbine Dönüp “Benim Büyük Bir Sıkıntım Var” Deme. Sıkıntına Dönüp “Benim Büyük Bir Rabbim Var” De..!


Twitter: http://twitter.com/AkrepPortal


Pts 10 May, 2010 21:25
Profile bak WWW
Portal Yöneticisi
Portal Yöneticisi
Kullanıcı avatarı

Kayıt: Sal 22 Şub, 2005 11:33
İleti: 15315
Yaş: 38

Yaşadığınız il: Bilinmeyen
Burcunuz: Akrep Burcu: 23 Ekim-21 Kasım
Cinsiyetiniz: Erkek
İleti 

Sponsor Reklam AlanI

Sponsor Reklam AlanI

___________________________________________________
MUDCER
(Ducret. den) Sıkıntılı olan. Sıkılmış.

MUDCİR
(Ducret. den) Sıkıntı veren, sıkan, gamlandıran.

MU'DEM
Bir şeyi yitiren, kaybeden.

MUDGA
Et parçası, bir çiğnem et.

MUDHAK
Kendisine gülünen. Soytarı. Gülünç hâle düşen.

MUDHİK
Güldürücü, güldüren, maskaralık ederek halkı güldüren.

MUDHİKÂT
(Mudhike. C.) (Dıhk. den) Gülünecek şeyler. Mudhikeler.

MUDHİKE
Gülünç şey, gülünecek hâl. Komedya.

MUDİ'
Fık: Malının muhâfazasını başkasına emânet ve havâle eden.

MUDÎ
Işık verici, parlak ve ruşen olan.

MU'DÎ
Sirâyet edici, bulaşıcı, sâri.

MUDÎK
(Bak: Muzîk)

MU'DİL(E)
(C.: Mu'dilât) Zor, güç ve çetin.

MU'DİLAT
(Mu'dal. C.) Büyük, ağır, çetin ve zor işler.

MUDİLL
İdlâl edici, yoldan çıkaran, eğri yola teşvik edici.

MUDİLLE
(Dalâlet. den) Baştan çıkaran, azdıran, doğru yoldan saptıran.

MU'DİM
Öldüren, idam eden.

MUDİYYEN
Giderek, geçerek.

MUFAD
(Bak: Müfad)

MUFADALA
(Bak: Mufâzala)

MUFADDEL
Faziletlendirilmiş, diğerlerinden ayrıca fazilet itibarıyla temayüz etmiş, yükselmiş.

MUFADDIL
Faziletlendiren, iyilik eden ve nimet veren.

MUFADDILÎN
Faziletliler. Yüksek ve büyük zatlar.

MUFAHHAM
(Fahm. dan) Kömürleşmiş, kömür halini almış.

MUFAHHAM
Büyüklük kazanmış, kerem sahibi, itibarlı, azim, büyük.

MUFARAKAT
Ayrılık, ayrılmak.

MUFARRİT
(Fart. dan) Kusur yapan, eksik işleyen. Aşırı giden.

MUFASALA
Ayrılma.

MUFASSAL
Tafsilli, tafsilâtlı, izahlı. Geniş mâlumatlı, kısımlara ayrılıp anlatılmış.

MUFASSALAN
Geniş, izahlı olarak. Tafsilâtlıca. Kısımlara ayrılıp anlatılmış olan.

MUFASSIL
Kısımlara ayrılan, fasıl fasıl ayıran, adalet eden.

MUFAVVAZ
Yapılması ısmarlanmış.

MUFAVVİZ
Bir kimseye bir vazifeyi veren. Yapmasını ısmarlıyan.

MUFAZ
Çok, bol. Bereketli, feyizli.

MUFAZALA
Fazilet ve meziyetle birbiri ile yarışma.

MUFAZZAL
(Fazl. dan) Başkalarına üstün tutulmuş. Tafdil edilmiş.

MUFAZZAZ
Gümüş kaplamalı, gümüşlü.

MUFAZZİH
Rezil eden.

MUFÎ
İfa eden, ödeyen, yerine getiren.

MUFSİH
Fesâhetle ve düzgün olarak konuşan.

MUFTIR
(Fıtr. dan) Oruç açan, iftar eden.

MUG
(C.: Mugan) Mecusi. Ateşperest. Ateşe tapan. Zerdüşt dininde olan.

MUGABBER
Tozlu nesne.

MUGABENE
(Gabn. dan) İki taraf birbirini aldatma.

MUGABESE
Karıştırmak.

MUGADDÎ
(Mugazzi) Gıdalı, besleyici, gıdası çok, faydalı.

MUGADERE
(Mugaderet) Bırakmak, salıvermek.

MUGAFAZA
Ansızdan tutmak.

MUGALAKA
Diğerleri karışmayarak iki kişinin atlarıyla yarışması.

MUGALATA
(Galat. dan) Karşısındakini yanıltmak için söz söylemek. Doğruya benzer yanlış sözler. Safsata. Hatalı ve yanlış söz. Demagoji. * Man: Vehimlerden terekküb eden kıyastır.

MUGALATAT
(Mugalata. C.) Safsatalar. Demagojiler. Mugalâtalar.

MUGALAZA
Düşmanlık, husumet, adâvet.

MUGALEBE
Üstün olmağa, galib gelmeyeğe çalışmak. Birisine galib gelmek.

MUGALGAL
Haber.

MUGALLAT(A)
(Galat. dan) Yanlış telâffuz edilmiş.

MUGALLEB
Defâlarca mağlup olan kişi.

MUGALLÎ
(Galeyân. dan) İyice kaynatılmış. * Ihlamur, papatya gibi çiçeklerin kaynatılmış suyu.

MUGAMERE
(Ga, uzun okunur) Nefsini zorluğa ve şiddete zorlama.

MUGAMESE
Suya daldırışmak, birbirini suya daldırmak.

MUGAMEZE
Birini göz işaretiyle zemmetme.

MUGAMİR
Nefsini tehlikeye koyan kişi.

MUGAMMED
(Gamd. dan) Örtülü, kılıflı. Kınına konmuş.

MUGAMMER
İşten anlamıyan bön kimse.

MUGAN
(Mug. C.) f. Mecusiler, ateşe tapanlar. Zerdüştler.

MUGANE
Ateşe tapan mecusilerin âyini.

MUGANNÎ
Nağmeli ve çeşitli sesle okuyan, ahenkle okuyucu. * Hoş sesle öten.

MUGANNİYE
Şarkıcı kadın.

MUGAR
Düşman üzerine hücum etmek.

MUGARRAK
(Gark. dan) Suya daldırılmış. * Gümüşle süslü.

MUGARRİD
Pek güzel öten kuş. * Yüksek sesle nefse hoş gelen şarkılar söyliyen.

MUGAS
Yaban narının kökü.

MUGASMER
Kaba dokunmuş kötü bez.

MUGASSAS
Kalıba dökülmüş.

MUGAŞŞÎ
(Gaşy. den) Bayıltıcı, bayıltan.

MUGATTÎ
Perdelenmiş, örtülmüş. Üstü örtülü.

MUGAVELE
Bir kimseyi azdırıp yoldan çıkarmak. * Helâk etmek.

MUGAVERE
Yağma, çapul.

MUGAYEBE
Kaybolma. * Bir kimseyi arkasından zemmetme. Gıybet etme.

MUGAYERET
(Gayr. den) Aykırılık. Uymazlık. Başka türlü olma.

MUGAYİR
Aykırı. Uymaz. Zıd. Başka türlü.

MUGAYLAN
Çölde yetişen bir nevi dikenli çalı. Deve dikeni.

MUGAYLANGÂH
f. Dünya.

MUGAYLANZAR
f. Dünya. * Deve dikeni biten yer, dikenlik.

MUGAYYEB
(C.: Mugayyebât) (Gayb. dan) Kayıp. Kaybedilmiş.

MUGAYYEBAT
(Magibât) Zâhir duygularla bilinmeyen, bizce gaip olan, bilinmeyen şeyler.

MUGAYYEBÂT-I HAMSE
Beş bilinmeyen. Bizce gaib olan beş şey:1- Kıyamet vakti, 2- Yağmurun ne zaman yağacağı, 3- Ana rahmindeki çocuğun mahiyeti ve ceninin isti'dadı ve mânevi simasının ne olduğu, 4- Yarın insan hayr ve şer olarak ne kazanacağını, 5- İnsanın nerede öleceğini Allah bildirmedikçe kimse bilemez. Bunlara mefâtih-ül gayb da denir.("Mugayyebât-ı Hamse"ye dair Sure-i Lokman'ın âhirindeki âyetin hakkında mühim sualinize gayet mühim bir cevap isterken, maatteessüf şimdiki hâlet-i ruhiyem ve ahvâl-i maddiyem o cevaba müsaid değildir. Yalnız sualinizin temas ettiği bir iki noktaya gayet mücmel işaret edeceğiz. Şu sualinizin meâli gösteriyor ki, ehl-i ilhad tarafından tenkid suretinde mugayyebât-ı hamseden yağmurun gelmek vaktine ve rahm-i mâderdeki ceninin keyfiyetine itiraz edilmiş. Demişler ki: "Rasathânelerde bir âletle yağmurun vakt-i nüzulü keşfediliyor. Onu da Allah'dan başkası da biliyor. Hem röntgen şuâiyle rahm-i maderdeki ceninin müzekker, müennes olduğu anlaşılıyor. Demek mugayyebat-ı hamseye ıttıla' kabildir"?Elcevap: Yağmurun vakt-i nüzulü bir kaideye merbut olmadığı için, doğrudan doğruya meşiet-i hâssa-i İlâhiyye ile bağlı ve hazine-i rahmetten hususi iradeye tâbi olduğunun, bir sırr-ı hikmeti şudur ki: Kâinatta en mühim hakikat ve en kıymetdar mahiyet, nur, vücud ve hayat ve rahmettir ki, bu dört şey; perdesiz, vasıtasız, doğrudan doğruya Kudret-i İlâhiyye ve meşiet-i hassa-i İlâhiyyeye bakar. Sair masnuatta zahiri esbab; kudretin tasarrufuna perde oluyorlar. Ve muttarid kanunlar ve kaideler, bir derece irade ve meşiete hicab oluyor. Fakat vücud, hayat ve nur ve rahmette o perdeler konulmamış. Çünki; perdelerin sırr-ı hikmeti o işte cereyan etmiyor. Madem vücudda en mühim hakikat rahmet ve hayattır; yağmur, hayata menşe ve medâr-ı rahmet, belki ayn-ı rahmettir. Elbette vesait perde olmıyacak. Kaide ve yeknesaklık dahi, meşiet-i hassa-i İlâhiyyeyi setretmiyecek; tâ ki, her vakit herkes herşeyde şükür ve ubudiyete ve sual ve duaya mecbur olsun. Eğer bir kaide dahilinde olsaydı, o kaideye güvenip şükür ve rica kapısı kapanırdı. Güneşin tuluunda ne kadar menfaatler olduğu mâlumdur. Halbuki muttarid bir kaideye tabi olduğundan, Güneşin çıkması için dua edilmiyor ve çıkmasına dair şükür yapılmıyor. Ve ilm-i beşerî, o kaidenin yoluyla yarın Güneşin çıkacağını bildiği için, gaibden sayılmıyor. Fakat yağmurun cüz'iyatı bir kaideye tâbi olmadığı için, her vakit insanlar rica ve dua ile dergâh-ı İlâhiyyeye ilticaya mecbur oluyorlar. Ve ilm-i beşerî, vakt-i nüzulünü tayin edemediği için, sırf hazine-i rahmetten bir nimet-i hassa telâkki edip hakiki şükrediyorlar.İşte bu âyet, bu nokta-i nazardan yağmurun vakt-i nüzulünü, Mugayyebat-ı Hamse'ye idhal ediyor. Rasadhanelerdeki âletle, bir yağmurun mukaddematını hissedip vaktini tayin etmek, gaibi bilmek değil, belki gaibden çıkıp âlem-i şehadete takarrubu vaktinde bazı mukaddematına ıttıla' suretinde bilmektir. Nasıl, en hafi umur-u gaybiye vukua geldikte veyahud vukua yakın olduktan sonra hiss-i kabl-el-vukuun bir nev'iyle bilinir. O, gaybı bilmek değil; belki o, mevcudu veya mukarreb-ül-vücudu bilmektir. Hatta ben kendi âsâbımda bir hassasiyet cihetiyle yirmi dört saat evvel, gelecek yağmuru bazen hissediyorum. Demek yağmurun mukaddematı, mebâdileri var. O mebâdiler, rutubet nev'inden kendini gösteriyor, arkasından yağmurun geldiğini bildiriyor. Bu hal, aynen kaide gibi, ilm-i beşerin gaibden çıkıp daha şehadete girmiyen umura vüsule bir vesile olur. Fakat daha âlem-i şehadete ayak basmayan ve meşiet-i hassa ile rahmet-i hassadan çıkmıyan yağmurun vakt-i nüzulünü bilmek, ilm-i Allâm-ül-Guyub'a mahsustur.Kaldı İkinci Mes'ele: Röntgen şuâiyle rahm-ı mâderdeki çocuğun erkek ve dişisini bilmek ile $ âyetinin meâl-i gaybîsine münafi olamaz. Çünki: Âyet yalnız zükuret ve ünuset keyfiyetine değil, belki o çocuğun acib istidad-ı hususisi ve istikbalde kesbedeceği vaziyetine medar olan mukadderat-ı hayatiyesinin mebâdileri, hatta simasındaki gayet acib olan sikke-i Samediyet muraddır ki, çocuğun o tarzda bilinmesi, ilm-i Allâm-ül-Guyub'a mahsustur. Yüzbin röntgen-misal fikr-i beşerî birleşse, yine o çocuğun umum efrâd-ı beşeriyeye karşı birer alâmet-i fârikası bulunan yalnız hakiki sima-yı vechiyesini keşfedemez. Nerede kaldı ki sima-yı veçhisinden yüz defa daha harika olan istidadındaki sima-yı mâneviyi keşfedebilsin. Başta dedik ki: Vücud ve hayat ve rahmet, bu kâinatta en mühim hakikatlardır ve en mühim makam onlarındır. İşte onun için o câmi hakikat-ı hayatiye, bütün incelikleriyle ve dekaikiyle irade-i hassaya ve rahmet-i hassaya ve meşiet-i hassaya bakmalarının bir sırrı şudur ki; hayat, bütün cihazatiyle ve cihâtiyle şükür ve ubudiyet ve tesbihin menşe' ve medârı olduğundandır ki, irade-i hassaya hicab olan yeknesaklık ve kaidelik ve rahmet-i hassaya perde olan vesâit-i zahiriye konulmamıştır. Cenab-ı Hakkın rahm-ı mâderdeki çocukların sima-yı maddî ve mânevîlerinde iki cilvesi var:Birisi : Vahdetini ve Ehadiyetini ve Samediyetini gösterir ki, o çocuk âzâ-yı esasîde ve cihazat-ı insaniyenin envâında sair insanlarla muvafık ve mutabık olduğu cihetle, Hâlık ve Sâniinin vahdetine şehadet ediyor. O cenin bu lisan ile bağırıyor ki: "Bana bu sima ve âzâyı veren kim ise, bütün esasat-ı âzâda bana benzeyen bütün insanların sânii dahi O'dur. Ve hem bütün zihayatın sânii O'dur."İşte rahm-i mâderdeki ceninin bu lisanı, gaybî değil, kaideye ve ıttırada ve nev'ine tâbi olduğu için mâlumdur, bilinebilir. Âlem-i şehadetten âlem-i gayba girmiş bir daldır ve bir dildir.İkinci Cihet : Sima-yı istidadiye-i hususiyesi ve sima-yı veçhiye-i şahsiyesi lisaniyle Sâniinin ihtiyarını, iradesini ve meşietini ve rahmet-i hassasını ve hiçbir kayd altında olmadığını, bağırıp gösteriyor. Fakat bu lisan, gayb-ül-gaybdan geliyor. İlm-i ezeliden başkası, kabl-el-vücud bunu göremiyor ve ihata edemiyor. Rahm-i mâderde iken bu simanın binde bir cihazatı görünmekle, bilinmiyor!Elhasıl: Ceninin sima-yı istidadîsinde ve sima-yı veçhiyesinde hem delil-i vahdaniyet var, hem ihtiyar ve irade-i İlâhiyyenin hücceti vardır. L.)

MUGAYYEBE
Gizli şey. Görünmeyen ve saklı olan nesne.

MUGAYYER
(Gayr. dan) Değiştirilmiş, başkalaştırılmış. Tağyir edilmiş.

MUGAYYİR
Tağyir eden, değiştiren.

MUGAZANE
Gözün yanlarında olan büklüm.

MUGAZEBE
Karşılıklı olarak birbirini kızdırıp gazaba getirme.

MUGAZELE
(Ga, uzun okunur) Aşıkane şakalaşma, lâtifeleşme.

MUGAZIB
Gadap etmek, kızmak, hiddetlenmek.

MUGBEÇE
(C.: Mugbeçegân) f. Meyhaneci çırağı. * Mecusi çocuğu.

MUG-BEÇEGÂN
(Mugbeçe. C.) f. Mecusi çocukları. * Meyhâne çırakları.

MUGBER
(Gubar. dan) Gücenmiş, darılmış, küskün. * Tozlanmış, tozlu.

MUGBERR-ÜL HÂTIR
Hatırı kalmış, gücenmiş.

MUGBİR
Gücenmiş. İğbirar sahibi. * Toz koparan.

MUGF
Uyuyan.

MUGFEL
(Guful. den) Aldatılmış, iğfâl olunmuş. Kandırılmış.

MUGFİL
Aldatan, iğfal eden.

MUGİDD
Gadap edici, kızgın, hiddetlenici.

MUGÎS
Yardım eden, yardıma koşan. Medet edici. Muin.

MUGİŞŞ
Birisini fenalığa bırakan, aldatan.

MUG-KEDE
f. Meyhane. * Ateşe tapanların ibadethanesi.

MUGLAK
(Galak. den) Kapalı, kilitli. * Anlaşılmaz, çapraşık söz.

MUGLİYY
Kaynamış çiçek, papatya veya ıhlamur suyu.

MUGNAT
İhtiyaç.

MUGNÎ
Def'edici, kovan. * Zengin eden, müstağni kılan. * Doyuran gönlünü tok eden.

MUGRAK
(Gark. dan) Batmış veya batırılmış (suya). Gark edilmiş.

MUGRE
Bulanıklık.

MUGREM
Âşık, tutkun.

MUGREMUN
Ağır borca uğratılmış olanlar.

MUGRİB
Anka kuşu.

MUGRÎL
şişmiş maktul.

MUGŞA
(Gaşy. den) Bürünmüş, örtülmüş.

MUGTAB
Gıybet söyleyici, gıybet eden.

MUGTANEM
Ganimet olarak alınmış olan, alınan.

MUGTASIB
Gasb eden, zorla alan.

MUGTEBIT
Gıbta olunmuş, hâli iyi olan kimse.

MUGTEDÎ
(Gıda. dan) Gıda alan, gıdalanan. Beslenen.

MUGTELİM
Hırs ve şehveti çok olan.

MUGTEMİZ
Gammazlıyan.

MUGTENEM
(Ganimet. den) Ganimet olarak alınmış.

MUGTENİM
Ganimet olarak alan. Bedava alan. Ganimet bilen.

MUGTERİB
(Gurub. dan) Batan, gurub eden. * Gurub. * (Gurbet. den) Gurbete giden. Gurbete çıkan.

MUGTERİF
Elini daldırarak avucuyla su alan.

MUGTERİK
Batan, suda boğulan, garkolan.

MUGTESİL
(Gusl. den) Yıkanan, gusleden.

MUGVE
(C: Mugveyât) Canavarı düşürüp yakalamak için kazıp ağzını örttükleri kuyu.

MUGZİB
(Gazab. dan) Gazaba getiren, kızdıran.

MUĞLAKAT
(Muğlak. C.) Kapalı ve anlaşılması zor olan şeyler.

MUĞLAKİYYET
Muğlak olma hali. Anlaşılmazlık.

MUHAB
Kendisinden ürkülüp korkulan.

MUHABA
Korku, perva, havf, çekingenlik.

MUHABBET
Sevgi, sevme. * Sohbet. Ruhun, kendisinden lezzet duyduğu şeye meyletmesi. (Zıddı: Buğzetme ve adavettir.)(Eğer denilse: Al-i Beyt'e muhabbeti, Kur'an emrediyor. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm çok teşvik etmiş. O muhabbet, Şialar için belki bir özür teşkil eder. Çünki ehl-i muhabbet, bir derece ehl-i sekirdir. Ne için Şialar hususan Râfızîler, o muhabbetten istifade etmiyorlar; belki, işâret-i Nebeviye ile o fart-ı muhabbetten mahkûmdurlar.Elcevab: Muhabbet iki kısımdır:Biri : Mâna-yı harfiyle, yâni; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hesabına, Cenab-ı Hak nâmına, Hazret-i Ali ile Hasan ve Hüseyin ve Âl-i Beyt'i sevmektir. Şu muhabbet Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın muhabbetini ziyadeleştirir. Cenab-ı Hakk'ın muhabbetine vesile olur. Şu muhabbet meşrudur, ifratı zarar vermez, tecavüz etmez, başkalarının zemmini ve adavetini iktiza etmez.İkincisi : Mâna-yı ismiyle muhabbettir. Yâni: Bizzat onları sever. Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ı düşünmeden Hazret-i Ali'nin kahramanlıklarını ve kemâlini ve Hazret-i Hasan ve Hüseyin'in yüksek faziletlerini düşünüp sever. Hattâ Allah'ı bilmese de, Peygamber'i tanımasa da yine onları sever. Bu sevmek, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın muhabbetine ve Cenab-ı Hakk'ın muhabbetine sebebiyet vermez; hem ifrat olsa, başkaların zemmini ve adavetini iktiza eder.İşte işaret-i Nebeviye ile, Hazret-i Ali hakkında ziyade muhabbetlerinde, Hazret-i Ebu Bekir-is Sıddık ile Hazret-i Ömer'den teberri ettiklerinden hasârete düşmüşler. Ve o menfi muhabbet, sebeb-i hasârettir. M.)

MUHABBETDARANE
Muhabbete yakışır şekilde.

MUHABBETKÂR
Muhabbetli, sevgi gösteren.

MUHABBETNAME
f. Sevgisini bildiren yazılı kâğıt. Aşkını bildiren yazı.

MUHABBETULLAH
Cenab-ı Hakk'a karşı beslenen ihlâslı sevgi.(...Sende, senin nefsine olan şedid muhabbetin O'nun zâtına karşı muhabbet-i zâtiyedir ki, sen su-i istimal edip kendi zâtına sarfediyorsun. Öyle ise, nefsindeki eneyi yırt, hüveyi göster. Ve kâinata dağınık bütün muhabbetlerin, O'nun esmâ ve sıfâtına karşı verilmiş bir muhabbettir. Sen su-i istimal etmişsin, cezasını da çekiyorsun. Çünkü yerinde sarfolunmayan bir muhabbet-i gayr-i meşruanın cezası, merhametsiz bir musibettir. Rahman-ür-Rahim ismiyle hurilerle müzeyyen Cennet gibi senin bütün arzularına câmi' bir meskeni, senin cismani hevesatına ihzar eden ve sair esmâsiyle senin ruhun, kalbin, sırrın, aklın ve sair letâifin arzularını tatmin edecek ebedi ihsanatını, o cennette sana müheyya eden ve her bir isminde mânevi çok hazine-i ihsan ve kerem bulunan bir Mahbub-u Ezelinin, elbette bir zerre muhabbeti, kâinata bedel olabilir. Kâinat O'nun bir cüz'i tecelli-i muhabbetine bedel olamaz. S.)(Velâyet yollarının ve tarikat şubelerinin en mühim esası ihlâsdır. Çünkü, ihlâs ile hafi şirklerden halâs olur. İhlâsı kazanmıyan, o yollarda gezemez ve o yolların en keskin kuvveti, muhabbettir. Evet muhabbet; mahbubunda bahaneler aramaz ve kusurlarını görmek istemez. Ve kemâline delâlet eden zayıf emâreleri, kavi hüccetler hükmünde görür. Dâima mahbubuna tarafdardır.İşte bu sırra binaendir ki, muhabbet ayağı ile marifetullaha teveccüh eden zâtlar şübehata ve itirâzata kulak vermezler, ucuz kurtulurlar. Binler şeytan toplansa, onların mahbub-u hakikisinin kemâline işaret eden bir emareyi, onların nazarında ibtal edemez. Eğer muhabbet olmazsa, o vakit kendi nefsi ve şeytanı ve harici şeytanların ettikleri itirazât içinde çok çırpınacak. Kahramancasına bir metanet ve kuvvet-i imân ve dikkat-ı nazar lâzımdır ki, kendisini kurtarsın.İşte bu sırra binaendir ki, umum meratib-i velâyette, mârifetullahtan gelen muhabbet, en mühim mâye ve iksirdir. Fakat muhabbetin bir vartası var ki, ubudiyyetin sırrı olan niyazdan, mahviyetten, naza ve dâvaya atlar, mizansız hareket eder. Mâsiva-yı İlâhiyeye teveccühü hengâmında, mâna-yı harfîden mâna-yı ismîye geçmesi ile, tiryak iken zehir olur. Yâni gayrullahı sevdiği vakit Cenab-ı Hak hesabına ve onun nâmına, onun bir âyine-i esmâsı olmak ciheti ile rabt-ı kalb etmek lâzım iken; bazan o zâtı o zât hesabına kendi kemâlât-ı şahsiyesi ve cemâl-i zâtîsi nâmına düşünüp, mâna-yı ismîyle sever. Allah'ı ve Peygamber'i düşünmeden yine onları sevebilir. Bu muhabbet, muhabbetullaha vesile değil, perde oluyor. Mâna-yı harfî ile olsa, muhabbetullaha vesile olur, belki cilvesidir denilebilir. M.)( $ âyetinde i'cazlı bir îcaz vardır. Çünki çok cümleler, bu üç cümlenin içinde dercedilmiştir. Şöyleki: Şu âyet diyor ki: "Allah'a (Celle Celâluhu) imanınız varsa elbette Allah'ı seveceksiniz. Mâdem Allah'ı seversiniz, Allah'ın sevdiği tarzı yapacaksınız. Ve o sevdiği tarz ise, Allah'ın sevdiği zâta benzemelisiniz. Ona benzemek ise, ona ittiba etmektir. Ne vakit ona ittiba etseniz. Allah da sizi sevecek. Zâten siz Allah'ı seversiniz, tâ ki, Allah da sizi sevsin". L.)

MUHABERAT
Muhabereler. Haberleşmeler. Haberleşme yapan dâireler.

MUHABERE
Haberleşme. Karşılıklı birbirine haber verme.

MUHABERE MEMURU
Telgrafçı.

MUHABİR
Haber veren, haberci. * Gazeteye havadis gönderen kimse.

MUHACAT
(Hecv. den) Birbirini hicvetme. Karşılıklı olarak birbirlerini yerme.

MUHACAT
Bilmece hususunda birbiriyle zekâ yarışına çıkma.

MUHACCE
(Hüccet. den) İddiâ edip münakaşa ederek deliller ve hüccetler gösterme. İsbatlar gösterme.

MUHACCEB
Perdelenmiş, tecrid edilmiş. Perde ile ayrılmış.

MUHACCEL
Ayağı sekili, beyazlı at. * Gerdeğe konulmuş.

MUHACCİL
(Haclet. den) Utandıran, tahcil eden.

MUHACEMAT
Hücumlar, üşüşmeler. Her taraftan ve birden hücum etmeler.

MUHACEME
Hücum etme, saldırma.

MUHACERAT
Göç etmeler, hicretler. Muhacirlik.

MUHACERE
Birbirini men'etmek, birbirine engel olmak.

MUHACERET
(Hicret. den) Hicret etme, göç etme, göçme.

MUHACET
(Hecv. den) Karşılıklı olarak birbirini hicvetme, yerme.

MUHACEZE
Fısıldamak.

MUHACİM
Hücum eden, saldıran.

MUHACİMÎN
(Muhâcim. C.) Hücum edip saldıranlar, üşüşenler.

MUHACİR
Göç eden, bir memleketten kalkıp, başka bir yere yerleşen. * Mc: Allah'ın yasak ettiğinden uzaklaşan.

MUHACİRÎN
Göç edenler, hicret edenler. İslâmiyetin ilk zuhurunda İslâm olanlardan Mekke'den Medine'ye hicret eden sahâbeler. (Bak: Ensar)

MUHADAA(T)
(Had'. dan) Aldatma, hile yapma, oyun etme.

MUHADAT
Hediyeleşmek. Karşılıklı olarak hediyeler vermek.

MUHADDA'
Aldana aldana bilgi ve tecrübe sâhibi olan.

MUHADDAB
Boyanmış.

MUHADDAR
Yeşil renkle boyanmış. Rengi yeşil yapılmış.

MUHADDE
(Hadde. den) Bilenmiş. * Sınırlanmış, belirlenmiş, hudutlandırılmış.

MUHADDE
Muhâlefet, uyuşmazlık.

MUHADDEB
Kamburlu, tümsekli, üstü yumru olan. Dürbin camı gibi yumru olan.

MUHADDED
Eti buruşmuş olan.

MUHADDED
Sınırı belirtilmiş olan. Sınırlanmış, tahdid edilmiş.

MUHADDER
(Muhaddere) Kapalı, örtülü. * Nâmuslu müslüman kadını.

MUHADDES
Haber verilmiş. Tahdis olunmuş, şükranla bildirlimiş. Sadık-ül hads olan kimse. * Her zan, tahmine feraseti isabetli olan. * Nakil ve rivayet edilmiş olan.

MUHADDİD
Keskinleştirici, bileyici. * Sınırlıyan, sınırını tâyin eden. Tahdid eden. Hududlandıran.

MUHADDİR
Şişiren, kabartan.

MUHADDİR(E)
Uyuşturucu ilâç.

MUHADDİRAT
(Muhaddire. C.) Uyuşturucu ilâçlar.

MUHADDİS
Hadis ilminin bir çok usul ve füruunu bilen zât. Peygamber Efendimizin (A.S.M.) hâl ve sözlerini bize nakleden ve hadis ilminin mütehassısı.

MUHADDİSÎN
Hadis ilmiyle uğraşan eskiden gelmiş büyük ve kâmil zâtlar. Peygamberimizin (A.S.M.) sözünü işiterek bildirenler. (Bak: Hâfız)

MUHADDİSÎN-İ MUHADDESÛN
Allah tarafından kendilerine ilham olunan muhaddisler.

MUHADDİŞ
Kulağı tırmalıyan. Tahdiş eden.

MUHADEA
Aldatmak, hilecilik, oyun etmek.

MUHADEME
Hizmet etmek.

MUHADENET
Barışma. * Veda etme.

MUHADENET
Yakın ahbablık, samimiyet. Dostluk.

MUHADERE
Sür'at etmek.

MUHADESE
(Hadis. den) Konuşma. Birbirine hikâye söyleme.

MUHADEŞE
Tırmalama. Sıkıntı ve zahmet verme.

MUHADİ'
(Had'. dan) Aldatan, kandıran. Hile eden, oyun yapan.

MUHADİANE
f. Aldatarak, hile yaparak.

MUHADİŞ
Zahmet, ıztırab ve sıkıntı verici. Tırmalayıcı.

MUHAFAZA
Zarar ve ziyandan sakınıp korumak. * Himâye ve hıfzetmek. Gözetlemek. * Bir şeye devamlı olmak.

MUHAFAZAKÂR
f. Koruyucu. * Dinî amel ve işlere muhabbet eden. Dinî inanışında sağlam olan ve değiştirmeden muhafaza eden yüksek ve sâdık insan.

MUHAFAZAT
Muhafızlık, koruyuculuk.

MUHAFETE
Söyleme, yavaş okuma.

MUHAFFEF
Hafiflendirilmiş, hafif edilmiş olan.

MUHAFFİF
(Hıffet. den) Hafifleten, hafifletici.

MUHAFIZ
Muhafaza eden. Değiştirmeyen. Saklayan. Koruyan. Bekçi.

MUHAFIZÎN
(Muhafız. C.) Muhafızlar, bekçiler. Bir yeri koruyup bekleyen kimseler.

MUHAHA
Kemikten çıkan nesne.

MUHAK
(Mahâk - Mihâk) Her arabi ayın son üç gecesi.

MUHAKAT
Müşabehet eylemek. Bir kimseyi taklid etmek. * Birbirine hikâye söylemek.

MUHAKAT
Bir kimseyi ahmak yerine koyma.

MUHAKEMAT
(Muhakeme. C.) Muhakemeler.

MUHAKEME
(C.: Muhakemât) (Hüküm. den) Dava için iki tarafın mahkemeye baş vurması. * İki tarafın mahkemeye baş vurması. * İki tarafı dinleyip hüküm vermek. * Düşünmek. * Zihinde inceleme yapmak. * Karar vermek için iyice düşünmek.

MUHAKEME-İ GIYABİYE
Dâvâcılardan biri veya her ikisi de bulunmadıkları hâlde mahkemece verilen karar.

MUHAKÎ
Benzeyen, benzer olan.

MUHAKKA
Çekişme. * Hak iddia etme.

MUHAKKAK(A)
(Hakk. dan) Hakikatı ve gerçeği belli olmuş. Tahkik edilmiş. Doğru. * Mutlaka ne olursa olsun.

MUHAKKAR
Hakir görülen. Hakarete uğramış.

MUHAKKİK
Hakikatı araştırıp bulan. İç yüzüne inceliyerek vakıf olan. * Hakikat âlimi. Hakikatlara hakkı ile vakıf ve ehl-i tahkik olan büyük İslâm âlimi.

MUHAKKİKANE
f. Gerçeği ve hakikatı araştıran bir kimseye yakışır surette. Muhakkik olan bir insana yakışacak şekilde.

MUHAKKİKÎN
Hakikatı bulup meydana çıkaranlar. * İç yüzünü araştırıp bulan büyük İslâm âlimleri ve velileri. Hakikat araştıran, hak âlimleri.

MUHAKKİR
Hakir gören, zelil ve hor gören.

MUHAKKİRÂNE
f. Tahkir edercesine. Hakarette bulunurcasına.

MUHAL
İmkânsız, vukuu mümkün olmayan. Bâtıl, boş söz. * Hurâfe olan nazariye.

MUHALAA
(Muhâlaat) Birbirlerinden resmen ayrılma (karı-koca.)

MUHALAT
(Muhal. C.) Mümkün olmayanlar. Muhaller. Muhal ve bâtıl olan şeyler.

MUHALATA
(Halt. dan) Karışma, güzel uyuşma, anlaşma.

MUHALATÂT
Güzel anlaşmalar, karışmalar, uyuşmalar.

MUHALE
Dostluk, sadâkat.

MUHALEBE
Beraberce süt sağmak.

MUHALEFET
Kabulsüzlük. Karşı durma. Uyuşmazlık. Zıt gitmek. Zıddiyet. Muvafık olmamak.

MUHALEFET-ÜN Lİ-L HAVADİS
Cenab-ı Hakk'ın ne zâtında ne sıfâtında (mevcud olsun, mevhum olsun, muhayyel olsun), hiç bir şeye hiç bir cihette benzememesi.

MUHALESE
Bir şeyi alıp kaçmak.

MUHALESET
(Hulus. dan) Birbirlerine iyi muamele etme. Birbirleriyle dostça geçinme.

MUHALHİL
Havayı hafifleten.

MUHAL-İ ÂDİ
Herkesin anlayabileceği imkânsızlık ve muhal. Az düşünenlerin de bilebileceği, mümkün olmayan iş.

MUHALİB
Süt sağan. * Devrin hayır ve şerli işlerini tecrübe eden.

MUHALİF
Yardımcı.

MUHALİF
Uymayan. Birbirine benzemiyen. Birbirine zıt olan. * Başka şekilde düşünen. * Karşı duran.

MUHALİFÎN
Muhalif olanlar. Muhalifler.

MUHALLA
Tahliye olunmuş. Boşaltılmış. * Serbest bırakılmış.

MUHALLA
Süslenmiş. Süs yapılmış.

MUHALLAK
Tıraş olmuş. * Hacıların Mina'da tıraş oldukları yer.

MUHALLASA
Mevruz otu denilen bir nevi ot.

MUHALLEB
Nakışı ve güzelliği çok olan elbise. * Cam. * Aldanmış.

MUHALLED
(Huld. dan) Ebedî. Dâimî. Bâki. Sürekli olarak kalan.

MUHALLEDAT
(Muhalled. C.) Dâimî olarak kalacak şeyler. * şâheserler.

MUHALLEDÎN
(Muhalled. C.) Sürekli ve dâimî olarak kalan şeyler.

MUHALLEDÛN
Bâki ve dâimî olanlar. * Dâimî surette Cennet'te kalacak olanlar.

MUHALLEF
Bir ölünün bıraktığı mal. * Geride kalan.

MUHALLEFAT
(Muhallefe. C.) Ölen bir kimsenin bıraktığı şeyler. Metrukât.

MUHALLEFE
Ölen bir adamın dul kalan karısı.

MUHALLES
Kurtarılmış. Tahlis olunmuş.

MUHALLIK
Tıraş eden. * Tıraş olan.

MUHALLÎ
Süslendiren, yaldızlayan.

MUHALLÎ
Boşaltan. Tahliye eden.

MUHALLİD
(Huld. den) Ebedîleştiren. Devamlı, sürekli ve ebedî kılan.

MUHALLİL
(Hall. den) Eriten. Analiz yapan, tahlil eden. * Fık: Üç talakla boşanan ve iddetini bitiren bir kadınla evlenen erkek. (Karıyı boşayan birinci kocaya: Muhallelün leh denir.) * Tıb: Şişlere, iltihablara yarıyan ilaç.

MUHALLİM
Halim selim eden. Yavaş kılan. (Öfkeli birisini) yumuşatan.

MUHALLİS
(Halâs. dan) Kurtaran, halâs kılan, tahlis eden.

MUHALLİT
(Halt. dan) Karıştıran, tahlit eden.

MUHALÜN ALEYH
Fık: Havaleyi ödeyecek kimse. Üzerine havale yapılan şahıs.

MUHALÜN BİH
Fık: Birine havale olunan mal.

MUHALÜN LEH
Lehine gönderilen Alacaklı olan kişi.

MUHAMAT
Korumak. * Avukatlık etmek. * Birinden birşeyi def etmek.

MUHAMERE
Karışmak. * Gizlemek.

MUHAMESE
Fısıldaşma.

MUHAMÎ
Avukat. * Himaye eden.

MUHAMMAT
Kızdırılmış nesne.

MUHAMMED
Pek çok tekrar tekrar övülmüş, medhedilmiş meâlinde bir isim olup ilk olarak Peygamberimize (A.S.M.) verilmiştir. (Allahımızın bütün insanlara son peygamberi olan Hz. Muhammed (A.S.M) Efendimiz, Arabistan'da Mekke-i Mükerreme şehrinde milâdi 571 tarihinde dünyaya teşrif etmişlerdir.Fahr-i Âlem Efendimiz, Kureyş kabilesinden ve Haşim âilesindendir. Muhterem pederinin adı Abdullah, dedesinin adı Abdülmuttalib, vâlidesinin adı ise Amine'dir.Peygamberimizin (A.S.M.) baba cihetinden mübarek nesebleri şöyledir. Hz. Muhammed İbn-i Abdullah, ibn-i Abdulmuttalib, Haşim, Abdi Menaf, Kusey, Hakim, Mürre, Keab, Lüey, Galib, Fihr, Mâlik, Nazr, Kinane, Huzeyme, Müdrike, İlyas, Mudar, Mirar, Mead, Adnan. Adnan da İsmâil Aleyhisselâm'ın oğlu Kıyzar'ın neslindendir. Adlarını yazdığımız bu zatlardan her birinin evlâdı birçok kabilelere ayrılmış, Mâlik'in oğlu Fihr'in evlâdından da Kureyş kabilesi teşekkül etmiştir.Resul-i Ekrem Efendimizin (A.S.M.) vâlidesi cihetinde yüksek nesebleri de şöyledir: Hz. Muhammed ibn-i Amine Bint-i Vehb, ibn-i Abdi Menaf, ibn-i Zühre, ibn-i Hâkim.Peygamber Efendimizin (A.S.M.) babası tarafından mübârek nesebiyle anası tarafından nesebi, Mürre oğlu Hâkim'de birleşirler.Peygamber Efendimizin dedesi ve zamanında Kureyş kabilesinin reisi bulunan Abdülmuttalib, Kâbe-i Muazzama'nın mütevellisiydi. Ebu Tâlib, Ebu Leheb, Hâris, Zübeyr, Hamza, Abbas, Abdullah v.s. adında onüç oğlu vardı. Fakat bunların içinde en fazla Abdullah'ı severdi. Çünki onda başka bir güzellik, başka bir nuraniyet vardı. Abdülmuttalib, bu sevgili oğluna Benî Zühre reisi Vehb'in kızı Amine'yi nikâhla aldı. Abdullah Hazretleri, Peygamber Efendimiz doğmadan iki ay evvel bir ticaret kafilesiyle Medine-i Münevvere'ye gidip orada vefat etti ki, daha yirmibeş yaşında bulunuyordu. Bu cihetle Fahr-i Âlem Efendimiz (A.S.M.) yetim kaldı.Peygamber Efendimizin çocukluk devresi pek kudsi bir halde geçmiştir. Daha doğar doğmaz bir takım hârikalar meydana gelmiştir. (Bak: Delâil-i Nübüvvet) Süt anası, Beni Sa'd kabilesinden Haris'in refikası Halime idi. Dört sene onun yanında kaldı. Annesi Hz. Amine ile birlikte Medine-i Münevvere'ye dayı-zâdeleri bulunan Neccar oğullarını ziyarete gittiler. Sonra Mekke-i Mükerreme'ye dönerlerken Hz. Amine, Ebva denilen yerde daha yirmi yaşında olduğu halde vefat etti. Altı yaşında öksüz kalan Peygamberimizi, Ümmieymen adındaki dadısı alıp, Mekke-i Mükerreme'ye getirip dedesi Hz. Abdülmuttalib'e teslim etti. İki sene sonra da dedesi vefat edince amcası Ebu Tâlib'in yanında kaldı.Peygamber Efendimiz gençliğinde Kureyş kabilesi arasında büyük bir şeref ve şânı haiz bulunuyordu. Kendisine "Muhammed-ül Emin" deniliyordu. Yirmibeş yaşında iken, pek yüksek bir ruha sahib, pek şerefli bir hânedana mensub olan ve daha genç iken dul kalmış olup çok zengin olan Huveylid kızı Hatice ile evlendi. Peygamber Efendimiz, tam kırk yaşlarına girince Peygamberlik şerefine nâil oldu. Kendisine peygamberlik verilince ilk evvel çevresinde bulunan kişileri hususi surette İslâm dinine dâvet etmişti. Bu dâveti ilk önce Hz. Hatice vâlidemiz kabul etti. Sonra Kureyşin büyüklerinden olan Hz. Ebubekir-is sıddık ile Peygamberimizin âzatlısı olan Zeyd ibn-i Harise ve peygamberimizin amcası Ebu Tâlib'in oğlu olup, henüz dokuz-on yaşlarında olan Hz. Ali kabul ettiler. Bir müddet sonra da Hz. Ebubekir'in vasıtasıyla Osman bin Affan, Abdurrahman ibn-i Avf, Sa'd ibn-i Ebu Vakkas, Zübeyr ibn-ül Avvam, Talha-t-übnü Ubeydullah Hazretleri İslâmiyetle müşerref oldular.Bi'setin ondördüncü senesinde Mekke'deki müslümanlar, Medine-i Münevvere'ye hicret ettiler. Peşinden de Peygamberimiz Hz. Ebubekir ile birlikte hicret etti. (Bak: Hicret)Peygamberimiz (A.S.M.) hicretin onbirinci senesinin Rebiülevvel ayının onikisinde pazartesi günü Medine-i Münevvere'de hücre-i saadetinde vefat etti.) (B.İ.İ.)(Şu kâinatın Sâhib ve Mutasarrıfı, elbette bilerek yapıyor ve hikmetle tasarruf ediyor. Ve her tarafı görerek tedvir ediyor. Ve her şeyi bilerek, görerek terbiye ediyor ve her şeyde görünen hikmetleri, gayeleri, faydaları irade ederek tedvir ediyor. Mâdem yapan bilir; elbette bilen konuşur. Mâdem konuşacak, elbette zişuur ve zifikir ve konuşmasını bilenlere konuşacak. Mâdem zifikirle konuşacak; elbette zişuurun içinde en cem'iyetli ve şuuru külli olan insan nev'i ile konuşacaktır. Mâdem insan nev'i ile konuşacak, elbette insanlar içinde kabil-i hitab ve mükemmel insan olanlarla konuşacak. Mâdem en mükemmel ve istidâdı en yüksek ve ahlâkı ulvi ve nev'-i beşere muktedâ olacak olanlarla konuşacaktır. Elbette, dost ve düşmanın ittifakı ile, en yüksek isti'datta ve en âli ahlâkta ve nev-i beşerin humsu ona iktida etmiş ve nısf-ı arz onun hükm-ü mânevîsi altına girmiş ve istikbal onun getirdiği nurun ziyası ile bin üçyüz sene ışıklanmış; ve beşerin nuranî kısmı ve ehl-i imanı mütemadiyen günde beş defa onunla tecdid-i biat edip, ona dua-i rahmet ve saadet edip, ona medh ve muhabbet etmiş olan Muhammed (A.S.M.) ile konuşacak.. ve konuşmuş ve Resul yapacak ve yapmış; ve sair nev-i beşere rehber yapacak ve yapmıştır. M.) (Bak: Fahr-i Kâinat ve Resulullah ve Mefhar-ı mevcudat)(Zât-ı Zülcelâl (C.C.) demiş: $ Bütün ümmet, hattâ düşmanları da dahil olduğu halde icma etmişler ki, bütün ahlâk-ı haseneye câmi'dir.Nübüvvetten evvel ondaki ahlâk-ı hamidenin kemâline tercüman olan Muhammed'ül Emin ünvaniyle iştihar etmişler.Hazret-i Aişe (R.A.) her vakit derdi: $ Demek Kur'an tazammun ettiği bütün ahlâk-ı haseneye câmi idi. İşte o Zât-ı Kerimde icma-ı ümmetle tevatür-ü mânevî-i kat'îyle sabittir ki; insanların sîreten, sureten en cemili ve en halimi ve en sâbiri ve en şâkiri ve en zâhidi ve en mütevazii ve en afifi ve en cevâdı ve en kerimi ve en rahimi ve en âdili, herkesten ziyade mürüvvet, vakar, afv, sıhhat-ı fehim, şefkat gibi ne kadar secâya-yı âliyye varsa en mükemmel bir fihriste-i nuranîsidir. Bunların içindeki nokta-i i'caz şudur ki: Ahlâk-ı hasene çendan birbirine mübayin değil, fakat derece-i kemâlde birbirine müzaheme eder. Biri galebe çalsa öteki zayıflaşır. Meselâ: Kemâl-i hilm ile kemâl-i şecaat, hem kemal-i tevazu ile kemal-i şehamet, hem kemal-i merhamet ve mürüvvet, hem tam iktisat ve itidal ile tamam-ı kerem ve sehavet, hem gayet vakar ile nihayet haya, hem gâyet şefkat ile nihayet Elbuğzu fillah, hem gayet afv ile nihayet izzet-i nefs, hem gayet tevekkül ile nihayet içtihad gibi mecâmi-i ahlâk-ı mütezahime birden derece-i âliyyede bir zâtta içtimâı müzayakasız inkişafları mu'cizelerin mu'cizesidir. Bediüzzaman)

MUHAMMED SURESİ
Kur'an-ı Kerim'in 47. Suresi olup Kıtal Suresi de denir. Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur.

MUHAMMEDÎ
Hz. Muhammed'e (A.S.M.) mensub olan. Müslüman. (Ecnebi dillerinde geçen bu mânadaki tabirlere göre Muhammedî, Muhammedîlik: Müslüman ve Müslümanlık mânasına gelmektedir.)

MUHAMMEDİYYUN
Müslümanlar. Hz. Muhammed'in (A.S.M.) ümmetinden olanlar.

MUHAMMEN
(Hamn. den) Tahmin edilen. Ortalama olarak bir değer kabul edilen. Sanılan.

MUHAMMER
(Hamr. dan) Mayalanmmış, ekşiyip kabarmış. * Yoğurulmuş.

MUHAMMER
(Himâr. dan) Kendine eşek denilmiş. Eşeğe benzetilmiş. Tahmir olunmuş.

MUHAMMERE
Başı beyaz, cesedi siyah olan koyun. * Örtülmüş nesne.

MUHAMMES
Beşli. Beş katlı. Tahmis edilmiş. * Edb: Her bendi beş mısrâlı olan manzume. * Birbiri ardından gelen ve kapalı olarak uç uca eklenmiş beş kenarın meydana getirebileceği çeşitli şekillerden her biri. Beşgen.

MUHAMMES
Ateş üzerinde kızdırılıp kurutulmuş. (Kavrulmuş kahve gibi)

MUHAMMES-İ MUNTAZAM
Geo: Düzgün beşgen.

MUHAMMEZ
(Hamz. dan) Oksitlenmiş, paslanmış.

MUHAMMIS
Mısır, kahve gibi şeyleri kavuran veya kavurarak satan kimse. * Tava.

MUHAMMİN
Tahmin eden, sanan, karar veren, değer biçen kimse. Eksper.

MUHAMMİR
Kızdırıcı ilâç.

MUHAMMİR
(Hamr. dan) Tahmir eden. Mayalayan. Ekşitip kabartan. Yoğuran.

MUHAN
Kendine ihanet olunmuş. * Alçak kimse.

MUHANNA
Çarpık, bükük, eğri. * Kınalanmış.

MUHANNES
Kadınlaşmış erkek. Alçak tabiatlı. * Korkak. Nâmerd. Kalleş.

MUHANNET
Mumyalanmış, tahnit edilmiş.

MUHANNİT
Mumyalayan, tahnit eden.

MUHAREBAT
(Muhârebe. C.) (Harb. den) Harpler, muhârebeler. Harbetmeler, savaşmalar.

MUHAREBE
(C.: Muharebât) Harbetmek. Karşılıklı cenk. Cidal.

MUHARECE
Parmaklarıyla hesap edip taksim etmek.

MUHAREDE
Men'etmek, engel olmak.

MUHAREF
Fakir.

MUHARESE(T)
(Hirâset. den) Muhâfaza, koruma.

MUHAREŞE
Kışkırtma, halkı birbirine düşürme.

MUHAREZE
Saklamak.

MUHARİB
Harbeden. Cenkci. Cengâver. * Cesur. Atılgan. Kahraman. * İyi harbeden. Harb usullerini iyi bilen.

MUHARİBEYN
İki savaşçı, iki cengâver, iki muhârib.

MUHARRAK
(Harik. den) Yakışmış, yanmış. Tahrik olunmuş.

MUHARRECE
Boynunda tasması olan köpek.

MUHARREF
(Harf. den) Tahrif edilmiş. Değiştirilmiş. kalem karıştırılmış. Bozuk. İfsâd ederek tahrib edilmiş.

MUHARREFAT
(Muharref. C.) Tahrif edilmiş ve değiştirilmiş şeyler.

MUHARREM
Arabi ayların başı, birincisi. * Haram edilmiş olan. * Bu muharrem ayında Müslümanlıktan evvel Arablar arasında muharebe yasaktı. Bundan dolayı bu isim verilmiştir. * Haram kılınmış, tahrim olunmuş. (Bak: Eşhür-ü hurum)

MUHARREMÂT
Haramlar. Haram edilen şeyler. Dinimizce helâl olmayan şeyler.

MUHARRER
Tahrir olunmuş. * Yazılmış. Yazılı.(Muharrer : İyice azadlanmış, tam hürriyetine kavuşturulmuş demektir ki; ibadette muhlis veya mâbed hâdimi yahut da dünyadan azade mânalarıyla da tefsir edilmiştir. E.T.)

MUHARRERÂT
Yazılı şeyler. Yazılmış kâğıtlar. Mektuplar.

MUHARRERÂT-I RESMİYE
Resmi mektublar veya yazılar.

MUHARRİB
Tahrib eden. Harâb eden. Yıkan. Bozan. Perişan eden.

MUHARRİBÎN
(Muharrib. C.) Yıkıp yok edenler. Harab edenler.

MUHARRİC
(Bak: Tahric)

MUHARRİF
Tahrif eden. Bozan. Silen. Hilecilik yapan.

MUHARRİK
Harekete getiren. Hareket veren. Tahrik eden. Teşvik eden. Ayaklandıran.

MUHARRİK
(Hark. dan) Tahrik eden, çok yakan. * Çok susatan, çok harâret veren. * Yakıp yıkan.

MUHARRİKE
Hareket veren duygu.

MUHARRİR
Yazan. Tahrir eden. Kâtib. Kitab te'lif eden. Gazetede yazı yazan.

MUHARRİRÎN
(Muharrir. C.) Muharirler, yazarlar. Eser sâhipleri, müellifler.

MUHARRİS
Hırslandıran. Tamah ve hırsı artıran.

MUHARRİSÂNE
f. Hırslandırırcasına.

MUHARRİŞ
Tırmalayan, azdıran, tahriş eden.

MUHARRİT
İshâl verici bir ilâç.

MUHARRİZ
Kışkırtan. Teşvik ve tahriz eden.

MUHASAMA
(Muhasamet) (C.: Muhâsamât) Muhalefet. İki taraf arasındaki düşmanlık. Birbiri ile çekişmek. Birbirine husumet etmek.

MUHASAMAT
(Muhasama. C.) Düşmanlık. İki taraf arasındaki husumet.

MUHASAMET
(Bak: Muhasama)

MUHASARA
Etraftan çevirmek. Kuşatmak. Düşmanı etraftan sarmak. Abluka etmek.

MUHASARA
Bir kişinin, diğer kimsenin elini tutup yürümesi veya ellerini birbirinin kuşağına sokup yürümeleri.

MUHASEBAT
(Muhasebe. C.) Hesap işleri, hesap görme işleri. Hesap dâireleri.

MUHASEBE
Hesablaşmak. Hesab görmek. Hesab işi ile uğraşmak. Hesab işini gören resmi makam.

MUHASEDE
(Hased. den) Birbirini çekememe, hased etme, kıskanma.

MUHASIM
Düşmanlık eden. Düşman olan taraflardan biri. Hasım olan. Birbirini dâva edenlerden her biri. Karşı tarafı tutan.

MUHASIMEYN
Bir dâvâ veya çekişmede birbirine karşı olan iki kimse.

MUHASIMÎN
(Muhasım. C.) Düşmanlar, muhasımlar.

MUHASIR
(C.: Muhasırîn- Muhasırûn) (Hasr. dan) Etrafının kuşatıp saran. Muhasara eden.

MUHASIRÎN
(Muhâsır. C.) Muhasara edenler, etrafını kuşatanlar.

MUHASIRÛN
(Muhasırîn) Düşmanı etraftan kuşatanlar. Muhasara edenler.

MUHASİB
Hesab eden. Hesap işi ile uğraşan. Muhasib.

MUHASSAL
Netice. Husule gelen. Tahsil olunan. Hâsıl olmuş bulunan. Toplanılmış, cem'olunmuş. Hülâsa. Sözün kısası.

MUHASSALA
(Husul. den) Elde edilen netice, hâsıl olan sonuç. * Fiz: Bileşke.

MUHASSAL-İ KELÂM
Sözün kısası.

MUHASSAN
(Hısn. dan) Kuvvetlendirilmiş, istihkâmlandırılmış.

MUHASSAS
Birine âid kılınmış. Tahsis edilmiş. Has kılınmış. Ayrılmış. Tâyin edilmiş.

MUHASSASAT
(Muhassas. C.) Devlet bütçesinden, devlet dâireleri için ayrılan para. * Bir kimseye verilmiş olan maaş veya tayın.

MUHASSENAT
(Muhassene. C.) Üstünlük sebepleri. * Güzel, hayırlı ve faydalı işler.

MUHASSER
Hasret kalmış, tahsir olunmuş.

MUHASSIL
Husule getiren. Hâsıl eden. Meydana getiren.

MUHASSIN
Kale gibi mahfuz ve sağlam kalan ve kendini haramdan koruyan. (Bak: Muhsın)

MUHASSIR
Hasrette bırakan. * Mina ile Arafat arasında Muhassir vadisi. Ebrehe'yi mağlub eden Ebabil kuşlarının taş yağdırdıkları mevki.

MUHASSİL
Sütü çok emdiğinden hasta olan çocuk.

MUHASSİN
(Hasen. den) Güzelleştiren, güzellik veren.

MUHASSİR
(C.: Muhassirîn) (Hasar. dan) Zarara uğratan. Hasar ve ziyan verdiren.

MUHASSİRÎN
(Muhassir. C.) Zarar ve ziyan verdirenler. Hasara uğratanlar.

MUHASSİS
Tahsis eden. Has kılan. Hususileştiren.

MUHAŞ
Yanmış nesne.

MUHAŞŞA
Hâşiye yazılmış. Tahşiye olunmuş.

MUHAŞŞEM
Sarhoş, mest.

MUHAŞŞİ
Hâşiye yazan. Hâşiyeliyen.

MUHAŞŞİ'
Kibirli bir kimsenin kibir ve gururunu kıran.

MUHAŞŞÎ
(Haşyet. den) Korkutan, ürküten.

MUHAŞŞİD
Tahşideden. Bir yere toplayan.

MUHAŞŞİM
Keskinliği dolayısıyla sarhoş edici şey.

MUHAŞŞİN
Öfkelendiren, kızdıran. Gücendiren.

MUHAT
Burundan akan sümük. * Sümük gibi ve yapışkan cisim.

MUHAT
İhâta olunmuş. Etrafı çevrilmiş. Etrafı kuşatılan. Bir şey içinde bulunan.

MUHATAB
Söyleyeni dinleyen. Kendisine hitab edilen. * Gr: İkinci şahıs.

MUHATAB İTTİHAZ ETMEK
Karşısındakilerini dinleyen. * Dinleyici kabul edip, sözünü dinliyor bilmek. * Konuşmaya lâyık görmek.

MUHATABA
Birbirine söz söyleme, hitabetme. * Mc: Çekişme.

MUHATABAT
(Muhâtaba. C.) Konuşmalar.

MUHATARA
Tehlike. Korkulacak hâle tutulmak. * Zarar. Ziyan. Korku. * Tehlike ve zarar ihtimali olan.

MUHATARA-İ İZMİHLÂL
Dağılma tehlikesi.

MUHATARAT
(Muhatara. C.) Zararlar, ziyanlar, hasarlar. * Korkular. Tehlikeler.

MUHATIB
(Hutbe. den) Birine söz söyliyen. Hitâbeden.

MUHATTAT
(Hatt. dan) Çizilmiş, resmi yapılmış.

MUHATTATA
İstasyon.

MUHATTIT
(Hatt. dan) Çizen, resmini yapan.

MUHAVELE
İsteme, taleb etme. Bir şeyi yapmaya girişme.

MUHAVERAT
(Muhavere. C.) Konuşmalar. Muhâvereler. Karşılıklı görüşüp konuşmalar.

MUHAVERE
(C.: Muhaverat) Konuşma. Görüşerek konuşma.

MUHAVEZE
Muhalefet, uyuşmazlık.

MUHAVVEF
Korkulu. Korkutulmuş.

MUHAVVEL
Hâvâle edilmiş. Ismarlanmış. Tebdil ve tağyir edilmiş. Değiştirilmiş. Bırakılmış.

MUHAVVEN
Hâinleşen. Tahvin edilen.

MUHAVVET
Etrafına sur ve duvar çekilmiş yer.

MUHAVVIT
Duvar çeken, tahvit eden.

MUHAVVİC
Muhtaç edici.

MUHAVVİF
Korkutan. Korkutucu.

MUHAVVİFÂNE
f. Dehşetlice. Korkutucu bir vaziyette. Korkutmak suretiyle.

MUHAVVİL
Başka hâle koyan. Değiştiren. Tahvil eden.

MUHAVVİLE
(Havl. den) Fiz: Elektrik cereyanını, akımını başka hâle koyan. Transformatör.

MUHAVVİL-ÜL HAVLİ VE-L AHVÂL
Havli, kuvveti ve hâlleri değiştiren, başka şekle sokan Cenâb-ı Hak (C.C.)

MUHAYA
Bölünemiyen bir şeyi nöbetleşe ve sıra ile kullanma.

MUHAYEE
Pay edilmesi ve bölünmesi mümkün olmayan bir şeyi sıra ile nöbetleşe kullanma.

MUHAYENE
Belirli bir zaman için kiralama.

MUHAYYA
Yüz, vech.

MUHAYYEB
Yoksun bırakılmış, mahrum kılınmış.

MUHAYYEBEN
Mahrum ederek. Yoksun bırakarak.

MUHAYYEL
Tahayyül edilmiş. Hayâl olarak düşünülmüş. Zihinde tasarlanmış.

MUHAYYELAT
(Muhayyele. C.) Hayâl edilmiş olan şeyler. Muhayyel olan şeyler.

MUHAYYEM
(Hayme. den) Çadırı kurulmuş ordugâh. * Kurulmuş çadır. * Çadırda yatan insan. Kamp yeri.

MUHAYYEMGÂH
f. Ordu çadırlarının kurulduğu yer. Ordugâh.

MUHAYYER
(Hayr. dan) Seçilmesi serbest olan. Seçmece. Beğenmece.

MUHAYYİB
Yoksun bırakan, mahrum kılan.

MUHAYYİBÂNE
f. Mahrum ve yoksun bırakırcasına.

MUHAYYİL
Tahayyül eden. Hayal kuran. Zihinde olmayacak şeyleri düşünen.

MUHAYYİLE
Kuvve-i hayâliye. Hayâl kurma merkezi. Zihinde bulunan hayal kuvveti.

MUHAYYİR
Hayret veren. Hayrette bırakan. Şaşkınlık veren.

MUHAYYİR
İlmî şeyler arasında seçim yaparak beğenmeyi serbest eden. Muhayyer kılan.

MUHAYYİR-ÜL UKUL
Akıllara hayret veren. Akılları şaşırtan, akılları durduran.

MUHAZAH
Mukabele olmak, karşılık olmak.

MUHAZANE
Çocuklara şaşırtıp sevindirecek şeyler söylemek.

MUHAZARA
(C.: Muhazarât) (Huzur. dan) Hatırda tutulan şeyler. * Tarihi ve edebi fıkra ve hikâyeler anlatma. * Konferans verme.

MUHAZARA
Yemiş olmadan henüz ham iken satmak.

MUHAZARÂT
(Muhazara. C.) Akılda tutulan faydalı bilgiler veya hikâyeler.

MUHAZAT
Aynı hizâda bulunmak, karşı durmak, karşı olmak.

MUHAZAT
Yüz yüze gelme, karşılaşma.

MUHAZAT-I NİSA
Fık: Kadınlarla erkeklerin namazda aynı hizada aynı safta beraber durmaları (ki, bazı şartlar müvacehesinde namazı ifsad eden bir haldir.)

MUHAZELE
Hakirlik, aşağılık, rezillik.

MUHAZERE
Birbirini korkutmak. * İhtiraz etmek. * Uyanık olmak.

MUHAZÎ
(Hiza. dan) Birbirinin karşısında ve bir hizada bulunan. Paralel.

MUHAZREB
Katı bükülmüş ip.

MUHAZZA
Birbirini tahrik edip bir işe kandırmak.

MUHAZZAB
Boyanmış, tahzib olunmuş.

MUHAZZAR
Yeşile boyanmış. Yeşil renk ile renklendirilmiş.

MUHAZZİ'
Saman ve ot kesmekte kullanılan bir çeşit ziraat makinesi.

MUHAZZİL
Korkutucu.

MUHAZZİL
Alçaklık ve bayağılık içinde bırakan. Tahzil eden.

MUHAZZİLÂNE
f. Alçaklık ve bayağılıkla.

MUHAZZİR
Tahzir eden. Sakındıran. Çekindiren.

MUHBİR
Haber veren. Haberci. Haber toplayan. * Birisinin fenâlığını alâkadar makama haber veren. Jurnalcı.

MUHBİR-İ SÂDIK
Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir ismi. Diğer Peygamberlere de denebilir. Çünkü hepsi sâdık, sağlam, doğru haberleri insanlara ulaştırmışlar, kendilerine bildirilenleri aynen bildirmişler, insanları doğruluğa, felâha, hakka, hakikata, imana dâvet etmişlerdir.

MUHBİT
Alçak gönüllü, mütevazi. Mütezellil.

MUHCEN
Kısa boylu ve suyu az olan bir bitki çeşidi.

MUHDA' (MIHDA')
Kiler.

MUHDAR
(Muhzar) Hazırlanmış. * Amellerinin sâhifelerini müşâhede etmiş olarak.

MUHDEC
İçine esvap koydukları küçük ev, kiler. * Azâsı noksan olan.

MUHDES
İhdas edilmiş. Sonradan meydana gelmiş, eskiden olmayan. * İlm-i Hâlde: Şer'î temizliği gitmiş, abdest veya guslü lâzım gelmiş olan.

MUHDÎ
(Bak: Mühdi)

MUHDİS
Hâdiseye sebeb olan. İhdas eden. Yeni bir şey ortaya çıkaran.

MUHEYH
Beyincik.

MUHFES
Seri, hızlı.

MUHH
Yumurtanın sarısı. * Eskiyip köhne olmak.

MUHH
(C.: Mihâh) İlik. * Beyin. * Cevher, madde.

MUHIKK
(Muhik) Haklı. Hakkı yerine getiren. Haklı olan.

MUHIKKANE
f. Haklı olarak. Haklı olmak suretiyle. İhkak-ı hak etmek suretiyle.

MUHİBB
Seven. Muhabbet eden. Dost. Hayrı isteyen.

MUHİBBAN
f. (Muhibbin) Dostlar. Muhabbet edenler. Sevilenler. Sevgi besleyenler. Bir kimsenin taraflıları.

MUHİBBANE
f. Severek. Dostça. Dosta yakışır surette.

MUHİBBE
Kadın sevgili. Kadın dost.

MUHİBBÎ
Muhibb ile alâkalı. * Kanuni'nin nazımda kullandığı mahlâs.

MUHÎF
(Muhife) Korkunç. Korkutucu.

MUHÎL
İhâle eden. Havâle eden. * Fık: Borcunu başkası ödemesi için havâle eden kimse. Başkasının borcuna nakleden.

MUHÎLÎ
Hilekârlık. Sahtekârlık. Hile.

MUHİLL
(Halel. den) İhlâl eden. Bozan. Sakatlayan. Karıştıran.

MUHİLL-İ ÂSÂYİŞ
Asâyişi ihlâl eden. Güvenliği bozan.

MUHİLL-İ NÂMUS
Nâmusa zarar veren, nâmusa dokunan.

MUHİN
Zayıflatan, hor ve hakir eden. İhanet eden.

MUHÎS
Zindan.

MUHİSS
(Hiss. den) Hissettiren, duyuran.

MUHİŞ
Korkutan, korku veren.

MUHİT
İhata eden. Etrafını kuşatan, çeviren. * Etraf. Çevre. * Büyük deniz. Okyanus. * Mc: Büyük âlim.

MUHİTAT
(Muhit. C.) Çevreler, muhitler.

MUHİT-İ ARZ
Dünyanın çevresi.

MUHİT-İ DÂİRE
Mat: Daire çevresi. Çember.

MUHİT-İ NİGÂH
Göz çevresi.

MUHKEM
Sağlam. Metin. Sıkı sıkıya. Kuvvetli. Tahkim edilmiş. Sağlamlaştırılmış. * Fık: Tefsir edilenlerden daha kuvvetli olan söz. İhtimalli olmayan söz.

MUHKEM KAZİYE
Huk: Kat'i ve sağlam bozulmaz hüküm. Mahkemenin en sonunda vermiş olduğu kararlar. Temyiz mahkemesince tetkik ve tasdik edildikten sonra veyahut temyiz müddeti geçen bir mahkeme kararının, mevzuunu teşkil eden hâdise hakkında, kat'i bir karine ve delil ve kanunen değişmez bir hüküm olarak kabul edilmesi. (Bak: Kaziye-i muhkeme)

MUHKEMAT
Muhkem olanlar. Sağlam ve kuvvetli olanlar. * İçinde hüküm bulunan ve mânası açık olanlar.

MUHKEMAT-I KUR'ANİYYE
Mânası açık ve te'vile ihtiyacı olmayan âyetler. Başka bir mânaya ihtimali olmayıp sarih emir ve nehiyleri müştemil olan âyetler. Bu âyetler mensuh veya anlaşılmayan şekilde müteşabih ve muhtemel olmayıp muhkem ve mübeyyin olmakla aslâ te'vile muhtaç olmazlar. Bâzı şeylerin haram olması veya enbiya kıssaları (Ekasis-i enbiya) gibi.

MUHKİM
Kuvvetleştiren, sağlam kılan, ihkâm eden.

MUHLA
Ot biçecek âlet, orak. * Nalbantların tırnak yonacak âleti.

MUHLED
Saçı ve sakalı geç ağaran kişi.

MUHLES
İhlâsı dâimi olan. Devâmlı hâlis olan.

MUHLES
Orta yaşlı kimse.

MUHLEVLAK
Düz kaypak nesne.

MUHLİK
(Bak: Mühlik)

MUHLİS
Saç ve sakalına kır düşmüş olan kimse.

MUHLİS
Hâlis olan. İhlâsı kazanmak için gayret gösteren, samimi ve itikadı doğru olan. Her hâli içten ve riyâsız olan. Katıksız.

MUHLİSÂNE
f. Hâlisâne. Samimi olarak. Dostlukla. Riyâsızlıkla.

MUHLİSEN
Hâlis olarak. Muhlis olarak.

MUHMEL
Tüylü ve saçaklı nesne.

MUHMİD
Ateşin alevini bastıran.

MUHNAK
(C: Mehânik) Zayıflamış davar.

MUHNİK
(Hank. dan) Boğucu, boğan.

MUHNİS
Birine verdiği sözü geri alan.

MUHNİS
Yumuşak kimse; yâni şiddeti ve katılığı olmayan. Mülâyim.

MUHRAZA
(C: Mehârız) Çöğen koyacak kap.

MUHREC
(Huruc. dan) Dışarı çıkarılmış, ihrâc olunmuş. * Bir şeyin sureti çıkarılmış.

MUHRENBIK
Başını eğip tınmayan, sükut eden, susan ve fırsat bulduğu gibi fevri söyleyen kimse.

MUHRENŞİM
Azametli, kibirli kimse. * Zayıf ve rengi değişmiş kişi.

MUHRENZİM
Gadaplı, hışımlı, kızgın.

MUHREZ
Kazanılmış, elde edilmiş. * Sudaki balık, av hayvanları v.s. gibi, kimsenin malı olmayıp herkesçe faydalanılan bir şeyin ele geçirilmesi.

MUHRİB
Harp gemisi. Torpidoları avlayan ve hızla giden bir nevi harp gemisi.

MUHRİB
Tahribeden. Yıkan. Muharrib. Harâb eden.

MUHRİBÎN
(Muhrib. C.) Muhribler. Yıkıp yok edenler. Harâb edenler.

MUHRİCE
Çıkrıkçı.

MUHRİK
Yakan. Yakıcı. * Çok acıtan. İhrak eden.

MUHRİK-DEM
f. Nefesi yakıcı olan. Âşık.

MUHRİZ
(İhraz. dan) Elde eden, kendi payına alan, kazanan.

MUHSAN
Fık: Akıl. Büluğ. İslâmiyet. Hürriyet. Nikâh-ı sahih ile teehhül vasıflarını câmi olan kimse.

MUHSANAT
(Muhsana. C.) Muhsan olan kadınlar.

MUHSANE
Muhsan olan kadın. Temiz ve namuslu kadın.

MUHSAR
(Bak: İhsar)

MUHSIN
Kale gibi mahfuz ve sağlam olan. Kendini haramdan saklayan.

MUHSÎ
Sayı sayan.

MUHSİN
İhsan eden, iyilik eden. Kerim. Cömert. * Allah'ı görür gibi O'na ibadet eden.

MUHSİNÎN
(Muhsin. C.) Muhsinler.

MUHTAC
İhtiyacı olan. Akşam evinde yiyeceğini bulamayacak derecede fakir olan. Bir şey kendine lâzım olan kimse. Bir eksiğini tamamlamak isteyen. Fakir.

MUHTAC-I TA'RİF
Tarif edip anlatmağa muhtaç.

MUHTACÎN
(Muhtac. C.) Muhtaç kimseler. İhtiyaç sâhibleri. Fakirler, yoksullar.

MUHTACİYET
İhtiyaç sahibi olmak. Muhtaçlık, fakirlik, sefalet, yoksulluk.

MUHTAL
Mütekebbir. Kibirli.

MUHTAL
(Hile. den) Hilekâr, dalavereci, hileci.

MUHTALE
Hileci ve dalavereci kadın.

MUHTAN
Kendisine hıyanet edilen kimse. * Hâin. Hıyanet eden.

MUHTAR
İhtiyar eden. Seçilmiş olan. * Hareketinde serbest olan. İstediğini yapmakta serbest olan. Hür. * Köyde veya şehrin mahallesinde seçimle o semtin idâre ve hükümet işlerini üzerine alan kimse. * Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir ism-i şerifi.

MUHTARİYET
Muhtarlık. Kendi kendine hareket edebilme. İhtiyar ve iradesi kendi elinde olma.

MUHTASAR
Az. Kısa. Uzun olmayan. * Tekellüfsüz. * İhtisar edilmiş. Kısaltılmış.

MUHTASARAN
Kısa olarak. Muhtasar olarak. Kısaltılmış tarzda.

MUHTASID
(Hasad. dan) Ekinci, çiftçi. İhtisâd eden, ekin biçen.

MUHTASIM
Düşmanlık yapan. Adavet eden. Husumet eden.

MUHTASIRA
Kısaltma. Hülâsa.

MUHTASS
(C: Muhtassin) (Husus. dan) Bir şeye veya bir kimseye ait olan.

MUHTASSAN
Ençok, bilhassa. Daha ziyâde.

MUHTASSÎN
(Muhtass. C.) (Husus. dan) Bir şeye mahsus olanlar, bir kimseye ait olan şeyler.

MUHTATİB
Nikâhla isteyen.

MUHTATİF
Göz kamaştıran. * Kapıp götüren.

MUHTAZAR
Hazırlanmış. * Ölüme hazır.

MUHTAZI'
Boyun eğen. Tevâzu yapan. Alçak gönüllülük gösteren.

MUHTAZIÂNE
f. Alçak gönüllülükle. Tevâzu ve mahviyetle. Boyun eğerek.

MUHTAZIB
Renklenen, boyanan.

MUHTAZIR
Can çekişen.

MUHTAZIRANE
Can çekişiyormuşcasına.

MUHTEBA
Dizlerini yere dikip ellerini dizlerine kavuşturup oturan; dizlerini iple bağlayıp oturan kimse.

MUHTEBER
Tecrübe ve imtihan eden, deneyen.

MUHTEBES
(Habs.den) Hapsedilmiş.

MUHTEBIT
Gece vakti dilenen.

MUHTEBİL
Delirmiş olan.

MUHTEBİR
Yoklayan, deneyen, tecrübe eden. * Sağlam haberi olan. İyice bilen.

MUHTEBİRÂNE
f. Yoklar ve denercesine. Tecrübe eder tarzda.

MUHTEBİS
Zorla alan.

MUHTECİB
Hicablanmış. Perdeli. Örtülü. Örtülmüş. Saklanan. Gizlenen.

MUHTED
(Hadd. dan) Hiddetlenmiş, kızmış. * Keskin. Keskinleşmiş.

MUHTEDİ'
Hilekâr. Dolandırıcı.

MUHTEDİÂNE
f. Hile ve dalaverecilikle.

MUHTEFÎ
Gizlenen. Saklı, gizli. * İftira eden.

MUHTEFİD
Seri kesici olan.

MUHTEKİR
İhtikâr yapan. Vurguncu, ihtiyaç mallarını kıymeti artsın da satayım diye saklayan. Halkın zararına çalışarak malı saklayan. (Bak: İhtikâr)

MUHTEKİR
Hakir ve hor gören. Aşağı ve adi kabul eden. İhtikar eden.

MUHTEKİR
Yardımcı.

MUHTEKİRÂNE
f. Vurgunculukla, ihtikârcılıkla.

MUHTEKİRÎN
(Muhtekir. C.) İhtikâr edenler. Vurguncular.

MUHTELEF
Uyuşmamış. Birbirine uymamış. İhtilâf olunmuş.

MUHTELEF-ÜN FİH
Hakkında ihtilâf olunan mes'ele.

MUHTELİ'
Kocasından boşanan kadın. İhtilâ eden kadın.

MUHTELİB
Hilekâr, aldatıcı, hile yapan, dalavereci.

MUHTELİC
(Halecân. dan) (Kendi elinde olmıyarak) titreyen.

MUHTELİF(E)
Çeşitli. Bir türlü olmayan. Birbirine uymayan.

MUHTELİF-ÜL CİNS
Çeşit çeşit cinste. Muhtelif cinste.

MUHTELİK
Yalancı. Yalan uyduran.

MUHTELİK
Tıraş eden.

MUHTELİM
İhtilâm olmuş.

MUHTELİS
Beylik maldan çalan. Çalıp çırpan.

MUHTELİSÂNE
f. Çalarcasına. Çalıp çırparcasına.

MUHTELİT
Karışmış. Karışık. Karma.

MUHTELL
Bozuk. Berbâd. Karışmış. İşgal ve ihlâl edilmiş. * İntizamsız. Nizamsız olmuş. * Fakir kimse. * Çok susuz kalmış olan.

MUHTELL-ÜS SIHHA
Sıhhati bozulmuş.

MUHTEMEL
(Haml. den) Olabilir. Mümkün. Ümid edilir. Kabil. Me'mul.

MUHTEMELAT
(Muhtemel. C.) Olabilir ve umulur şeyler. İhtimâl dahilindeki şeyler.

MUHTEMEL-ÜZ ZIDDEYN
Edb: Birbirine zıt ve iki mânâya da gelebilen ifadelere denir.

MUHTEMER
Mayalandıran. Ekşiyip kabartan.

MUHTEMÎ
Perhiz yapan. İhtima eden.

MUHTEMİR
(Hamr. dan) Mayalanan. Mayalanarak ekşiyip kabaran. * Örtü ile örtünen. Yaşmaklanan.

MUHTENİK
(Hank. dan) Nefes alamayıp boğulan. Boğuk. Boğulmuş.

MUHTER
Yol, tarik.

MUHTERA'
İcad edilmiş. İhtira' olunmuş. Uydurulmuş.

MUHTERAAT
Yeni icad edilmişler. Yeniden meydana çıkarılmış olanlar. İhtira' olunmuşlar.

MUHTEREM
Hürmet görmüş. İhtiram olunmuş. Kıymetli ve şerefli kimse.

MUHTERİ'
Misli görülmedik bir şey icâd eden. İcâd eden. Yeni bir şey bulan. Yeni bir şey meydana getiren. * Uydurma şeyler ortaya atan. Müfteri.

MUHTERİÂNE
f. Yeni bir şeyler icad ederek. Yenilikler ortaya koyarak. * İftirada bulunarak.

MUHTERİB
(C.: Muhteribin) (Harb. den) Savaşan, harbeden, muhârib.

MUHTERİBÎN
(Muhterib. C.) Harbedenler, savaşanlar, muhâribler.

MUHTERİF(E)
(Hiref. den) Sanatkârlar. İş sâhibleri.

MUHTERİK
Ateşle yanmış olan. Yanan.

MUHTERİS
İhtiras sahibi. Çok fazla hırslı istiyen.

MUHTERİS
(Muhteriz) Sakınan. Çekinen. Çekingen.

MUHTERİZ
Sakınan. Çekinen. Çekingen.

MUHTERİZÂNE
f. Sakınarak, çekinerek. Çekine çekine.

MUHTESİB
(Hisab. dan) Belediye işlerine bakan memur. * Kanundan ziyâde idâri ve örfi işler için karar veren. İhtisâb ağası. (Bak: İhtisab)

MUHTEŞEM
Büyük, debdebeli, tantanalı. * Etraflı ve taraftarlarının çokluğu ile büyük.

MUHTEŞİ'
Kendini aşağı gören.

MUHTEŞİD
Biriken, toplanan.

MUHTETIB
(Hatab. dan) Koruluk, orman, meşelik. * Odun toplıyan.

MUHTETİM
Sona erdiren. Hitâma vardıran.

MUHTETİN
Sünnet olmuş.

MUHTEVA
Bir şeyin içindekiler. Kaplanan, içine alınan. İçindeki şey.

MUHTEVÎ
İhtivâ eden. Bir yere toplayan. İçine alan. Kaplayan.

MUHTEVİYYÂT
İçindekiler. Kapladığı şeyler.

MUHTEZEN
Biriktirilip ambar veya hazineye konmuş.

MUHTEZİN
Kederli, hüzünlü, mahzun, mükedder.

MUHTEZİR
Sakınan, çekinen. (Bak: Muhteriz)

MUHTIR
(Hatır. dan) Hatıra getiren, hatırlatan.

MUHTIRA
Hatırlatmak veya hatırlamak için yazılan tezkere.

MUHTÎ
Hatâ işleyen. Günahkâr. Hatâlı. * Hatâya düşürten. Yanıltan.

MUHVİL
Bir yaş tamamlamış.

MUHYEM
(C: Mehâyim) İkâmet yeri, oturma yeri.

MUHYÎ
Maddî mânevî hayat veren, dirilten, canlandıran, can ve ruh veren mânalarında olup, Cenab-ı Hakk'ın bir ismidir.(Ehl-i dünya küfür ve dalâlet karanlığında mânen ölü gibi iken Resul-i Ekremin (A.S.M.) mübarek irşadları ve iman nurları ile dirilmelerine ve o mânevî ölümden kurtulmalarına binaen Peygamberimize de (A.S.M.) Muhyî denilmiştir)

MUHYİDDİN-İ ARABÎ
(Hi: 560 - 638) İspanya'da doğmuş, Anadolu ve Arabistan'ı gezmiştir. Mutasavvıf ve büyük âlim idi. Birçok ilmi eserler yazmıştır. Kendisine Şeyh-i Ekber de denir. Fütuhat-ı Mekkiye, Füsus-ül Hikem adlı eserleri meşhurdur. Şam'da vefat etmiştir. (K.S.)

MUHZAR
İnce belli. Beli ince olan.

MUHZIR
(Huzur. dan) Eskiden şeriat mahkemelerinde mübâşir hizmetini gören kimse. Alâkalı kimseleri mahkemeye çağırmaya memur kişi.

MUHZİN
(Hüzn. den) Hüzün verici. Acıklandırıcı. Kederlendirici.

MUÎD
Yardımcı. Mubassır. * Dersi iade eden, tekrar ettiren. Muallim yardımcısı. * Geri çevirtici. * Bir şeyi âdet edinmiş olan. * Tecrübeli. Hâzık. * Güçlü. Kuvvetli. * Arslan. * Gazâ ve cihad eden kimse.

MUİDD
Hazırlayıcı. Amâde edici. * İâde eden. * Sayan.

MUÎL
Evlâd ü iyâli, yâni çoluk çocuğu çok olan kimse.

MUİLL
Hasta eden.

MUÎN
Yardımcı. Muâvin. İane eden.

MUÎR
Ödünç olarak veren. Borç veren. Karz-ı hasen tarzında veren.

MUİZZ
İzzet ve ikram eden. Ağırlayan. Aziz ve şerif eyleyen.

MUJE
f. Musibet, belâ. * Keder, gam, tasa, hüzün.

MUJİK
(Rusça) Rus köylüsüne verilen isim.

MUK
Göz pınarı. * Akılsızlık. * Kanatlı karınca. * Mest üzerine giyilen çizme.

MUK
f. Diken.

MUKA
Islık çalmak.

MUKA'AR
(Ka'r. dan) Oyuk, çukur, çökük.

MUKA'ARİYET
Çukurluk, oyukluk.

MUKABBEB
(Kubbe. den) Kubbeli.

MUKABBEL
(Kabl. dan) Öpülmüş, takbil edilmiş.

MUKABBIZ
(Kabz. dan) Sıkan, daraltan.

MUKABBİL
(C.: Mukabbilîn) Öpen, takbil eden.

MUKABBİLÎN
(Mukabbil. C.) Öpenler, takbil edenler.

MUK'ABE
Kadeh gibi çukur göbek.

MUKABEDE
şiddet ve zahmet vermek.

MUKABELE
Karşılık, karşılamak. * Mücadele. * Karşılaştırmak. Karşılıklı yapılan iş, karşılıklı yapılan okuma. * Camide Kur'ân-ı Kerimi okuyup halka dinletmek.* Yüz yüze olmak. * Düşmanın şerrinden kurtulmak ve onun şiddetini kaldırmak için onu yıldıracak tedbirde bulunmak.

MUKÂBELE
Hapsetmek. * Sonraya bırakmak, tehir etmek. * Meşveret etmek, danışmak. * Bir kimsenin evi yanında bir ev satıldığında; "başka kimse satın alsın, ben ondan şüf'a yolu ile alayım" diye şirâsına muhtaç iken tehir etmek.

MUKABELE-İ BİLHURUF
Söz ile konuşmak ve hakikatı müdafaa etmek suretiyle karşı çıkıp mukabele etmek. (Bak: Muaraza-i bilhuruf)

MUKABELE-İ BİLMİSİL
Karşılaştığı aynı muameleyi sahibine iade etmek, o kimseye aynı muameleyi yapmak. Mukabil hareketi karşısındakine icra etmek.

MUKABELE-İ BİSSÜYUF
Silâha, kılınca sarılmak suretiyle karşı koymak.

MUKABİL
Karşılık olan. Karşı taraf. İvaz, bedel, karşılığı.

MUKAD
Ağır yüklü.

MUK'AD
Kötürüm.

MUKADDED
Parçalanmış.

MUKADDEM
Zaman ve mekân cihetiyle daha evvel olan. * Askerin ön tarafına sevkedilen karakol. * Değerli, üstün. * Küçükten büyüğe sunulan, takdim edilen.

MUKADDEMA
Önce. Evvelce. Eskiden. Bundan evvel.

MUKADDEMAT
(Mukaddeme. C..) Başlangıçlar. Mebde'ler. İleride bulunanlar.

MUKADDEMÂT-I İHZARİYE
Bir şeyi hazırlamak için önceden yapılan işler.

MUKADDEME
İlk söz. Başlangıç. * Önde gelen. Medhal. Giriş. * Man: İki kaziyeden ibaret olan sözün evvelki kaziyesi.

MUKADDEME-İ İSTİSNAİYE
Man: İçinde istisnâ edatı olan evvelki kaziye. "Eğer güneş doğarsa gündüz olacak. Güneş doğmuştur." kaziyelerinde: "Eğer güneş doğarsa" kaziyesi Mukaddeme-i istisnâiyedir.

MUKADDEM-ÜL AYN
Gözün kenarı. Gözün pınarı.

MUKADDER
Tâyin olunmuş. * Kısmet. Kader. Miktarı tâyin ve takdir olunmuş olan. * Kazâ. * Kıymeti biçilmiş. * Beğenilmiş. * Yazılmış olan. * Edb: Yazılı olmayıp da sözün gelişinden anlaşılan. Lafzan zikredilmeyip, mânen murad edildiği anlaşılan. Meselâ: Kur'an-ı Kerim'de, her sureden evvel "Bismillâh" yazılı olması, bize her işimizde veya her okumaya başlarken Bismillâh diye emir olduğu "mukadder" dir. Meselâ: Kur'an-ı Kerim'de ( De ki:) mânasındaki Cenab-ı Hakk'ın hitabında: "Ya Muhammed (A.S.M.), Sen kullarıma de ki!" mânası, mukadder olarak vardır. Aynı zamanda Peygamber'in (A.S.M.) yolunda olanlara ve bütün vâris-i nebi olabilen büyük hakikatlı ve veli kullara aynı emir mukadderdir. Çünkü, emir olarak hitabdır. Hitab ise muhakkak bir muhataba söylenir. Vahiy hitabında birinci muhatab ise, Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dır. (Bak: Kader)

MUKADDERAT
(Mukadder. C.) Kader. Ölçü ve miktarı tâyin olunan şeyler. Alın yazısı. (Bak: Kader)(Hayat, "İman-ı Bil'kader" rüknüne bakıyor; remzen isbat eder. Çünki, madem hayat, âlem-i şehadetin ziyasıdır ve istilâ ediyor; ve vücudun neticesi ve gayesidir; ve Hâlik-ı Kâinat'ın en câmi âyinesidir; ve faaliyet-i Rabbaniyenin en mükemmel enmuzeci ve fihristesidir, temsilde hata olmasın, bir nevi programı hükmündedir. Elbette âlem-i gayb yani mâzi, müstakbel yani geçmiş ve gelecek mahlukatın hayat-ı mâneviyeleri hükmünde olan intizam ve nizam ve mâlumiyet ve meşhudiyet ve taayyün ve evâmir-i tekviniyeyi imtisâle müheyyâ bir vaziyette bulunmalarını sırr-ı hayat iktiza ediyor. Nasılki bir ağacın çekirdek-i aslîsi ve kökü ve müntehasında ve meyvelerindeki çekirdekleri dahi aynen ağaç gibi bir nevi hayata mazhardırlar. Belki, ağacın kavânin-i hayatiyesinden daha ince kavânin-i hayatı taşıyorlar. Hem nasılki bu hazır bahardan evvel geçmiş güzün bıraktığı tohumlar ve kökler, bu bahar gittikten sonra, gelecek baharlara bırakacağı çekirdekler, kökler, bu bahar gibi cilve-i hayatı taşıyorlar ve kavânin-i hayatiyeye tâbidirler... Aynen öyle de; şecere-i kâinatın bütün dal ve budaklariyle herbirinin bir mâzisi ve müstakbeli var. Geçmiş ve gelecek tavırlarından ve vaziyetlerinden müteşekkil bir silsilesi bulunur. Her nevi ve her cüz'ünün ilm-i İlâhiyyede muhtelif tavırlar ile müteaddit vücudları bir silsile-i vücud-u ilmî teşkil eder. Ve vücud-u hârici gibi o vücud-u ilmî dahi, hayat-ı umumiyenin mânevi bir cilvesine mazhardır ki, mukadderat-ı hayatiye, o mânidar ve canlı elvâh-ı kaderiyeden alınır. Evet âlem-i gaybın bir nevi olan âlem-i ervah, ayn-ı hayat ve madde-i hayat ve hayatın cevherleri ve zâtları olan ervah ile dolu olması, elbette mâzi ve müstakbel denilen âlem-i gaybın bir diğer nev'i de ve ikinci kısmı dahi, cilve-i hayatîye mazhariyetini ister ve istilzam eder. Hem herbir şeyin vücud-u ilmîsindeki intizam-ı ekmeli ve mânidar vaziyetleri ve canlı meyveleri, tavırları; bir nevi hayat-ı mâneviyeye mazhariyetini gösterir. Evet, Hayat-ı Ezeliye Güneşinin ziyası olan bu gibi cilve-i hayat, elbette yalnız bu âlem-i şehadete ve bu zaman-ı hâzıra ve bu vücud-u hâriciyeye münhasır olamaz; belki, herbir âlem, kabiliyetine göre o ziyanın cilvesine mazhardır; ve kâinat, bütün âlemleriyle o cilve ile hayattar ve ziyadardır. Yoksa nazar-ı dalâletin gördüğü gibi muvakkat ve zâhirî bir hayat altında herbir âlem, büyük ve müdhiş birer cenaze ve karanlıklı birer virane âlem olacaktı. S.)(Eşyanın mürur-u zamanla giydikleri suretler ve ettikleri harekât ile hâsıl olan vaziyetler dahi, bir intizam-ı kadere tâbidir. Evet, bir çekirdekte, hem bedihî olarak, irade ve evâmir-i tekviniyenin ünvanı olan "Kitab-ı Mübin"den haber veren ve işaret eden, ham nazarî olarak emir ve ilm-i İlâhinin bir ünvanı olan "İmam-ı Mübin" den haber veren ve remzeden iki kader tecellisi var. Bedihî kader ise, o çekirdeğin tazammun ettiği ağacın, maddi keyfiyat ve vaziyetleri ve hey'etleridir ki, sonra göz ile görünecek. Nazarî ise, o çekirdekte, ondan halkolunacak ağacın müddet-i hayatındaki geçireceği tavırlar, vaziyetler, şekiller, hareketler, tesbihatlardır ki, tarihçe-i hayat namiyle tâbir edilen vakit-bevakit değişen tavırlar, vaziyetler, şekiller, fiiller; o ağacın dalları, yaprakları gibi intizamlı birer kaderî miktarı vardır. Mâdem en âdi ve basit eşyada böyle kaderin tecellisi var. Elbette umum eşyanın vücudundan evvel yazılı olduğunu ifade eder ve az bir dikkatle anlaşılır. Şimdi; vücudundan sonra herşey'in sergüzeşt-i hayatı yazıldığına delil ise âlemde "Kitab-ı Mübin" ve "İmam-ı Mübin"den haber veren bütün meyveler ve "Levh-i Mahfuz"dan haber veren ve işaret eden insandaki bütün kuvve-i hâfızalar birer şahittir, birer emâredir. Evet herbir meyve, bütün ağacın mukadderat-ı hayatı onun kalbi hükmünde olan çekirdeğinde yazılıyor. İnsanın sergüzeşt-i hayatiyle beraber kısmen âlemin hâdisat-ı mâziyesi kuvve-i hâfızasında öyle bir surette yazılıyor ki, güya hardal küçüklüğünde bu kuvvecikte dest-i kudret, kalem-i kaderiyle insanın sahife-i a'mâlinden küçük bir senet istinsah ederek, insanın eline verip, dimağının cebine koymuş. Tâ, muhasebe vaktinde onunla hatırlatsın. Hem, tâ mutmain olsun ki; bu fena ve zeval herc ü mercinde beka için pek çok âyineler var ki, Kadir-i Hakîm, zâillerin hüviyetlerini onlarda tersim edip ibka ediyor. Hem, be

_________________
Bir Sıkıntın Olduğu Zaman Rabbine Dönüp “Benim Büyük Bir Sıkıntım Var” Deme. Sıkıntına Dönüp “Benim Büyük Bir Rabbim Var” De..!


Twitter: http://twitter.com/AkrepPortal


Pts 10 May, 2010 21:26
Profile bak WWW
Önceki iletileri göster:  Sıralama  
Konuya cevap yaz   [ 6 ileti ] 

İlgili Konular
 Konu   Yazar   Cevap   Gösterim   Son ileti 
Bu konuda okunmamış yeni ileti yok. A Harfi ile başlayan bulmaca kelimelerinin anlamları

[ Sayfaya gitSayfaya git: 1, 2 ]

AkrepKral

20

14443

Çar 31 Mar, 2010 00:19

AkrepKral Son iletiyi göster

Bu konuda okunmamış yeni ileti yok. B Harfi ile başlayan bulmaca kelimelerinin anlamları

[ Sayfaya gitSayfaya git: 1, 2 ]

AkrepKral

29

19508

Cmt 03 Nis, 2010 23:42

AkrepKral Son iletiyi göster

Bu konuda okunmamış yeni ileti yok. E Harfi ile başlayan bulmaca sözcüklerinin anlamları

AkrepKral

14

9765

Pzr 04 Nis, 2010 21:51

AkrepKral Son iletiyi göster

Bu konuda okunmamış yeni ileti yok. F Harfi ile başlayan bulmaca sözcüklerinin anlamları

AkrepKral

2

3303

Pzr 04 Nis, 2010 22:21

AkrepKral Son iletiyi göster

Bu konuda okunmamış yeni ileti yok. H Harfi ile başlayan bulmaca sözcüklerinin anlamları

AkrepKral

9

7514

Pzr 04 Nis, 2010 22:39

AkrepKral Son iletiyi göster

Bu konuda okunmamış yeni ileti yok. J Harfi ile başlayan bulmaca sözcüklerinin anlamları

AkrepKral

1

3093

Pzr 04 Nis, 2010 22:54

AkrepKral Son iletiyi göster

 


Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyenler: Kayıtlı kullanıcı yok ve 0 misafir


Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumda konulara cevap yazamazsınız
Bu forumda kendi iletilerinizi değiştiremezsiniz
Bu forumda kendi iletilerinizi silemezsiniz
Bu forumda dosya ekleyemezsiniz

Arama:
Git:  


Guvenli Arama Acik


 


| | | | | |
web siteleri
Review www.akreportal.net on alexa.com

İçerik sağlayacı paylaşım sitelerinden biri olan Akreportal.net Adresimizde 5651 Sayılı Kanun’un 8. Maddesine ve T.C.K’nın 125. Maddesine göre TÜM ÜYELERİMİZ yaptıkları paylaşımlardan sorumludur. Akreportal.net hakkında yapılacak tüm hukuksal Şikayetler İletişim sayfamız aracılığı ile veya adresinden iletişime geçilmesi halinde ilgili kanunlar ve yönetmelikler çerçevesinde en geç 2 (iki) Hafta içerisinde tarafımızdan gereken işlemler yapılacaktır.

News News Site map Site map SitemapIndex SitemapIndex RSS Feed RSS Feed Channel list Channel list
Powered by phpBB 2000, 2002, 2005, 2007 phpBB Group.
Designed by ST Software for PTF.
phpBB3 Türkçe: phpBB Türkiye
phpBB SEO